Forum Stats Test Link Test Link Test Link Test Link
Forumlar » Genel » Türk Dünyası Edebiyatı » Yazılı Türk Edebiyatı

Yazar Mesaj   #924  2015-12-18 08:21 GMT  

Online status admin



Administrators



Mesaj: 1953
Şehir: Ankara
Ülke:
Meslek: Site Yöneticisi
Yaş:

 

Türk dili ve edebiyatının bilinen en eski metinleri 8. yüzyılın ilk yarısına aittir. Köktürkler 8. yüzyılın ilk yarısında, özellikle 720'li ve 730'lu yıl larda, Ötüken Uygurları da 8. yüzyılın ortalarında dikili taşlar üzerine yazdıkları metinlerle edebiyatımızın bugün için bilinen ilk eserlerini meydana getirdiler. Dikili taşlar üzerindeki bu edebiyata "Bengütaş edebiyatı" diyoruz. Şüphesiz, Türklerin daha önce de yazılı bir edebiyatı mevcut olmalıdır. Çünkü bengütaşlardaki dil, üslûp ve kavramlar bakımından çok gelişmişti. Daha önce işlenmemiş olan bir dilin üslûp ve kavramlar ba kımından bu derece gelişmiş ve zenginleşmiş ol ması düşünülemez. Ancak ne yazık ki, var olduğunu tahmin ettiğimiz bu eserler elimize geçmemiştir. Bu bakımdan yazılı edebiyatımızı 8. yüzyılın ilk yarısında başlatıyoruz.

 

Edebiyatımızın ilk yazılı eserleri, Ötüken böl­gesinde meydana getirilmiştir. 9. yüzyıldan iti­baren yazılı Türk edebiyatının merkezi, Ötüken'den Tarım havzasındaki Hoço ve Turfan şehirlerine kayar. Tarım havzasında meydana ge­tirilen edebiyata "Uygur Edebiyatı" diyoruz. Bu edebiyat 14. ve 15. asırlara kadar devam eder.

 

11. yüzyılda Karahanlılarm başkenti olan Kaş- gar'da ikinci bir merkez meydana gelir. Burada oluşan "Karahanlı Türk Edebiyatı" 13. asra kadar sürer.

 

Cengiz Han ve oğullarının Türk dünyasında meydana getirdiği büyük değişiklikler, Türk kültür ve edebiyat merkezini yeniden değiştirir. Bu defa Altın Ordu'nun başkenti Saray ve Harezm kültür ve edebiyat merkezi olur, yeni edebî eserler bu merkezlerde meydana getirilir.

 

13. asırda Tarım havzasındaki Uygur Edebiyatı devam ederken ve Harezm etrafında yeni bir merkez oluşurken Mısır'da, Azerbaycan ve Anadolu'da da yeni merkezler meydana gelmeye başlamıştı. 13. ve 15. asırlar arasında Mısır'da, Orta Asya geleneğine bağlı olarak, edebî dille sözlükler, gramerler ve edebî eserler yazıldı. Azerbaycan ve Anadolu'da ise yeni bir edebî dil oluşmaya başlamıştı.

 

Temür'le birlikte 15. yüzyılda Semerkant ve Herat, Orta Asya Türklüğünün yeni kültür mer­kezleri haline gelir. Batı Türklüğünün kültür ve edebiyat merkezi ise, 1453'ten sonra İstanbul'dur.

 

11. yüzyılda başlayan çeşitliliğe rağmen yeni merkezler arasında devamlı ve sıkı bir münasebet vardır. Kâşgarlı Mahmud, Türk dilinin aslî harfleri olarak Uygur harflerini verirken şöyle der: "Eski zamandan bugüne kadar, Kâşgar'dan Yukarı Çin'e dek kuş bakışıyla bütün Türk ellerinde, hakanların ve sultanların kitaplarında ve yazışmalarında bu yazı kullanılır."(*) Demek ki, 11. yüzyılda Kâşgar'da ve Uygur merkezlerinde aynı yazı ha­kimdir. Esasen Uygur ve Karahanlı eserlerinde kullanılan dil de dinle ilgili kelime ve terimler hariç- aynıdır. 13. yüzyılda Harezm'de yeni bir merkez kurulurken Azerbaycan ve Anadolu'da meydana getirilen Behcetü'l-Hakâyık vb. karışık dilli eserler, doğudan gelen bu tesiri gösterir. Bu eserlerde hem Doğu Türkçesi, hem de Batı Türkçesi özellikleri bir arada bulunur. Bundan başka Harezm'de meydana getirilmiş Nehcü'l-Ferâdis, Muînü'l-Mürîd gibi Kuzey-Doğu Türkçesiyle ya­zılmış eserlerin İstanbul ve Anadolu kü­tüphanelerinde bulunması da karşılıklı alakaların mevcudiyetine delildir. Öte yandan Nesîmî'nin eserleri de Türkistan'da okunmakta ve hatta Nevâyî'nin diline tesir etmektedir.

 

Karşılıklı alakalar, aşağı yukarı 16. asra kadar sıkı bir şekilde devam eder. Fatih Sultan Mehmed'in Uygur yazısını öğrenmesi ve bu yazı ile yar­lığının bulunması; Herat'ta Uygur harfleriyle ya­zılmış Kutadgu Bilig nüshasının Abdürrezzak Bahşı tarafından 1474'te İstanbul'a getirtilmesi bu alakaların en tipik örnekleridir. Aynı Abdürrezzak Bahşı 1480 yılında Atabetü'l-Hakayık'ın Uygur ve Arap harfli bir nüshasını İstanbul'da tanzim eder. Öte yandan yine Atabetü'l-Hakayık'ın 1444'te Herat'ta istinsah edilmiş Uygur harfli nüshası İs­tanbul'da Ayasofya Kütüphanesinde bulunmaktadır

 

Hoca Ahmed Yesevî ve takipçilerinin hik­metlerini içine alan pek çok yazma, İstanbul ve Anadolu kütüphanelerinde mevcuttur. Aynı şe­kilde Çağatay Türkçesinin büyük şairi Nevâyî'nin hemen hemen bütün eserleri, bir kısmı kendi ça­ğında yazılmış yazmalar halinde, bir kısmı özel ola­rak hazırlanmış külliyat ciltleri halinde İstanbul'un muhtelif kütüphanelerinde bulunmaktadır. Diğer Çağatay şairlerinin de muhtelif yazmaları İstanbul ve Anadolu kütüphanelerinde mevcuttur. Doğu Türkçesiyle yazılmış bu yazmalar silsilesi 16. yüz­yılın başındaki Şibanoğulları hükümdarlarından Şibanî Han ve UbeyduUah Han'a (Ubeydî'ye) kadar gelir. Onların divanlarının yazmaları da İstanbul kütüphanelerindedir. Dîvânü Lûgati'-t-Türk'ün yegâne yazma nüshasının da İstanbul'da bu­lunduğunu ve şu anda Millet Kütüphanesinde ol­duğunu hatırlatalım. Karahanlı, Harezm, Kıpçak ve Çağatay Türkçelerine ait yüzlerce yazmanın İs­tanbul, Bursa, Konya vb. şehirlerimizin kü­tüphanelerinde bulunması, Türkistan ile Anadolu arasındaki edebî alakaların canlılığını gösteren mü­şahhas örneklerdir.

 

Tabiî ki bu alaka, karşılıklı tesirler halinde ken­dini gösterir. Nevâî ve diğer Çağatay şairlerinin eserlerinde Oğuz Türkçesine ait özellikler (bol-fiili yerine ol- fiilinin ve zamin n'sinin zaman zaman kullanılması) görülürken Ahmed Paşa'dan baş­layarak Osmanlı Türk şairlerinin Nevâyî'ye nazireler yazması; yine Nevâyî'nin Mecâlisü'n- Nefâis'ini örnek alarak Osmanlı yazarlarının pek çok şuara tezkiresi meydana getirmesi karşılıklı te­sirlerin derecesini göstermesi bakımından ilgi çe­kicidir. Bundan da daha ileri bir husus, Çağatay Türkçesiyle şiirler yazan Osmanlı şairlerinin bu­lunmasıdır. 15. yüzyıldaki Kaygusuz Abdal*dan başlayarak Şeydi Ali Reis ve Nedim'i de içine alan ve 19. yüzyılın ilk yarısına kadar uzanan bir şairler zinciri vardır ki bunlar Çağatay Türkçesiyle şiirler yazmışlardır.

 

Osmanlı Türklerinin Çağatay Türkçesini öğrenmek ve özellikle Nevâî'yi anlamak için hususi bir sözlük yazması ve ilk kelimesinden dolayı "Abuşka Lügati" olarak bilinen bu sözlüğün Tür kiye'de pek çok nüshasının bulunması, Batı Türklüğünün Türkistan Türk Edebiyatına olan alakasını gösteren başka bir örnektir..

 

Tabiî ki Batı Türklüğü kendi içinde, Kuzey­Doğu Türklüğü de kendi içinde her zaman edebî alakalarını devam ettirmiştir. Bugün Azerbaycan edebiyat tarihlerinde yer alan Nesîmî, Kadı Burhaneddin, Hatâyî, Fuzulî Azerbaycan'ın olduğu kadar Türkiye Türkleri'nin de şairleridir. Aynı şe­kilde Hoca Ahmet Yesevî'nin şiirleri, Ali'nin "Kıssa-i Yûsuf’u", Kutb'un "Hüsrev ü Şîrîn'i", Ha- rezmî'nin, "Lûtffsi, Nevâî'nin şiirleri, Babür'ün hatıratı, Ebülgazi Bahadır Han'ın eserleri, bütün Kuzey-Doğu Türklüğünün ortak eserleridir. Yu­karıda anlattığımız gibi bu şair ve eserler, Kuzey­Doğu Türklüğü ile Batı Türklüğü arasında devamlı alâka mevzuu olmuştur.

 

Osmanlı Türkleri ile Türkistan Türkleri ara­sındaki alâkalar ancak 16. asırda, İran'da Safevî devletinin kurulmasıyla kesilir. Bundan sonra kar­şılıklı akış durur. Ancak Osmanlı şairleri arasında Nevâî ve Çağatayca merakı 19. asra kadar devam eder. 19. asırda ise, Türkoloji araştırmalarının iler­lemesiyle daha değişik ve yeni bir alâka başlar. Yukarıda, bütün Türk dünyasının ortak malı olan yazılı edebiyat devirlerini, daha doğrusu Türk dünyasının uzak coğrafyalarında meydana ge tirilen edebiyatların karşılıklı alaka ve tesirlerini kuş bakışı olarak ele aldık. 

(ALINTI)


__________________