Forum Stats Test Link Test Link Test Link Test Link
Forumlar » Genel » Türk Dünyası Edebiyatı » AZERBAYCAN EDEBİYATI

Yazar Mesaj   #917  2015-12-18 07:38 GMT  

Online status admin



Administrators



Mesaj: 1953
Şehir: Ankara
Ülke:
Meslek: Site Yöneticisi
Yaş:

AZERBAYCAN  EDEBİYATI

 

"................kültürleri ile büyük temaslar olmuş, özellikle İpek Yolu vasıtasıyla kül­türel alış verişler gerçekleşmiştir. "Hun devletinin siyasi vahdeti, bir yan­dan Orta Asya'daki kültür birliğini sağlarken, diğer taraftan da dış te­maslar sayesinde kendi topraklarındaki insanların, günlük hayatlarına ve zevklerine dışarıdan yeni gelen unsurları da katmakta idi" (Bahaeddin Ögel s. 15). Hunların ortak bir kültür yaratabildiklerinin bir başka işareti olarak, Çin kaynaklarmm Hunlardan, bir bütün olarak ve hayatlarını bir tek hayat şekli olarak anlatmaları gösterilmektedir. Bu da, bugünkü ifa­desiyle millî kültür dediğimiz ortak bir hayat üslûbunun Hun im­paratorluk camiasında gerçekleştirilebilmiş olduğunu göstermektedir. Yapılan kazıların buluntularına bakıldığında, Çin'in kuzeyindeki Ordos bölgesinden, güney Rusya ve Macaristan'a kadarki muazzam coğrafyada; özellikle hayvan mücadelesini konu alan figürlerin yaygınlığı ve birçok ortak veya benzer eserlerin bulunması, bu muazzam coğrafyaya yayılmış Türk kavimlerinin müşterek bir kültür ve sanata sahip olduklarını gös­termektedir. Yine bu buluntular, Hunlarm, Kore'den İstanbul'a kadarki saha üzerindeki kültürlerle ilişki halinde olduğunu göstermiştir.

 

On, onbir ve onikinci yüzyıllarda, Türk kültür coğrafyasının muh­telif yerlerinde yaşayan Türk boyları arasında, hayat şartlan açısından fazla bir fark olmadığından, islâm imanı ile canlanan hayatın ortak bir üslûba/kültürel oluşuma kavuşmasının zor olmadığı kabul edilebilir. Yö­resel özellikler kültürün her alanında var olmak üzere, anonim halk ede­biyatı ürünleri bu ortak üslûbun en belirgin işaretleri olarak bi­linmektedir. Mimari eserler ve süsleme sanatlarında aynı ortak üslûp izlenebilmektedir. Nihayet yedi-sekiz yüzyıl sonra bugün, yine aynı coğ­rafyanın çeşitli bölgelerinde yaşayan topluluklar edebi geleneklerini Ku- tadgu Bilig'le, Ahmed Yesevi'nin Hikmetleri ile başlattığına göre, bu ortak yazılı kültür eserlerini de, ortak kültürün en canlı dedilleri olarak kabul etmek gerekir.

Ancak, zaman içinde hayatm farklılaşması ve kültür coğrafyasının da değişmeleri ile Türk toplulukları arasında kültürel unsur ve üslûplarda farklılaşmalar görülmeye başlar. En açık şekliyle dilde gö­rülen farklılaşmalar, kıyafet, musiki ve mimarî gibi hayatın çeşitli alan­larında ortaya çıkar. Bu olağan bir gelişmedir. Eğer, bu kültür coğrafyası bütünüyle tek bir siyasî hakimiyetin buyruğu altmda varlığını sür­dürebilmiş olsaydı, bu kültürel farklılaşmaların asgari düzeylerde ola­bileceğini söyleyebilirdik. Çünkü, Türk tarihinde kültürel bütünlüğün sağlanmasında siyasî birliğin etkisi fevkalade büyük olmuştur. Diğer et­kilerin yanısıra, siyasi birliğin mevcudiyeti kültürel coğrafyayı ge­nişletmekte ve zamanın imkânları nisbetinde kendi içindeki kültürel alış verişleri canlı tutmaktadır; bu da kültürde üslûp ve büyük ölçüde unsur birliğini sağlamaktadır.

Ancak, ortak bir siyasi geçmişi paylaşan Osmanlı sahasında da, fark­lı yöresel ağızlar oluştuğu gözden uzak tutulmamalıdır.

 

Bu bakımdan, Cengiz İmparatorluğunun, bütün yıkıcılığına rağmen, Büyük Türkistan havzasında ve Orta Doğu'da hatta bütün Türk kültür coğrafyasında önemli bir kültürel hızlanma ve alış verişin doğrudan ge­lişme kanallarını açtığı ileri sürülebilir. Bu, acılı hareket yılları, bütün Türk dünyasını hercümerc etmiş ve kültürel birikimin de yeniden şe­killenmesine imkân hazırlamıştır. XIV. yüzyıl boyunca Harzem ve Eltin Ordu sahası canlı bir kültür hayatı yaşamış, Oğuz, Kanglı, Kaşgar ve Kıp­çak şivelerinin karışımıyla kalıplarını kuran Harzem Türkçesi, bu böl­gelerde bütün Türk dünyası için ortak olan parlak eserlerini vermiştir. Hemen ardından Timur Beğ'in gerçekleştirdiği siyasi birlik, aynı za­manda Türkistan çevresinde yeni bir kültürel dirilişin yaşanmasını sağ­lamış, mimariden musikiye, edebiyatdan ilim hayatına kadar canlı, çar­pıcı eserler verilmiştir. Yine bu dönemde, Çağatay yahut Hakani Türkçesi bütün kuzey Türk sahasının ortak yazı ve edebiyat dili haline gelmiş ve Harzem Türkçesi'nin de yerini alarak yüzyılımıza kadar devam etmiştir.

Timur İmparatorluğu'nun parçalanmasından sonra, Hindistan çev­resinde Babür İmparatorluğu'nda kültürel canlılık ve yeni üslûp olu­şumları devam etmiş ve mimariden, musiki ve edebiyata kadar, Batı Türklüğü ile ilişki ve etkileşimini sürdürmüştür. Ancak, Türkistan çev­resi siyasi parçalanmalara muvazi olarak, kültür coğrafyasında da par­çalanma, daralma ve kültürel kapanmalar yaşamaya başlamıştır. On- sekizinci yüzyıla gelindiğinde bütün Türkistan çevresindeki Türk boylarının siyasi birliği tamamen parçalanmış- başına buyruk ordalar yahut hanlıklar halinde yaşamaktadırlar. Hayatın hiçbir alanında imkân vadetmeyen bu durum, Rus işgalinin bölgedeki yayılmasını kolaylaştırır. Medrese ve tarikatlerin canlı tutmaya çalıştığı dinî hassasiyetlere dayalı direnişler, göçebelerin boy şuuru, Kazak Hanlarının, Türkmenlerin yahut Fergana'da Dükçi İşan'm destanlaşan mücadeleleri Rus yayılmasını engelleyemez. Kültürel parçalanma ve kapanmalar devam eder.

* * *

Aynı yüzyıllarda, Anadolu sahasındaki Türk dünyası ise tarihinin en büyük açılışını gerçekleştirir ve Osmanlı kültürü dört kıtada yayılmış bir coğrafya üzerinde, en güzel eserlerini verir. Osmanlı sahasındaki açılışın da, üzerinde yeşerdiği coğrafyadan genişliğine ve derinliğine kültür alış verişleri yaparak olgunlaştığı ve zenginleştiği muhakkatır. Burada, ko­numuz açısmdan dikkati çeken husus, Orta Doğu ve Orta Avrupa'ya doğru açılan bu kültürün, Orta Asya'dan beslenmeye devam etmekle bir­likte, onu aşan bir süratle gelişmesidir. Yaratıcı, kuruluş döneminde Os­manlı kültürü, karşılaştığı kültürlerle çok rahat ve hızlı alış verişler ya­parak üslûbunu kurmaya başlamıştır.

Türkistan'ın siyasi birliğinin olmayışı ve kültürel açıdan da par­çalanmış, birbirine kapalı küçük alanlara ayrılması, Osmanlı ile olan kül­türel ilişkilerini de zayıflatmıştır. Osmanlının ilerleyişi batıya doğru ol­duğundan, Türkistan"dan, daha çok insan unsuru açısından ve bu unsurların getirdiği kadarı ile kültürel unsurlar açısından beslenebilmiştir.

---------------------

Fatih'in ve Yavuz'un, doğu seferleri sırasında, ulaştıkları bölgelerdeki alim ve sanatkârları büyük ölçüde kendi hakimiyet alanlarına getirdikleri bilinmektedir. Onlardan sonra da, Osmanlı sahasına bu aydın ke­simlerden akış devam etmiştir. Bunun dışında, Türkistan havzasından insan akışının, yani göç olgusunun yüzyıllar boyunca hiç kesilmediği ve bazan artarak, bazan azalarak ama daima sürdüğünü kaydetmeliyiz. Bu sürekli akış, mimariden musikiye, dokumadan süsleme sanatlarına ve ha­yatın günlük yaşayış ayrıntılarına kadar ortaklıkları devam ettirmiş, aynı ana iz üzerinde gelişmeyi sağlamıştır.

Osmanlıda uzun yıllar resmi yazışmalar Uygur harfleri ile devam et­tirilmiştir. Büyük edebiyat tarihçimiz Fuat Köprülü'nün de yıllarca önce tesbit ettiği gibi, özellikle edebiyat alanında bu ilişkiler pek yaygın ve derin olmuştur. Türk dünyasının çeşitli kültür merkezleri arasında ciddi ve sürekli etkileşim devam etmiştir. Türkistan Anadolu yahut kuzey sa­hasına ait bütün büyük şairler Türk dünyasının her yanında tanınmış ve okunmuşlardır. Harzem sahasının Hüsrev-ü Şirin'i, Nehc-ül Feradis'i, Muhabbetnâmesi, Rabguzi'nin Kısıs-ül Enbiya'sı aynı zamanda Osmanlı sahasmda bilinen ve okunan eserlerdir. Altmordu sahasının Gülistan'ını da aynı şekilde gösterebiliriz. Nesimî, Nevaî'yi dil açısından etkilediği gibi, Nevaî de, daha kendi zamanından itibaren çeşitli külliyatlar halinde batı Türk dünyasının kütüphanelerini doldurur. Osmanlı şairleri Nevaî'ye sürekli nazireler yazdıkları gibi, başta büyük Nedim olmak üzere Osmanlı şairleri 19. yüzyıla kadar Çağatay Türkçesi ile şiirler ya­zarlar. Karahanlı, Harzem, Kıpçak ve Çağatay sahasına ait yüzlerce yazma eser Konya, Bursa, İstanbul gibi kültür merkezlerinin kü­tüphanelerini doldurmuştur. Bu sebeple, Balasagunlu Yusuf, Kaşgarlı Mahmut gibi Karahanlı döneminde yaşayanların dışında Nevaî, Nesimî, Fuzulî gibi büyük şiir dehaları bütün Türk dünyasının ortak malı gibi benimsenmiştir.

Bu arada Kırım, çok büyük ölçüde Osmanlı kültür sahası içinde olmuş, Rus tesir sahasına en erken giren Kazan ise, özellikle islami ilimler sahasında şaşılacak bir dirilikle kültürel varlığını ve Osmanlı sahası ile ilişkilerini devam ettirmiştir.

Dikkati çeken diğer bir husus, eğitim alanındaki işbirliğidir. Bunun ayrıntıları hakkında fazla birşey bilmiyorsak da, başta İstanbul olmak üzere birçok Osmanlı medreselerinde, Türk dünyasının her tarafından gelmiş öğrenciler bütün asırlar boyunca daima var olmuştur.

Orta Asya toplulukları ile Osmanlı sahası arasında bir diğer ilişki bi­çimi daha vardır ki, Ahmed Yesevi'den beri devam etmiştir ve bu top­lulukların iç dünyalarını inanç yapılarım oluşturmakta ve aynı ölçülerin muhafazasında fevkalade etkili olmuştur: Tasavvuf. Özellikle Nakşibendi tarikatinin canlı ve bütün Türk dünyasını kapsayan yaygınlığı, Türk top­luluklarını birbirine bağlayan, ruh bütünlüğünü sağlayan ve ölçülendiren emsalsiz bir güç olmuştur. Tarikat mensuplarının gezileri de manevi bağ­ların ve kültürel etkileşimin gerçekleşmesinde en etkili yollardan biridir.

 

Ayrıca, Halife'nin İstanbul'da oluşu, bu şehrin ikinci bir kutsal yer olarak kabulü ve hacca gidecek olan Orta Asyalı müslümanlarm Önce İs­tanbul'a uğrayıp, Halife ile bir cuma namazı kıldıktan sonra yollarına devam etmeleri gibi emsalsiz güzellik ve güçteki bir gelenek de, Orta Asya Türklüğü ile Osmanlı Türklüğü arasındaki ilişkileri devam ettiren, zenginleştiren bir amil olmuştur.

Ancak, bütün bu ilişkilere rağmen, kültürün maddesinin ve tarihi maceranın farklılaşmasının tabii bir sonucu olarak, Türkistan sahası ile Osmanlı sahasında kültürel unsurlar ve üslûp bakımından farklılaşmanın devam ettiğini kabul edebiliriz.

Yirminci yüzyılın başlarında Rusya'daki meşruti hareket ve serbesti gelişmeleri, hemen bütün Türk dünyasını kapsayan hızlı bir ha­reketlenme ve uyanışa vesile olur. Bütün bu topluluklarda başlayan ye­nileşme hareketleri birbiriyle iç içe gelişir. Ve bütün bu hareketlerin temel yönelişi, millî ve ortak bir kimliğin oluşturulması yahut ortaya konulması şeklinde olur. 19. yüzyıl sonları ile 20. yüzyılın ilk yirmi yılı boyunca çok canlı bir edebiyat ve fikir hayatı yaşanır. Gaspıralı İsmail beğ'in "Dilde, fi­kirde, işte birlik" sloganı bu devrin simgesi olur. Gelecek ciltlerde ken­dilerini daha yakından tanıyacağımız, Türk dünyasının bu öncülerinden bazı isimleri burada saygı ile anmalıyız: Abdünnasır Kursavi, İbrahim Halfi, Hüseyin Feyizhanî, Kayyum Nasırı, İsmail Gaspıralı, Abbas Kuli Ağa Bakıhanlı, Mirza Fethali Ahundov, Hacı Seyyid Azim Şirvani, Hasan Melikzade Zerdabi, Hüseyinzade Ali Beğ, Çokan Velihan, İbrahim Al- tmsarı, Abay Kunanbay, Ahmed Daniş, Münevver Kari ve Mahmud Hoca Behbudi v.b.

 

Umumi Türk kimliği arayışı ve Türk adının bütün boylara ait ortak bir ad ve bir üst kimlik işareti olarak kullanılması bu dönemlerin eseridir. O devrede doğudaki Kazak, Kırgız, Tatar, Başkırt, Özbek, Türkmen v.b. yanında, batıda Osmanlı, Azeri ismlendirmeleri vardı. 1920'den sonra bu ortak ve genel kimlik arayışı ve isimlendirme durduruldu. Sovyet dö­neminde tam tersi bir siyaset ile, boy kimliklerinin ve ağızlarının fark- lüaştırılıp milli kimlik ve yazı dili haline getirilmesine başlandı. Türk top­lulukları arasındaki ilişkiler kesilmeye ve ortak noktalar kaybedilmeye çalışıldı. Günümüze kadar, alfabe değişikliği uygulamaları ile des­teklenen bu siyaset uygulandı. Osmanlı sahasında ise, Türkiye Cum­huriyeti, Türk dünyasındaki yenileşmecilerin geleneklerini devam et­tirerek Türk adını sürdürdü; fakat, Sovyetlerdeki uygulamadan ötürü yalnız kaldı ve Türk ismi de, Osmanlı Türklerine tahsis edilmiş gibi al­gılanmaya başlandı.

Bugün, dağılan Sovyetlerdeki Türk topluluklarının Türkologları, ta rihçileri ve bir kısım aydınlan hariç, genellikle Türk kelimesi ortak ve bir üst kimlik adı olarak değil, Türkiye'deki Türklerin özel adı olarak al gılanmaktadır.      *

Bu eser Türk dünyasının dile dayalı yaratışlarındaki şaşırtıcı or­taklığı kemaliyle ortaya koymaktadır. Türk dünyasının her yanındaki Türk topluluklarının ata sözleri, türküleri, latifeleri v.b. halk edebiyatı ör­nekleri, bu muazzam coğrafyaya yayılan ve uzun asırlar ilişkilerinin pek zayıf olduğu sanılan toplulukların, nasıl aynı inanç, beklenti, alay, acı, yergi ve sevinçleri, aynı bakış açılarından paylaştılarmı, aynı biçim içinde ifade ettiklerini açık olarak görmekteyiz. Daha da ilgi çekici olanı, yazılı edebiyatın da büyük ölçüde aym bütünlüğü göstermesidir. Gerek maz­munları, gerekse biçimleri, ayni ortak kültürün biçimlendirdiği gö­rülmektedir. Ali Şir Nevai, Karacaoğlan ve Fuzuli gibi san'at dehalarının bütün Türk dünyasını nasıl aydınlattığı, nasıl şevklendirip bir or- taklaşalık yarattığı görülmektedir.

Burada ortak bir kültürel mirası paylaşmanın ve ortak edebiyat-yazı diline sahip olmanın payı büyüktür. 19. yüzyıl içinde başlayan ceditçilik akımlarının bütün Türk topluluklarında süratle yayılması ve semerelerini hemen verebilmesinde de bu ortaklığın payı büyük olmuştur.

Bu tarihi ve kültürel ortaklıklar bir gerçeklik olarak ortaya ko­nulduktan sonra, bu durumun isimlendirilmesi fazla önemli değildir. İsimlendirmeler daha çok, adlandıranm siyasi, ideolojik yaklaşımına göre olmaktadır. Rusya kendi siyaset ve ideolojisine uygun olarak, daima Türk dünyasındaki kültürel, sosyal ve siyasi bütünlüğü parçalıyla, bö­lücü isimlendirmeleri tercih etmiştir. Millet, dil, yazı dili, alfabe gibi her türlü olguyu, bu siyasete göre isimlendirmiş, Türkiye'deki Marksistler de ideolojik tercihlerinin bir zarureti olduğunu düşünerek aynı tercihlere girmişlerdir.

Bugün gelinen noktada, artık ideolojik bir açıklaması da kalmamış olan bu siyaset, fiilen de, ilmen de gerçekliğini yitirmiştir. Hala bu tutum üzerinde devam etmek- geçmişe takılı kalmış anlamsız bir tutuculuktan öte anlam taşımamaktadır. Geleceğe dönük bekleyiş ve ümitler açısından da, dünyanın her anlamda genel gidişi, bu kardeş toplulukların bir- birleriyle daha yakın ve sıcak ilişkiler içinde olmalarım gerektirecek gö­rüntüler sergilemektedir. Öyleyse, adma ne denilirse denilsin, bu kardeş toplulukların ruhen, fikren ve bütünüyle kültürleri açısından birbirlerine yaklaşmasını engelleyecek tavır ve isimlendirmelerden kaçınmak ge­rekecektir. Türk adının, bütün bu toplulukların ortak bir üst kimliğinin belirleyici adı olarak kullanılması da bu cümledendir. Bu tutum tarih ve Türkoloji çalışmalarının ilmi temellendirmelerine uygun olduğu gibi, 1920'ye kadarki, bütün bu toplulukların ilim, sanat ve siyaset adam­larının sahip çıktıkları bir geleneğin de devamı niteliğinde olacaktır.

* * *

Bugün, Türk dünyası birbirine açılmaktadır. Çağımızda ulaşılan bilgi birikimleri ve iletişim imkânları karşısında, gelişmişlik derecesi ne olursa olsun, kapalı kültür alanlarının kalacağını düşünmek mümkün de­ğildir. Bu demektir ki, siyasi birlik olmasa da, Türk unsurların yaşadığı bütün dünya coğrafyası tek bir kültürel oluşumun ortak alanı olabilecektir. Bu da Türk kültür dünyasının olağanüstü genişlemesi anlamına gelmektedir. Bu genişlemenin, kültürel zenginleşmenin ve gücün kaynağı olduğunu daha önce söylemiştik. Bu hususu yeniden biraz daha açarsak, birkaç yüzyıl süresince ortak bir kültür alanı içinde bulunmayan, farklılaşmış kültürel birikimler karşılaşacaktır. Bu da, farklılıkların rahmete dönüşmesi olacaktır.

Geçen zaman içinde değişik hayat şartları, değişik hayat/kültür mal­zemeleri hazırlanmıştır; edebiyattan, dilden, mimariye, musiki ve diğer sanat ve hayat alanlarına kadar, çok değişik malzeme ve üslûp özellikleri karşılaşılacaktır.

Günlük politika ve sıkıntılara takılı kalmadan, tarihin gösterdiği inanç çizgisinde bu oluşuma katkıda bulunmalıyız


__________________