Forum Stats Test Link Test Link Test Link Test Link
Forumlar » Genel » Türk Dünyası Edebiyatı » Kültüre Dair

Yazar Mesaj   #916  2015-12-18 07:35 GMT  

Online status admin



Administrators



Mesaj: 1953
Şehir: Ankara
Ülke:
Meslek: Site Yöneticisi
Yaş:

Giriş

 

Biz Türkiye Türkleri hareketli bir kavmin ve büyük bir im­paratorluğun kültür coğrafyasından gelmekteyiz. Bu coğrafyada bizden önce yaşayanlardan ve yüzyıllarca birlikte yaşadıklarımızdan, hayatın birçok alanında etkileşerek, özgün kültürel yaratışlarımızı ger­çekleştirdik. Uzun yüzyıllar süren bu kültürel açılışlarımız, belli bir za­mandan sonra kapanma temayülü içine girdi ve yüz elli yılı aşkın za­mandır da Batı'ya yöneldi. Özellikle Cumhuriyet dönemimizde, zaman zaman hukukî ve fiilî zorlamalar yapılarak kültürümüz Avrupa te­sirlerine açılmaya çalışıldı. Bu dönemde, imparatorluğumuzdan gelen kültürel zenginliklerimizin yeniden değerlendirilmesi ihmal edildi.

. Şimdi, yirmi birinci yüzyıla hazırlanırken, Türk kültürünün coğ­rafyası yeniden ve olağanüstü bir genişlemeye ve zenginlik imkânına ka­vuşmaktadır. "Demir perde" ile kapanmaya çalışan Sovyetlerin par­çalanması ile, kardeş topluluk ve kültürlerimiz gün ışığına çıkmış, kültürel alışveriş imkânları doğmuştur. Batılı ülkelerin ve bizim dı­şımızdaki İslâm dünyasının bu açılışta, iktisadî değerlerin ötesinde, doğ­rudan kültürel imkânlar görüp görmediklerini bilmiyoruz. Fakat, bu tarihî gelişmenin, Türkiye ve açılan bu Türk toplulukları için kültürel bir hareketlenmenin kaynağı olacağı, yeni atılım ve çiçeklenmelere yol aça­cağı kesindir. Beklenen etkileşimin, muhtemelen en verimli alanlarından birini oluşturacak olan dil ve edebiyat dalında bu önemli eseri yayıma başlarken, konunun kapsam ve değerini, nazarî temellerinden alıp,

bütün olarak görmekte yarar vardır.

* * *

Günümüzde, kültürel ilişkilerin, bütün kültürler bakımından ne öl­çüde uyarıcı ve zenginleştirici olduğu daha iyi anlaşılmış bulunmaktadır. Farklı anlayış, tavır ve unsurlarla karşılaşmak, kültür için uyarıcı ol­makta, kültürün kendisi üzerinde düşünmesine yol açmakta, maddesi ve üslubuyla kavuştuğu imkânlarda takılıp, katılaşmasına fırsat vermemektedir. Böylece, kültürün sürekli yenilenme temayülleri canlı tu­tulmuş olmaktadır. Yabancı kültürden aldığı unsurları kendi inanç ve öl­çülerine göre sıralandırması, işleve kavuşturup üslûbuna katması ile zen­ginleşmiş olmaktadır. Kültürler açısından da Amerika'nın yeniden keşfine gerek yoktur; önemli olan, karşılaştığı kültürel olguyu kendi gözü ile görebilmesi, algılayıp yorumlayabilmesi, kendi dünyasındaki yer ve işlevini belirleyebilmesidir. Bunu başaran kültür, o hayat/kültür ol­gusunu üslûbuna katmış, özümsemiş yahut millileştirmiş olur.

Durağan kültür yoktur yahut ölüdür. Çünkü bu, hayatm du­rağanlaşması demektir ki, onun tabiatma aykırıdır. Ünlü Osmanlı ta­rihçisi Cevdet Paşa'nm ifadesiyle, değişme hayatın kanunudur. 'Hayatın yani kültürün maddesi şu veya bu ölçüde daima değişmektedir ve de­ğişmeye devam edecektir. Geçen yüzyıllarda bu değişmeler- tecrübeye dayalı bilgilerin artması, kavimlerin göçleri ve değişik şekillerde doğ­rudan kültür temasları ile olurdu. Bu yollardan karşılaşan toplumların hayatı genişler, yeni kültür alanları yahut teknikleri kazanırlar, kültürel unsurlar çeşitlenir, geliştirilir ve yeni bileşimlere kavuşturulur. Yüz­yılımızda ise, iletişim imkânlarının olağanüstü gelişmesi dünyayı iyice daraltmış ve kültürel alış veriş imkânlarını fevkalade çoğaltmıştır. Bugün, yakın geçmişin en kapalı toplumlarının bile hayatı gittikçe ge­nişlemekte, yeni meseleler, imkânlar ve çözümlerle karşılaşılmaktadır.

Hayatın maddesindeki bu değişmeler toplumun inanç yapısı ta­rafından yönlendirilip- biçimlendirilerek kültürün üslûbu kurulur. Kül­tür, yaratıcılığım, toplumun inanç yapısındaki güçten alır; kendine güven, etkileşimde rahatlık, kavrama ve yorumlama gücü bu kaynaktan gelir. Her kültür, maddesindeki bu sürekli değişmelerin yanında, doğ­rudan inanç yapışma dönük değişmeler de geçirir. Bu değişmeler, kültür taşıyıcı birimi bütünüyle kapsayacak kadar yaygın ve eylemleri gü- düleyecek ölçüde derin olursa, kültür yeni bir yönde, yeni bir açılışa girer. Hayat karşısında kazanılan yeni motivasyonlar, yeni bakış açıları kültüre yeni bir hamle kazandırır ve zenginleştirir.

Toplumların inanç yapılarındaki köklü ve büyük değişmeler daha çok dinî hareketlerle gerçekleşir. Türk topluluklarının uzun süre Gök Tengri dini olarak isimlendirilen bir inanç sistemi içinde yaşadığı ve Hun ve Gök Türk İmparatorlukları zamanmda bu inanç yapısı ile kültürel bü­tünlüğünü kurduğu bilinmektedir. Ünlü Gök Türk veziri Tonyukuk'un, Hint kaynaklı dinlerin Türk boyları arasında yayılmasına izin vermediği ve bunların Türklerin hareketli hayatına uymayan, savaşçılık ka­biliyetlerini köreltebilecek anlayışlar ihtiva ettiğini söylediği meşhurdur. Daha sonra, Bögü Kağan, 763'te Musevilik-İsevilik ve İran kaynaklı de­ğişik inançların karışmasından oluşan ve tüccar dini olarak nitelenen Mani dinini kabul etmişse de, bu din- Türk boyları arasında fazla ya- yılamamıştır. Ancak, bu inanç değişmeleri devrin özellikle yerleşik ha­yatını ve bu arada edebiyatını etkilemiştir.

Türk boylan içinde, özellikle Balkanlar'a göçenlerde hrıstiyanlığı

kabul edenler ve Kafkaslar'ın kuzeyinde Museviliği kabul eden Hazarlar olmuştur. Bu inanç dalgalanmalarının izleri günümüze kadar gelmiş, dil ve edebiyata yansımıştır.

Türk dünyasmdaki büyük ve köklü iman değişmesi onuncu yüz­yıldan itibaren yaşanır ve o güne kadar kazanılmış bütün maddî ve ma­nevi hayat malzemeleri, zenginlikler bu yeni imanın ölçüleri ile yeniden kavranır, biçimlerin ve hayat öncelikleri sıralanır. Elbette ki, Türk top­luluklarının o zamana kadarki maddî ve manevi birikimleri sebebiyle İs­lamiyet'i algılayış biçim ve derinlikleri diğer müslüman topluluklarından farklı olur. Bu kavrayış tarzının oluşumunda Hazreti Türkistan olarak ta­nınan Hoca Ahmed Yesevî'nin katkısı büyük olur. Bu algılayış biçimi ha­reketli Türk topluluklarının bu vasıf ve kabiliyetlerini besler; gaza, hicret, fetih gibi kavramlar kültürün temel motifleri haline gelir; esasen sürekli hale gelmiş gibi görünen Türk göçleri, bu kavramlarla yeni hız ve he­yecanlar kazanır. Bütün Türk dünyasındaki kültürel oluşumlar, bu temel inanç yapısı ile yoğrularak gelişir.

Her kültür, oluşumu ve üslûbu açısından millîdir. Çünkü, her kül­tür, onu yaratan toplumun özgün dünyasınm hayat açılışlarıdır. Yaşanan toplum hayatlarının ortak ilkeleri, devreleri, görüntüleri olsa da, hayatı biçimlendiren maddesi ve inanç yapısı az veya çork farklı olacağından, bu sonuç zorunludur. Farklı kültürlerdeki ortak yahut aynı kaynaktan gelen unsurlar, farklı inanç, anlayış içinde, değişik algılama ve de­ğerlendirmelerden ötürü farklı üslûplar kazanırlar. Bu unsurların farklı kültürler içindeki yerleri, işlev ve değer sıralamaları farklı olduğu gibi, kültürün bütününe egemen olan üslûp da tamamen özgün olur.

Zaman zaman, ilim alemince keşfedilen küçük, kapalı, ilkel top­luluklar hariç tutulursa, bütün unsurlarıyla yerli, millî olan bir kültürün varlığını ileri sürmek mümkün değildir. Kültürümüzün özgünlüğü ko­nusundaki duyarlığımız açısından da gerekli değildir. Çünkü, millîlik/ özgünlük, unsurlarda değil, bütünün üslûbunda kendini gösterir. Ha- yatın/kültürün her alanından bu gerçeği örneklemek mümkündür: Kub­beyi, kemeri biz icat etmemiş, beyaz taşm yapılarda kullanılmasını keş­fetmemiş olabiliriz; ama Selimiye Camii özgün Türk mimarisinin başat eseridir. Bunun aksini kimse iddia edemez, etmemiştir de. Halı ve ki­limlerimizdeki motiflerin kökü, Çin denizinden, Anadolu'nun de­rinliğindeki medeniyetlere kadar çok farklı yer ve kültürlerde bu­lunabilir; çünkü bizim kültürel coğrafyamız dünyanın genişliğinde ve derinliğinde olağanüstü büyüktür. Ama, bu halı ve kilimlerin Türk halk dehasının özgün eserleri olduğu tartışmasızdır. Yahut, türkülerimizin Türklüğünden kim şüphe edebilir?... Halbuki biz, o muazzam tarihî coğ­rafyamızın genişliğinden, derinliğinden nice sesler, duyuşlar, ritimler, ez­giler alarak o türküleri gerçekleştirdik...

Kültürel ilişkilerdeki hareketliliğin vadettiği imkânlar açık olmakla beraber, büyük çaplı ve hızlı açılmaların potansiyel tehlikeleri vardır. Ya­bancı kültürlere açılan yerli kültür canlılığını, yaratıcılığını yitirdiği bir dönemi yaşıyorsa, girişeceği hızlı ve geniş ilişkiler kültürün inanç ya­pısını, değer sıralamalarını ve giderek üslûbunu bozar. Bu tür kar­şılaşmalarda, canlı kültürlerin emperyalizminden ve yerli kültürün de kimlik buhranından söz edilir. Böyle bir gelişme, yaratıcılığını kaybeden kültürün koruyuculuğunu ve katılaşan kalıplarını kırmak açısından yine de faydalı olacaktır; ancak, kültürün kendisine olan güvenim yitirmesi, kavrayış gücünün zayıflaması ve taklit düzeyinde bir yabancılaşma sü­recine girmesi mümkündür. Bizim, yüzelli yılı aşan kültürel ma­ceramızın, bu açıdan değerlendirilmesi gerekir.

Şu anda kültürümüzün yaratıcı bir hamle içinde olup olmadığı - gerek duyuluyorsa- tartışılabilir. Ancak, eğer öyle değilse bile, bugün önümüzde açılan geniş imkânların- yukarıda işaret edilen tehlikeleri ta­şımadığını, tam tersine, kültürümüzün yaşadığı kabul edilebilecek sı­kıntılarından ilave çıkış yolları getirdiği söylenebilir. Çünkü, aynı inanç ve tarih köküne bağlanabilen kardeş kültürlerin karşılaşması- hem un­surlar, hem de genel üslûp bakımından fevkalade genişleme imkânı va- detmektedir. Tarihî maceramızdan doğan ve uzun yıllar birbirine kapalı kalan zenginliklerimiz böylece ve rahatça karşılaşabilecektir.

* * *

Geniş bir çerçeve olarak, Türk kültürünün ilk dönemlerinin bü­tünüyle teşekkül ettiği Orta Asya Türkistan bölgesi, birçok kavim ve kül­türlerin etkileştiği, karışıp ortak oluşumlara ulaştığı bir coğrafyadır. Hun- larm ilk çıkışlarından itibaren en yakın ve bol etkileşme şüphesiz ki Çin kültürü ile olmuştur. Güneye doğru yayıldıkça, Tibet ve daha aşağılara doğru Hint kültürü ile belli ölçülerde temaslar olmuştur.. Türklerin ya­yılma bölgelerinden geçen İpek Yolu, Türk kültürünün oluşumunun bütün çağlarında etkili bir alış veriş kanalı olur. Batıya doğru yayılma devam ettikçe, eski İran-Sarmat kültürleri ile karşılaşılır ve eski Grek ko­lonileri ile kültürel alışveriş imkânı doğar.

Türk tarihinin başlangıcından itibaren, ne ölçüde hareketli olduğu bilinen bir gerçektir. M.S. 5. ve 6. asırlardan itibaren Çin şeddi civanndan Kafkaslara, Maveraünnehir'e, buradan Anadolu'ya ve Karadeniz'in ku­zeyinden Avrupa'ya kadar yayılan bu kavimler hareketi hiç durmamıştır. Bu da Türk kültür coğrafyasını muazzam bir büyüklüğe ulaştırmış ve kültürel alış veriş imkanlarını artırmış, renklenmesine, zenginleşmesine yol açmıştır. Rahmetli kültür tarihçimiz Bahaeddin Ögel, Orta Asya'nın ilk büyük devletleri olan Hun ve Göktürkler'in birer imparatorluk ol­dukları, bünyelerinde tabii olarak değişik kavimlerin bulunduğu, ama bu iki imparatorluğun "Orta Asya'da müşterek bir kültür yaratabilmiş" ol­dukları ve bu kültürlerin diğer Türk kavimlerinde de devam etmiş ol­duğu kanaatindedir (Prof. Dr. Bahaeddin Ögel, İslamiyetden Önce Türk Kültür Tarihi, Ankara, 1984, s. 43). Hunlar döneminde, Orta Doğu ve Çin

 

 


__________________