Forum Stats Test Link Test Link Test Link Test Link
Forumlar » Genel » Prof.Dr.Nurullah Çetin Yazıları » DEİSTLİĞİN LÜZUMU YOK. AHİRET VAR.

Yazar Mesaj   #2624  2018-06-04 02:20 GMT  

Online status admin



Administrators



Mesaj: 1953
Şehir: Ankara
Ülke:
Meslek: Site Yöneticisi
Yaş:

DEİSTLİĞİN LÜZUMU YOK. AHİRET VAR. YOKSA BİLE MUTLAKA OLMALIDIR.
Nurullah Çetin

 

Deist diyor ki, ahiret diye bir şey yok. Sadece yaşadığımız bu dünya var ve biz ölünce her şey bitiyor, sıfırlanıyor. Biz bir bilinmez karanlığa gömülüyoruz.

İslam da diyor ki, bu geçici dünyadan sonra sonsuz bir hayata sahip başka bir dünya var. Orası ahirettir. Bir zaman sonra kıyamet kopacak, insanlar toptan dirilecekler, büyük mahkeme kurulacak. İnsanlar bu sınav dünyasında iyi ya da kötü yaptıklarından hesaba çekilecek, ona göre cennet ya da cehennem diye bilinen ödül ve cezalarını göreceklerdir.
İnsan yaratılışı ve saf ruhu da diyor ki, ahiret yoksa bile mutlaka olmalıdır.

Biz de ahiretin kesinlikle var olduğunu, olmasa bile mutlaka olması gerektiğini değişik boyutlarıyla irdeleyip ele alalım.

*Ahiretin Varlığının Değişik Açılardan Gerekliliği ve Zorunluluğu:

 

*Hukukî Açıdan:

 

Ahiretin varlığı, yokluğu, gerekliliği konusuna hukukî açıdan yaklaşırsak karşımıza şöyle bir durum çıkıyor: Gerçek hak ve hukuk bu dünyada tam olarak gerçekleşmez, ama ahirette hak muhakkak yerini bulacaktır. Hak ve hukuk konusunda hassas olan bir insanı tatmin ve teselli edecek tek seçenek, ahiretin, büyük mahkemenin, cennet ve cehennemin, cezalandırma ve ödüllendirmenin muhakkak var olmasıdır. Adalet duygusunun doyurulması, bir insanın en önemli özlemlerinden biridir. Bu da ancak ahirette mümkündür.

Eğer ahiret olmazsa hakkının yendiğine ve bu dünyada tam olarak karşılığının görülmediğine inanan kişi çıldırır, deli olur. İnsanı vicdanen tatmin eden unsurlardan birisi, hak ve hukukun yerini bulması, karşılıksız kalmamasıdır.

Hergün birçok kişi basit sebeplerle, saçma sapan gerekçelerle öldürülüyor, ya da değişik şekillerde hakkı yeniyor. Gizli ya da açık kötülükler, haksızlıklar yapılıyor; devlet, kanun her zaman tam olarak görmeyebiliyor, bazen ya eksik görüyor, ya yanlış görüyor ya da hiç görmüyor. Haklı ile haksız bu dünyada tam olarak ödeşemeden ikisi de ölüyor. Yapan yaptığıyla kalıyor.

Bu dünyada haksızlıklara her zaman tam olarak ceza verilmiyor, ya da verilemiyor. Korkudan hakkını arayamayan birçok insan var, ya da mahkemeler yanlış kararlar veriyorlar. O zaman hak nerede verilecek? Hakkın tam yerini bulması için yoksa bile mutlaka ahiret olmalıdır. İslam, hem bu dünya hem de ahiret dinidir.

Buna göre İslam, bu dünyada haksızlığa uğramış her insanın meşru yollardan hakkını alabilmesi için en adaletli sistemi kurmuştur.

İslam’ın önerdiği hukuk düzeni, hak ve adaletin gerçekleşmesi için en uygun sistemdir. Yani öncelikle kişi, hakkını bu dünyada almalıdır. Ancak bu dünya, bir imtihan / sınav yeri olduğundan haksızlıklar, kötülükler oluyor, hak ve adalet bu dünyada tam olarak gerçekleşmiyor. Allah bu dünyada haksızlıklara neden izin veriyor? sorusu anlamsızdır.

Zira madem bu dünya bir sınav yeridir, o zaman kimseye karışılmaz, müdahale edilmez. Soruları doğru cevaplandıran da olacaktır, yanlış cevaplandıran da. Sınav esnasında yanlış cevap verene müdahale edilerek ona doru cevap yazdırılmaz. Bu sınavın sonucu ve karşılığı ahirette görülecektir.

Ancak her şeye rağmen hak ve adalet, bu dünyada yerini bulmazsa İslam, bu durumda da insanları çaresiz bırakmıyor, onları teselli edecek en tatminkâr çözümü öneriyor ve ahirette hak ve adaletin tam olarak yerini bulacağını söylüyor:

Konuyla ilgili bazı ayetlere bakalım: "Kim zerre miktarı iyilik yaparsa onu görecek ve kim zerre miktarı kötülük yaparsa karşılığını görecektir." (Zilzâl, 7-8).

“Yoksa kötülük işleyenler ölümlerinde ve sağlıklarında kendilerini, inanıp iyi amel işleyen kimseler ile bir mi tutacağımızı sandılar? Ne kötü hüküm veriyorlar?… Böylece herkes kazancına göre karşılık görür. Onlara haksızlık edilmez.” (Casiye, 21-22)

Hz.Muhammed bir yerde şöyle der: “Her hak sahibine hakkını vereceksiniz. Hatta boynuzsuz koyunun boynuzlu koyundan kısas sûretiyle hakkı alınacaktır.”

Bizim paralarımızdan, kaynaklarımızdan, mülklerimizden oluşan hazineyi bazı yöneticiler, memurlar haksızca zimmetlerine geçiriyorlar, rüşvetler alınıp veriliyor, hırsızlık yapılıyor. Bu haksızlıkların, soygunların bu dünyada bazen karşılığı olmayabiliyor, hesap sorulamayabiliyor. Hırsız çaldığıyla kalıyor. Bunların cezasının verileceği bir ahiret mutlaka olmalıdır.

Bazen siyasi parti hükümetleri oy için genel af çıkarıyorlar, hapisteki suçlular cezalarını tam çekmeden salıveriliyorlar ya da suçsuz yere hapse giren oluyor. 30 yıl yattıktan sonra kusura bakma, seni yanlışlıkla hapse atmışız diyorlar.

Bu durumda gerçek hak ve adalet sağlanamıyor. Tek teselli kalıyor, ahirette her şeyin karşılığının tam olarak verileceğine olan iman. İşte ahirete iman, insana en büyük teselliyi ve rahatlığı böyle durumlarda veriyor. Ahiret olmasa o zaman hak yerini bulmadı diye insan kahrından ölür.

Allah’a ve ahirete inanmayanlar bile aslında ahiretin varlığını ve gerekliliğini yaratılışlarının doğal akışı içinde dolaylı da olsa ortaya koyarlar. Ahirete inanmayanlar bile karşılığı tam olarak olmamış, cezası verilmemiş haksızlıklar, adaletsizlikler karşısında şöyle derler: “Zaman, tarih birgün her şeyi ortaya çıkaracak, tarih yargılayacak, hiçbir haksızlık karşılıksız kalmayacaktır.” Bu söz aslında ahiretin varlığını gerekli kılan bir savunmadır.

 

*Mantıkî Açıdan:

 

Deistler bu dünyadan sonra bir ahiret hayatının olabileceğini akıllarına sığdıramıyorlar. Çünkü varlık ve gerçeklik olarak sadece bu dünyayı görüyorlar, biliyorlar ve her şeyi bu dünya şartları, imkânları ve özellikleriyle kıyaslıyorlar.

Mesela İslam diyor ki: “Cennette sonsuza dek tamamen mutlu, huzurlu ve her istediğinizi elde etmiş olarak yaşayacaksınız.” Ayetteki ifadesiyle: “Çok bağışlayan ve çok merhametli olan Allah’tan bir ağırlama olarak orada canlarınızın çektiği her şey var, istediğiniz her şey orada sizin için var.”(Fussilet, 30-32).

Deist bunu aklına sığdıramıyor. Çünkü bu dünya sonsuz değil sonlu, bu dünyada insan her istediğini elde edemiyor ve insanlar mutlak anlamda mutlu değil. Bu dünyanın bu yapısına ve özelliğine bakıp bununla ölçüyor ve cennet denen şeyin olamayacağına hükmediyor.

Halbuki mesele şöyle: Dünyalar arasında farklar var. Bu dünya, ahiret ve ruhlar âlemi 3 farklı dünyadır. Bunlar özellikleri itibariyle farklı dünyalardır. Ölçü, bu dünya özellikleri ve yapısı değildir. Bu dünya sebep-sonuç ilişkisine bağlı determinist bir yapıya göre işler. Yani tabiat kanunları, fizik kanunları ya da sünnetullah denen kanunlara bağlıdır her şey. Yani sebepler ve hikmete bağlıdır. Onun için bu dünyaya Daru’l-Hikmet deniyor.

Mesela elma bir sonuçtur. Elma yemek istiyorsak sebeplere başvuracağız. Yani elma tohumu ekilecek, sulanacak, zaman geçecek, büyüyecek, yaz mevsimi gelecek, meyve verecek ve biz yiyeceğiz. Bu dünyada her şey bu şekilde sebep-sonuç ilişkisine bağlıdır.

Ama ruhlar âlemi ve ahiret, determinist yapıda değildir. Bu 2 dünyada fizik kanunları, tabiat kanunları geçmez. Zira Allah, bu dünya için yaptığı işlerde tabiat kanunlarını bir aracı sebep olarak koymuş, ahiret için koymamıştır. Her şeyi yaratan O ise, farklı dünyaları istediği gibi farklı kanunları olan farklı şekillerde tasarlamış ve kurgulamıştır. Ahirette, bu fizik dünyaya özgü sebepleri tamamen devre dışı bırakan Allah, işleri aracısız yapmaktadır.

Orası Allah’ın işgörürlüğünün sebeplerin aracılığı olmadan doğrudan tecelli ettiği başka bir dünyadır. Yani ahiret, Dâru’l-kudrettir. Şöyle örneklendirelim: Mesela bir kişi, cennette elma yemek istemişse ekilsin, büyüsün, yaz gelsin, ondan sonra yersin gibi bir sebepler zincirine, tabiat kanunlarına gerek kalmadan, doğrudan doğruya hemen elma ağacının dalı size elma meyvesini uzatacaktır.

Bu dünyanın fizik şartlarını ölçü alanlar, bunu akla aykırı görebilirler. Ancak sebepleri ve tabiat kanunlarını da yaratan Allah için bu durum zor ve imkânsız değildir. Dünya ve ahireti yaratan Allah ise, istediği yere aracı sebepleri ister koyar, isterse koymaz.

Mesela şöyle bir örnek verelim: Biz anne karnında iken bu dünya şartlarından ve özelliklerinden başka özellikte bir dünyada yaşıyorduk. Annemizin karnında iken birisi bizimle konuşma imkânı bulsaydı ve bize 9 ay 10 gün sonra başka bir dünyaya geçeceğimizi, o dünyanın daha geniş olduğunu, bitkiler, hayvanlar, ay, güneş, deniz, dağlar olduğunu, o dünyada gezip dolaşabileceğimizi, yemek yiyeceğimizi, su içeceğimizi, evleneceğimizi, çocuklarımızın olabileceğini vs söyleseydi biz buna inanmazdık.

Çünkü bildiğimiz, gördüğümüz sadece anne karnı denilen bir dünya ortamı, şartları ve özellikleridir. Anne karnı dünyasını ölçü alırsak fizik dünyanın olabileceğine inanamayız. Ama bu dünyaya doğunca görüyoruz ki anne karnından başka özellikte bir dünya varmış. İşte ahiret de cennet ve cehennem de vardır ve şimdiki dünyamızdan başka özelliktedir.

Anne karnı dünyası ile içinde yaşadığımız bu dünya arasında nasıl dağlar kadar fark varsa, bu dünya ile ahiret arasında da çok çok büyük farklar vardır.
İnsan bildiği, alıştığı, yaşadığı, bizzat tecrübe ettiği dünyayı gerçek dünya olarak biliyor. Bu dünyanın dışındaki başka dünya tasavvurlarını kabul etmeye yanaşmıyor.

Ruhlar âlemindeki insanlara, bedenlere büründürülüp başka bir dünyaya gönderilecekleri, orada bir süre yaşayacakları söylense, hiçbiri bunu aklına sığdıramaz; şartları, imkânları, özellikleri ruhlar âleminden başka bir dünyanın varlığını kolay kolay kabullenemezlerdi. Ruhlar âleminde her şey soyut, dünyada ise soyut ve somut karışık. Hayal dünyası ve rüya âleminin şartları, özellikleri, yapısı da içinde yaşadığımız fizik dünyadan farklıdır.

Bu dünyada ölüp ahirette dirilmek, anne karnından bu dünyaya doğmak, uykudan, rüyadan, hayal âleminden içinde yaşadığımız fizik dünyaya uyanmak gibidir. Rüya ile bu dünya arasında ne gibi farklar varsa, bu dünya ile ahiret arasında da buna benzer farklar vardır.

 

*Psikolojik Açıdan:

 

a. Sonsuza Dek Yaşama Arzusu:

Her insanda sonsuza dek yaşama, hayatta kalma arzusu en temel duygudur. Bu duygu hiçbir şekilde yok edilemez. Bu duyguyu yok edecek hiçbir gerekçe öne sürülemez. Sevdiklerimizle sonsuza dek birlikte olma isteği en temel insanî istektir. O yüzden ahiretin varlığı kesin gereklidir. Umut duygumuzu tatmin eden tek gerçeklik ahiretin varlığıdır.

Ölümsüzlük duygusu, insanlarda değişik şekillerde ortaya çıkar. Tam inanmış bir Müslüman öldükten sonra cennette sonsuza dek yaşama ümidiyle Müslümanca bir hayat yaşamaya çalışır, gayret eder, uğraşır. Ahirete inanmayan bir ateist bile ölümsüzlüğü yakalamak için kendince bazı çalışmalara girişir.

Mesela bir müzik besteler, bu eserinin yıllar boyunca dinlenmesini arzu ederek bu yolla ölümsüz olacağına inanmak ister. Romancı, yazdığı romanın nesiller boyunca okunmasını isteyerek aslında ölümsüzlüğü istediğini göstermiş olur. Ölünce her şeyin tamamen biteceğine, yok olacağına kalbi, ruhu, yaratılışı inanmaz, inanmak istemez. Göreceli olarak da olsa sonsuza dek var kalma, yaşama, iz bırakarak adının anılmasını ister.

İçinde yaşadığımız fizik dünyada kullanılmayan, işlevsiz kalan bazı duygularımız var. Mesela onlardan birisi “sonsuza dek ölümsüzce yaşama isteği”dir. İnsan bu dünyada ölünce, bu duygu anlamsız ve işlevsiz hale geliyor. O halde işlevsiz olacaksa bu duygu insana niye verilmiş? Bize göz verilmiş bununla görüyoruz, ayak verilmiş bununla yürüyoruz yani bunlar yaratılmış ve dünyada bir karşılığı, bir anlamı, bir işlevi var.

Pekiyi sonsuza dek yaşama arzusu dediğimiz duygunun bu dünyada karşılığı yoksa anlamsız mıdır; boşuna mı yaratılmıştır? İşte bu noktada ahiretin varlığı kaçınılmaz bir gereklilik olarak ortaya çıkıyor. Bunu şöyle bir örnekle karşılaştıralım. Biz anne karnında iken gözümüz, ayağımız, elimiz vardı.

Ama anne karnı dediğimiz o dünyada bu organlarımız hiçbir işe yaramıyordu, yani anlamsız ve işlevsizdi. Ancak anne karnı denilen bir dünyadan içinde yaşadığımız bu dünyaya doğunca o organlarımızın bu dünyada kullanılacağını, işe yarayacağınızı anlamış olduk. İşte bunun gibi bu dünyada bir manası, bir işlevi olmayan sonsuza dek yaşama arzumuzun ahirette bir karşılığı olacağı açıktır.

Bunun gibi bu dünyada tamamen mutlu olma, her şeye sahip olma, bütün ideallerimizi gerçekleştirme, istediğimiz neyse o olabilme arzuları vardır. Ama bunların hiçbiri bu dünyada tam olarak gerçekleşmez. Allah bize bu duyguları verdiyse mutlaka bir karşılığı olması lazım. Bu da ahirette olacaktır. Cennette istediğiniz her şeye sahip olabileceksiniz, orada tam mutlu olabileceksiniz. Yani bu dünyada bünyenize verilen her duygunun tam tatmin yeri, tam doyum yeri, tam karşılığı ahirettir.

*b. Hazza Yönelme ve Acıdan Kaçma Durumu:

İnsan hazza yönelen, acıdan kaçan bir varlıktır. Hayat boyu bütün yapıp etmelerimiz hep hazza, iyiye, güzele, faydalıya, olumlu olana biraz daha yaklaşabilmek ve kötüden, çirkinden, yanlıştan, acıdan uzaklaşabilmek için mücadele ederiz. Bizi psikolojik olarak mutlu edecek olan tek olgu, gerçekliğine inandığımız değerler adına yaşamaktır.

Bizi psikolojik açıdan mutlu, huzurlu, tatminkâr edecek olan tek kaynak ahiretin varlığıdır. Bu dünyada hiçbir kimse tam olarak hazza ulaşamaz ve tam olarak acıdan kaçamaz. İnsana verilen tam hazza ulaşma ve acıdan uzak olma durumu, mutlak anlamda sadece ahirette gerçekleşecektir. Ayrıca bu dünyada hazzı tam olarak elde edemediğimizde bunu ahirette mutlaka tam olarak gerçekleştireceğimiz ümidi vardır.

Bu dünyada çok acılar çektiğimizde yine bize teselli kaynağı olarak ahretin varlığı imdadımıza yetişmektedir. Acılardan mutlak kurtuluşun zamanı ve mekânı ahirettir. Dolayısıyla psikolojik olarak da tam huzurlu olabilmemiz için ahiret yoksa bile olmalıdır. Zira hazza dair sonsuz derecedeki bütün taleplerimizin, hayallerimizin, tasarılarımızın tek gerçekleşme yeri ahirettir.

 

*Biyolojik Açıdan:

 

Sorulan bir soru şudur: Bedenimiz toprak altında çürüdükten sonra ahirette tekrar nasıl dirileceğiz?

Önce ayetlere bakalım:
“Kendi yaratılışını unutup ‘Bu çürümüş kemikleri kim diriltecek?’ diyerek bize misal getirene de ki: Onu birinci defa kim yoktan var ettiyse işte yine o diriltecektir. Çünkü O, her türlü yaratmayı gayet iyi bilir.” (Yasin, 78-79)

“Biz ilk yaratılışta acizlik mi gösterdik ki ikinci yaratılışta acizliğe düşelim? Hayır, onlar yeni yaratılışta şüphe içindedirler.” (Kâf, 15)

“Bir de şöyle dediler: Biz kemik ve toz yığını olduğumuz vakit mi, gerçekten biz mi yeni bir yaratılışla diriltileceğiz. Ey Resulüm onlara söyle: ‘İster taş, ister demir olun, yahut gönlünüzde büyüyen dağlar ve gökler gibi kuvvetli herhangi bir yaratık olun, muhakkak öldürülecek ve diriltileceksiniz.’ Onlar şöyle diyeceklerdir: ‘O halde öldükten sonra bizi kim diriltip geri çevirecek?’ Sen de de ki: “Sizi ilk defa yaratmış olan kudret sahibi Allah diriltecek…” (İsrâ, 49-51)

Bu ayetlerin ışığında biyolojik anlamda yeniden dirilme olgusunu açıklamaya çalışalım:
Dirilecek olan maddi varlığımız, bedenimizdir. Ruhumuz ise ölmez. Beden denilen şey maddi varlıktır, tekrar dirilmesi zor bir şey değildir.

Ahiretin varlığı bizim biyolojik yapımızdaki değişimler ve döngülerde de anlaşılabilir. Biz zaten bu dünyada biyolojik bakımdan sürekli ölüp ölüp diriliyoruz. Maddi varlığımızın, bedenimizin ölmesi ve yeniden dirilmesi olgusu zaten bu dünyada da gördüğümüz, yaşadığımız, bildiğimiz bir durumdur. Bu şöyle oluyor:

Aşağı yukarı bedenimizde yüz trilyon hücre vardır. Bu hücrelerin milyonlarcası her saniye ölüyor ve yine milyonlarcası yeniden yaratılıyor. Dolayısıyla biz beden olarak zaten birkaç yılda bir sürekli aşağı yukarı tamamen denilecek ölçüde ölüp yeniden dirilmiş gibi oluyoruz.

Yediğimiz ekmek, elma, balık, her neyse önce bitki ve hayvan iken, biz yedikten sonra biz oluyor. Ölü olan toprak bitki oluyor, bitkiyi hayvan yeyip hayvan oluyor, bitki ve hayvan insan tarafından yenilerek insan oluyor.

Yani zaten bu dünyada iken ölü topraktan sürekli olarak yaratılıp duruyoruz. Öldükten sonra ölü topraktan tekrar diriltilmemiz o kadar akla aykırı bir durum değildir. Gayet anlaşılabilir bir durumdur. Zira gördüğümüz ve yaşadığımız pek çok örneği var.

Maddi bir varlık olan beden sürekli değişiyor, yenileniyor ama içimizdeki ruhumuz kalıyor, o ölüyor. Hiç ölmeyen bu ruhumuza Allah kıyametten sonra yeniden diriliş gününde yine yepyeni bir beden giydirerek diriltecektir.

 

*Tarihsel Açıdan:

 

Tarihsel açıdan ahiretin varlığının genel bir kabule dönüşmesi. Tarih boyunca en eski zamanlardan günümüze kadarki süreçte, dünyanın her yerindeki toplumlarda ahiretin varlığına, olacağına, olması gerektiğine ve bir gereklilik olarak gerçekliğine vurgu yapan pek çok bilgi, eser, iz vardır. Ahretin varlığı gerçeği aşağı yukarı bütün toplumların kolektif bilinçaltlarında var olan bir arşetip, bir kalıptır.

Tarih boyunca farklı coğrafyalardaki ve farklı zamanlardaki insan topluluklarında insanlığın ortak bilinçaltında ahiretin varlığına inanç kuvvetle yerleşmiştir. Arkeolojik araştırmalar ve diğer bilgi, belge ve bulgulara bakıldığında toplumların kültür tarihleri incelendiğinde hemen hepsi ölüm ve ölüm sonrası için çalışmalar yapmışlardır.

Ölenlerin ölümden sonrası bir başka dünyada yaşayacağına inanmışlar, mezarlarına dünyada sevdikleri eşyaları, hatta atlarını bile koymuşlar. Demek ki dünyanın her yerindeki ve tarihin her dönemindeki insanlar, ahiretin varlığına inanmışlar. Bu kadar büyük bir kabul rastgele olamaz. Bu durum, ahiretin varlığında birleşme gibi evrensel bir gerçekliği gösterir.

*Ütopyalar:

Ütopyalar da aslında ahiretin varlığının ve gerekliliğinin bir kanıtıdır. İnsanların bu dünyada ürettikleri ütopik felsefeler, ideolojiler, fikirler ve tasarımlar da aslında ahiretin olması gerektiğine dair ipuçları taşır. Ütopya, kişinin içinde yaşadığı dünyada, ülkede, şehirde mutluluğu bulamayıp kendisini her anlamda iyi, mutlu, rahat hissedeceği bir hayal ülke tasarımıdır.

Budistlerin Nirvanası, Komünistlerin proleterya cenneti, romancıların ütopya konulu romanları aslında hepsi her şeyin mükemmel olduğu, olması gerektiği bir cennet hayalinin sonucudur. Dolayısıyla insan yaratılışına bir cennet tasavvuru beklentisi ve isteği konulmuştur. Bu arzunun gerçekleşeceği yer, işte İslam’ın tanımladığı ahirettir.

 

*Bilimsel Açıdan:

 

a. Big Bang Teorisi:

Kıyamet ve yeniden diriliş ikinci bir “Big Bang” (büyük patlama)dir. Big bang teorisine göre önce maddi anlamda hiçbir varlık yoktu. Beş duyumuzla algılanan bu evren yoktu. Madde, zaman, mekân yoktu. Mutlak bir yokluk hali vardı. Hacmi sıfır ama yoğunluğu sonsuz olan bir nokta büyük bir patlamayla patladı ve evren dediğimiz bu varlık, zaman, mekân ortaya çıktı.

Yani evren “yok”tan var edildi. Bu Allah’ın bir mucizesidir. İşte kıyamet de büyük bir patlamadır yani big bangdir ve o patlamadan sonra evren ikinci kez yeniden yaratılacaktır. Allah birincisini yaptığına göre ikincisini de yapacaktır ve bu, ona zor gelmeyecektir. Allah insanı ilk kez sıfırdan yarattığına göre ikinci kez derleyip toparlayarak yeniden yaratması niye zor ve imkânsız olsun ki?

Tabiat, bitkiler kış gelince ölür, bahar gelince yeniden dirilir. İnsan akşam uykuya yatınca bir çeşit ölür, sabah yeniden dirilir. Kıyamet ve sonrası diriliş de bunun gibi bir şeydir.

b. Karanlık Madde Kuramı:

Gökyüzünün haritasını çıkarmaya çalışan fizikçiler ve gökbilimciler, evrende galaksileri bir arada tutan "görünmez ağ", evrenin genişlemesini sağlayan karanlık enerji, evrenin temel maddesi olarak tanımlanan, eskiden “Mavi Madde”, şimdilerde “Karanlık Madde” denilen bir varlıktan bahsediyorlar. Amaçlarının da görünmez karanlık maddeyi görünür kılmak olduğunu söylüyorlar. Eskiden buna “esir” (aither, aiether, aether, ether) de diyorlardı.

Esir, “ateşli, parlak ve havadan daha süptil olan” anlamındadır. Bu fiziksel bir mekânı ifade etmez. Esir akıcıdır ve her yere nüfuz eder. Buna maddenin “ilk madde” (materia prima) denilen ilk, cevherî hali de diyorlar. Esir, atomlar arası boşluğu yani evreni dolduran bir maddedir. Uzay boşluğu denilen alan Karanlık Madde ile doludur yani boşluk yoktur. Kuantum kuramı da, uzayda boşluk olmadığını ileri sürer.

Süper Sicim Kuramı da bu meseleyle ilgilidir. Sicimlerden daha küçük varlık yok. Bir gezegenle atomu yan yana koyun. Aradaki büyüklük mesafesi ne ise atomla sicim arasında da aynı büyüklük mesafesi var; yani o kadar küçük. Süper sicimler, bütün varlığın temelidir.

Allah bunu Kur’an’da belirtiyor:
“Çevir de gözünü gökyüzüne bak, bir çatlak, kusur görecek misin?”(Mülk, 3)
Bu karanlık madde, yıldızların çekim ve itme kanunlarıyla belli bir düzen içinde bulunmalarını sağlayan, ışık, ısı ve elektriği aktaran, evrenin tamamına hâkim olan gizil bir güçtür.

Allah Kur’an’da şöyle der: “Hepsi bir felekte (yörüngede) yüzüp gitmektedir,” (Yasin, 36)
Yani Güneş, Ay, Dünya, milyarlarca yıldız uzay boşluğunda değil, esir maddesi ile dolu uzayda belli bir yörüngede yüzüp gitmektedir. Deniz su ile dolu, uzay da esir ile.

Karanlık Madde denilen bu maddenin evrenin yaratışından beri ortaya çıkan her şeyi, olan bütün olayları, canlı cansız bütün varlıkların görüntülerini, bütün sesleri, gizli saklı yapılan her işi saklayan, kaydeden bir bakıma dijital bir hafıza olduğu konusunda da bilimsel araştırmalar sürüyor.

Bu sayede atmosferde ses, görüntü ve diğer unsurlar kaybolmuyor. Biz esir deryası içinde yüzerek yaşıyoruz. Dolayısıyla hiçbir hareketimiz, sesimiz, hiçbir şeyimiz esirden bağımsız değil, ondan kopuk değil ve onun tarafından kaydediliyor.

Dolayısıyla bir bakıma evrenin kayıt cihazı ve hafızası olan bu madde, tam olarak ortaya çıkarıldığı ve çözüldüğü zaman, Hz. Âdem’den bu yana olan biten gizli saklı her şey sinema filmi gibi seyredilebilecektir.

Dolayısıyla evrende her şeyi kaydeden, hafızasında saklayan bu maddenin varlığının ve kayıt işinin bir amacı olmalıdır. İşte kıyametten sonra insanlar dirilip haşir meydanında toplanacak ve dünyada yaptıkları iyi ve kötü her şeyin hesabının görüleceği bir mahkeme kurulacaktır.

Bu mahkemede deliller, kanıtlar, belgeler, bilgiler; her şey bu Karanlık Maddeden çözülüp bir kaset, bir CD gibi insanlara hayatları boyunca gizli ya da saklı yaptıkları her şey gösterilecek, dolayısıyla yaptıklarını inkâr edemeyeceklerdir. Allah hiçbir şeyin kaçırılamayacağı, gizlenemeyeceği, saklanamayacağı, unutturulamayacağı, adaletin tam olarak sağlanacağı son derece titiz bir mahkemenin görüleceğini açıkça söylüyor:

"Kim zerre miktarı iyilik yaparsa onu görecek ve kim zerre miktarı kötülük yaparsa karşılığını görecektir." (Zilzâl, 7-8).
“Böylece herkes kazancına göre karşılık görür. Onlara haksızlık edilmez.” (Casiye, 21-22)

Hz.Muhammed de bir yerde şöyle der: “Her hak sahibine hakkını vereceksiniz. Hatta boynuzsuz koyunun boynuzlu koyundan kısas suretiyle hakkı alınacaktır.”
Dolayısıyla bilimsel açıdan da ahiretin var olacağı ve olması gerektiği açıkça kanıtlanabilmektedir.

İçinde yaşadığımız fizik dünya en, boy, uzunluk ve zamanla yani mekân ve zamanla sınırlı maddi, fizik bir dünyadır. Bir de bunun dışında bilim adamları ayrıca paralel evrenlerden söz ediyorlar ki buna biz, gayb ve ahret âlemleri diyoruz. Biz öldüğümüz zaman bedenimiz, cesedimiz bu fizik dünyada kalıyor, toprağa karışıyor, ruhumuz ise zaman ve mekânla sınırlı olmayan sonsuz ahirete gidiyor.

c. Dünyanın Maddi Varlığının Sınırlılığı:

Ahiret, bu dünyaya ait özelliklerle, beş duyumuzla, gözlem ve deneyle, bu dünyanın fizik kanunlarıyla ispat edilemeyen, gelecekte olacak bir hayat ve dünyadır. İçinde yaşadığımız fizik dünya ile bundan sonra olacak olan ahiret denilen dünya şartları, özellikleri ve yapıları bakımından farklıdır. O yüzden ahiret bu dünyanın özellikleri ile algılanamaz. Ancak bilinen bazı özelliklerle kıyaslama yapılarak, düşünerek, mantık yürüterek varlığı anlaşılabilir.

Birçok bilim dalı bu dünyanın maddi varlığının, enerjisinin, kaynaklarının gün geçtikçe azaldığını ve bir gün hayatın biteceğini söylüyorlar. Mesela güneşin enerjisi sonsuz değil ve sürekli azalıyor. Birgün tamamen bittiğinde artık bu dünyada bir hayat olmayacaktır. İşte o zaman kıyamet kopacak, ahret dediğimiz bir başka hayat başlayacaktır.

* Sosyolojik Açıdan:
a. İnsanın Sosyal Bir Varlık Oluşu Açısından:

İnsan toplumsal bir varlıktır. Tek başına yaşayamaz. Mutlaka başka insanlarla birlikte yaşar, başka insanlarla birlikte hayatına anlam katar. Eşi, dostu, ailesi, sevdikleri ile birlikte vardır ve toplumsal hayat içinde yaşar ve insan olarak varoluşunu ancak bu toplumsal yapı içinde gerçekleştirir.

Ahiretin varlığına, yeniden dirilişe inanmayan insan ruhu, sosyolojik açıdan bu durumu kabullenemez. Sonsuza dek sevdiği insanlarla beraber olma ve yaşama arzusu, insan yaratılışına konmuş sosyolojik bir duygudur. Bu duygunun gerçekleşebilmesi için yani insanın sevdikleriyle birlikte sonsuza dek yaşama isteğinin tatmini için ahiretin var olması kaçınılmazdır. Ahiret yoksa bile olmalıdır.

Ayrıca diyelim ki çok sevdiğiniz birisi öldü ve siz bu dünyada uzun süre ondan ayrı kaldınız. Ölümle her şeyin bittiğine, ahiretin yokluğuna inanıyorsanız siz hayatınız boyunca mutsuz olacaksınız.

Zira çok sevdiğiniz o ölmüş olan kişinin mutlaka sizinle birlikte olması isteği, sizde bir saplantı haline gelince, bu saplantıya çare olabilecek tek çözüm ahiretin varlığıdır. Ancak sonsuz bir ahirette birlikte olacağınız umudu sizi diri tutar, mutlu eder. Bu beklenti olmazsa o zaman trajik bir biçimde perişan olur gidersiniz. Sevdiklerinize sonsuza dek kavuşma umudu adına ahiret yoksa bile olmalıdır.

b. Dünyanın Toplumsal Düzeni Açısından:

Bu dünyada hayatın, toplumsal yapının istenilen düzeyde iyi, güzel bir şekilde devamı için de ahiretin varlığı çok belirleyici ve dengeleyici bir etkendir. İnsanlar arası haksızlıkların, adaletsizliklerin olmaması, insanların birbirlerine, devlete, topluma, doğaya karşı sorumluluk duygusuyla, hak hukuk kaygısıyla hareket edebilmesi için iyi ya da kötü yaptıklarının mutlaka karşılığını göreceği inancında olmalıdır.

Bu dünyada iyi ya da kötü ne yaparsa yapsın ahirette mutlaka karşılığını göreceğine inanması, onu sorumlu davranmaya, ahlaklı, vicdanlı, saygılı, erdemli olmaya, iyilik yapmaya, kötülük yapmamaya, günah işlememeye iter.

Bu da dünya hayatının düzeni açısından son derece önemlidir. Yoksa ben ne yaparsam yapayım, sonunda öleceğim ve her şey bitecek, kimse bana ceza veremeyecek düşüncesinde olan bazı insanlar, haksızlık ve kötülük yapmakta kendileri açısından bir sorun görmeyecekler. Bu da toplumsal düzenin bozulması, kaos ve anarşi çıkması demektir.

 

*Felsefi Açıdan:

 

Hem bu dünyanın varlığı hem de insan hayatı, ancak ahiret hayatı varsa anlamlıdır, yoksa anlamsızdır. Varoluşçuluk gibi insanları bunalıma, çaresizliğe, saçmaya, absürde, hiççiliğe, anlamsızlığa sürükleyen felsefeler hep ahiretin varlığına inanmayanlar tarafından üretilmiştir. Demek ki ahiretin varlığı insan doğası için bir ihtiyaçtır.


__________________