Forum Stats Test Link Test Link Test Link Test Link
Gülce Şiirler » Bahçe » Kıssa-ı Eyyûb’dan Günümüze Yansımalar(Gülce-Bahçe)
Başlık: Kıssa-ı Eyyûb’dan Günümüze Yansımalar(Gülce-Bahçe)
Yazar: Ali Oskan
Tarih: 2015-05-31 10:54
Yorumlar: (0)
Rated 3/5 (60%) (2 Votes)

REKLAMLAR

 

 Kıssa-ı Eyyûb’dan Günümüze Yansımalar 

İKİNCİ LEM’A 

 


— Rahman ve Rahim olan Allah’ın adı ile.- 

 

…………… Rabbine şöyle niyazı oldu: 
…………. “Bana gerçekten zarar dokundu. 
…………… Sen ise merhamet edenlerin 
…………… En fazla merhamet edenisin.” (Enbiya: 83.) 

 

Sabır kahramanı Eyyûb Aleyhisselâmın 
Şu yalvarışı aynen her hangi bir duanın, 
Hem tecrübe edilmiş, tesirlisidir hem de. 
Fakat ayetten şöyle iktibas suretinde, 
Biz duamızda: Rabbim! “Bana dokundu ziyan. 
En çok acıyanısın, Sense acıyanların.” 

 

…………………………..… demeliyiz. 

 

…… Ve Hazret-i Eyyûb Aleyhisselamın, 
…… Bir özeti şudur meşhur kıssasının: 

 

Pek çok yara ve bere içinde uzun zaman 
Kalmış olduğu halde düşünüp hastalığın 
Büyük mükâfatını; tahammül ederekten 
Tam ve de mükemmel bir sabırla dayanmışken, 
Sonra, meydana gelen kurtlar yaralarından, 
Kalbine ve diline iliştikleri zaman 
Zikir ile Allah’ı tanıma yeri olan 
Kalp ile lisan yara aldığı için o an, 
Kulluk vazifesine halel gelmesin diye, 
Kendi istirahatı için değil, ya niye? 
Allah’a kulluk için demiş: “Ya Rabbi! Geldi 
Bana zarar. Lisanen zikrim ziyan eyledi 
Kalben de kulluğuma halel getirdi.” diye 
Münacat eylemiş, Allah da o halis ve 
Garazsız, lillah için yalvarışı işitmiş 
Ve gayet harika bir surette kabul etmiş. 

 

— İşte bu Lem’ada “Beş Nükte” var: 

 


BİRİNCİ NÜKTE 

 

…………… Hazret-i Eyyûb Aleyhisselamın 
…………… Zahiri yara hastalıklarının 
…………… Karşılığı bizim batıni ve ruhi 
…………… Hastalıklarımız vardır hem kalbi. 
…………… Bir çevriliversek; iç dışa, dış içe, 
…………… Hazret-i Eyyûb’dan daha ziyade 
…………… Belki hep kanayan bin bir yaralı 
…………… Belki şifasız pek çok hastalıklı 
…………… Görüneceğiz. Çünkü, yaptığımız 
…………… İşlediğimiz her bir günahımız 
…………… Ve giren her şüphe şu aklımıza, 
…………… Yaralar açar kalp ve ruhumuza. 

 

O Hazretin yaraları, kısa dünya hayatını 
Tehdit ediyordu. Bizde, uzun ebed hayatını 
Tehdit eden var pek çok manevi yaralarımız, 
O duaya bizler bin kez daha ziyade muhtacız. 

 

Bilhassa, nasıl o zaman, yaralarından meydana 
Gelen kurtlar ilişmişler, onun kalp ve lisanına. 
Bizleriyse; günahlardan hasıl olan yara ve de 
Yaralardan hâsıl olan vesveseler, şüpheler de 
— Allah’a sığınırız ki – iman yeri olan kalbin 
İçine girip imanı zedeler ve de imanın 
Tercümanı olan dilin ruhani zevkine girer 
Zikirden nefretkarane uzak hem de suskun eder. 

 

Günah işlene işlene kalbi giderek karartır, 
Ta iman nuru çıkana kadar tam katılaştırır. 
Her bir günahın içinde küfre gidecek bir yol var. 
O günah yok edilmezse; hemen yapılıp istiğfar, 
Kurt değil, belki küçük bir manevi yılan olarak 
Kalbi ısırır ve kalbi marazlandırır sokarak. 

 

Mesela, utandıracak bir günahı gizli yapan 
Bir adam ki, başkasının haberdar da olmasından 
Çok utandığında, melek ile ruhların vücudu 
Ona çok ağır geliyor. Ve inkâr etmeyi arzu 
Ediyor artık onları, küçük birer emareyle. 
Hem mesela Cehennemin azabı neticesiyle, 
Büyük bir günah işleyen bir adam tehdîdâtını 
İşittikçe Cehennemin, tevbe ve istiğfarını, 
Ona karşı eğer siper vakti geçmeden yapmazsa, 
Cehennemin yokluğunu an gelir bütün ruhuyla 
Arzu etmekten dolayı, küçük bir iz ve bir şüphe 
Cehennemin inkârına cesaret veriyor, böyle. 

 

 

Hem mesela farz namazı kılmayan ve kulluğunun 
Vazifesini yerine getirmeyen tembel kulun, 
Allah’ın tekrarlı olan emirlerine karşılık 
Farzlarındaki tembellik ona veriyor ağırlık, 
Büyük sıkıntı veriyor, ondan kurtulmak istiyor 
Ve manen: “Keşke o kulluk görevi olmasa.” diyor. 
Bu istekten bir manevi Allah’a düşmanlığı da 
Hissettiren bir inkârın arzusu uyanır onda. 
Allah vücuduna dair bir şüphe de, kalbe gelse, 
Kati delil gibi ona yapışmaya meyl ederse. 
Ona kapısı açılır büyük bir mahvoluşun da. 
O bedbaht bilmiyordur ki, inkâr sebebiyle çok da 
Küçük bir sıkıntı, kulluk görevinden gelmesine 
Karşın, inkârda milyonlar ile o elemden yine 
Daha da müthiş manevi sıkıntılara kendini 
Hedef eder. Bir sineğin sokmasından kaçıp deni’, 
Yılan sokmasını kabul eder. Hakeza … Kıyası 
Yapılsın ki, üç misale; “Doğrusu kazandıkları 
Günahlar, birike birike kalplerini onların 
Kaplayıp karartmıştır ” * ın gizli sırrı anlaşılsın. 

 

* Müteaffin: 14. 

 


İKİNCİ NÜKTE 

 

 

Yirmi Altıncı Sözde 
Kader sırrına dair 
Beyan edildiği gibi, 
Musibet ve hastalıklarda, 
Üç vecihle hakları yoktur insanların şikâyete. 

 

Birinci Vecih: 

 

Allah, insana biçtiği güzel vücud libasını 
Sanatına mazhar etmiş. Bir model yapmış insanı; 
Üstünde keser, biçer ve halden hale değiştirir, 
Çeşitli isimlerinin cilvelerini gösterir. 
Rezzak ismi bir açlığı ettiği gibi iktiza, 
Şafi ismi hastalığı istiyor bak. Ve hakeza… 

 

……………………………… O mülkün sahibidir; 
……………………………… Mülkünde istediği 
………………………………Gibi tasarruf eder. 

 

İkinci Vecih: 

 

Hayat o musibetlerle tasaffi eder, yükselir 
Kemal bulur, kuvvet bulur, ilerler, netice verir, 
Mükemmelleşir ve yapar hayat vazifesi zatta. 
Değişmeyen istirahat döşeğindeki hayat ta, 
Hayrın ta kendisi olan vücuttan ziyade daha, 
Safi şer olan yokluğa yakındır ve gider ona. 

 

Üçüncü Vecih: 

 

Şu dar-ı dünya, imtihan meydanı, hizmet yeridir. 
Lezzet, ücret ve mükâfat yeri değil geçicidir. 

 

Madem hizmet ve kulluğa özel bir yerdir aslıyla; 
Hastalıklar ve belalar – dini olmamak şartıyla 
Ve de sabretmek şartıyla – o hizmete, o kulluğa 
Çok muvafık oluyor ve kuvvet veriyor hem kula. 
Ve her bir saati geçer, bir gün ibadet hükmüne 
Şikâyet değil, şükretmek gerektir varıp künhüne. 

 

 

Evet, ibadetler iki kısımdır; bir kısmı müsbet, 
Diğeri menfi. Malumdur onlardır ki; kısm-ı Müsbet. 
Menfi olan kısmı ise, hastalık ve musibetle 
Aczini ve zaafını hissedip musibetzede, 
Rabb-i Rahimine edip ilticakâr teveccühle, 
O’nu düşünüp ve anıp, O’na yalvarıp has kalple 
Hem halis bir kulluk yapar. Bu kulluğa erişirse 
Riya giremez, halistir. Ve de eğer sabrederse, 
Musibet mükâfatını düşünüp, varsa şükrüne, 
O vakit her bir saati bir gün ibadet hükmüne 
Geçer. O kısacık ömrü olur uzun bir ömürlük. 
Hatta bir kısmı da var ki, bir dakikası bir günlük 
İbadet hükmüne geçer. Hatta bir ahret kardeşim, 
Muhacir Hafız Ahmet’in pek çok fazla merak ettim, 
Müthiş bir hastalığını. Kalbime ihtar edildi: 
“Onu tebrik et. Bir günlük ibadet hükmüne geçti, 
Her bir dakikası.” Zaten o zat sabır içindeydi 
Şükrediyordu Rabbine. Sabır şükür iç içeydi. 

 


ÜÇÜNCÜ NÜKTE 

 

Bir iki Söz’de de beyan ettiğimiz gibi zahir, 
Her bir insan geçmişteki hayatını düşünse bir, 
Kalbiyle ve lisanıyla ya “ah” ve yahut ta “oh” der. 
Yani, ya teessüf eder, ya “Elhamdülillah” çeker. 
Teessüfü dedirten o eski zamanın çağının 
Lezzetlerinin de sona erme ve ayrılığının 
Meydana getirdiği bir çok manevi elemlerdir. 
Çünkü, lezzetlerin sona ermesi acı, elemdir. 
Bazen geçici bir lezzet daimi bir elem verir. 
Düşünmekse o elemi deşer, teessüf ettirir. 

 

Geçmişinde yaşadığı geçici elemlerinin 
Sona ermesinden sonra meydana gelen halinin, 
Manen ve daim lezzeti “Elhamdülillah” dedirtir. 
Bu fıtri halle beraber, ona hem akıl ettirtir; 
Belaların neticesi olan sevap ve ahiret 
Mükâfatı ve kısacık ömrü ise, o musibet 
Vasıtasıyla uzun bir ömür olması hükmüne 
Geçmesini. Hem sabırdan ziyade, şükreder yine. 

 

………… “İnkârcılık ve sapıklık dışında, 
………… Her hal üzere hamd olsun Allah’a.” (*) 

 

Demesini gerektirir. 

 

(*) (Hadis: Feyzü’l-Kadir, 1; 368, Hadis No; 662.) 

 


………… “Musibet zamanı uzundur”, 
………… Meşhur bir sözdür. 
………… Evet, uzundur musibet zamanı. 
………… Fakat zannedildiği gibi an’anede 
………… Sıkıntılı olduğundan uzun değil, 
………… Belki uzun bir ömür gibi uzundur 
………… Hayati neticeler verdiği için. 

 


DÖRDÜNCÜ NÜKTE 

 

Cenab-ı Hakkın insana verdiği kuvvet-i sabrı 
Evhamda harcamaz ise; her bir musibete karşı 
Kâfi gelebilir. Fakat evhamın zorlamasıyla 
Ve insanın gafletiyle ve de baki sanmasıyla 
Şu fani hayatı; sabır kuvvetini geçmişiyle 
Geleceğine dağıtıp güçsüz kalan ruh haliyle 
Bu andaki musibete karşı kâfi gelmez sabrı, 
Şikâyetlere de başlar. Hem insanlara Allah’ı 
Şekva eder. Hem de, haksız bir surette, divanece 
Şekva edip sabırsızlık gösterir pür melalince. 

 

Çünkü, geçmiş her bir gün, belaysa zahmeti bitmiş, 
Rahatı kalmış; sıkıntı geçmiş, elemi de gitmiş, 
Sevabı kalmış, hem kalmış zevalindeki lezzeti. 
Bundan şikâyet değil de, belki alarak lezzeti 
Şükür etmek lazım gelir. Onlara küsmek değildir, 
Bilakis muhabbet etmek ve de sevinmek gerektir. 
Onun geçmiş fani ömrü, vasıta-i musibetle 
Baki ve mes’ud bir nevi, geçer bir ömür hükmüne. 
Onlardaki elemleri, vehim ile düşünüp bir 
Kısım sabrını onlara karşı saçmak, deliliktir. 

 

Amma gelecek günlerse, madem gelmemişler daha, 
Olacağı ihtimali hastalık ve belalara 
Şimdiden endişe edip sabırsızlık sergilemek, 
Şimdi oluyormuş gibi, ahmaklıktır şekva etmek. 
“Yarın, öbür gün aç ve de susuz kalacağım” deyip 
Ne kadar ahmakçasına bir delilik bu gün gidip 
Mütemadiyen su içmek, yiyecek yemek. Öyle de, 
Şimdi yok olan ve fakat olabilecek atide, 
Bela ve hastalıkları düşünüp, şimdi onlardan 
Elem çekmek, sabırsızlık, hiçbir mecburluk olmadan, 
Öyle bir belahattır ki, zulmetmek kendi kendine, 
Liyakati kaldırıyor ona şefkat, merhamete. 

 

……. Elhasıl: Nasıl ki şükür nimetleri arttırır; 
……. Öyle de, şikâyetler de, belaları arttırır. 
……. Hem, merhamete layık olmayı da kaldırır. 

 

Birinci cihan harbinin birinci senesindeydi, 
Erzurum’da, mübarek bir zat pek fazla hasta idi. 
Yanına gittiğim zaman, bana dedi: “Yüz gecedir 
Yatamadım başım koyup yastığa” diye acı bir 
Şikâyet etti. Ben de pek çok acıdım. Geldi birden 
Hatırıma ve dedim ki: “Kardeşim, elemli geçen 
Yüz günün şimdi sevinçli yüz gün hükmündedir aklet. 
Onları düşünüp şekva etme. Onlara bak şükret. 
Gelecek günlerse, daha gelmemişler, senin Rabbin 
Rahmanirrahim Allah’ın rahmetini görsün kalbin 
Dayak yemeden ağlama, hiçten korkma, vücut rengi 
Verme yokluğa da. Düşün bu saati, bil sendeki 
Gelir bu saate kâfi her zaman sabır kuvveti. 
Divane veya ahmak bir kumandan gibi yapma ki, 
Sol taraf düşman kuvveti onun sağ cephesine de 
Katılarak ona taze bir kuvvet olduğu halde, 
Sol cephedeki düşmanın sağ tarafı gelmediği 
Pek erken bir zamanda o tutar merkez kuvvetini 
Sağa sola dağıtarak merkezi desteksiz eyler 
Düşman küçük bir kuvvetle merkezi tarumar eder.” 
Dedim, “Kardeşim, sen öyle yapma bütün kuvvetini 
Bu saat için topla da, hem Allah’ın rahmetini, 
Ve hem uhrada olacak mükâfatını ve hem de 
Şu geçici dünyadaki kısacık, anlık ömrü de, 
Döndürdüğünü bir düşün, uzun ve sonsuz bir hale. 
Ferahlı bir şükret, bu acı şikâyet yerine.” 
O da tam ferah alarak, bir “Elhamdülillah,” dedi 
Ve ekledi: “Hastalığım, şimdi ondan bire indi.” 

 


BEŞİNCİ NÜKTE 

 

Birinci Mesele: 

 

Bil, asıl 
Musibet ki ve 
Muzır musibet, dine 
Gelen musibettir. Hem dini 
Belalardan Allah’ın dergâhına 
Her vakit sığınarak feryat etmek gerek. 
Fakat ki, dini olmayan tüm belalar, hakikat 
Noktasında da bela değildirler. Bir kısmı Rahmani 
İhtardır. Nasıl ki, başkalarının tarlasına 
Tecavüz eden koyunlarına taş atar 
Çoban, onlar o taştan anlarlar ki, 
Ve hissederler ki, “Zararlı 
Bir işten kurtarmaya 
İhtardır” memnun 
Dönerler. 

 

Öyle de, 
Zahir belalar 
Vardır ki, İlahi bir 
İhtar, birer ikazdırlar, bir 
Kısmı da günahlara keffarettir. 
Ve bir kısmı gafleti dağıtır, insanca 
Aczini ve zayıflığını bildirip verir bir 

 

Nevi huzur. Musibetin hastalık olan nevi de, 
Daha önceden geçtiği gibi, o kısım mehil de, 
Musibet değil, belki de Rab’den gelen iltifattır, 
Bu bir temizlemedir. Ki bazı Rivayette vardır, 
“Ermiş ağacı silkmekle nasıl meyveler düşüyor, 
Sıtmanın titremesinden günahlar öyle düşüyor.” 
Eyyub Aleyhisselam ki, Rabbe münacatında, 
Nefsinin istirahatı için etmemiş hiç dua. 

 

Ve belki ancak o dille ve hem kalple zikrine 
Hem tefekkürüne mani olduğu zaman 
Kulluğu için şifa talep etmiş. 
Bizlerse, o münacat ile 
Rabbimizden (birinci 
Gayemiz şudur) 
bütün hep 

M a n e v i 
Ve hem de ruhi; 
Günahlardan meydana 
G e l m i ş yaralarımızın da 
Şifasını niyet etmeliyiz. Hem 
Maddi hastalıklar için kulluğumuza 
Mani olduğu z a m a n iltica edebiliriz. 
Fakat değil; itirazkârane ve de şikâyetçi bir 
Surette, hem hiçliğimizi bilip ve hem yardım 
İstercesine iltica etmeli. Madem 
O’nun Rabliğine razıyız ve o 
Rablik ile verdiği şeye 
Rıza Lazımdır. Kaza 
Ve kader İçin 
‘ah’ ve ‘of’ 

 

Ederek 
İtiraz ihsas 
Edecek bir tarz ile 
Şikâyette Bulunmak ise 
Bir nevi kaderi tenkittir, hem de 
Rahimiyeti suçlamadır. Başını da 
Örslere vurur, kırar tenkit edenler kaderi. 
Rahmeti suçlayanlar, rahmetten mahrum kalır. Kırılan 
Elle intikam almak için de o kırık eli kullanmak, o 
Elin kırılmasını d a h a f a z l a arttırıyorsa ki; 
Öyle de, musibete giriftar olan o adam 
İtirazane bir şikâyetle, kaygıyla 
Onu karşılar ise; her belası 
Artar iki kat olur. Birken 
İki olur, ikiyken 
Dört O l ur 

 

İkinci Mesele: 

 

Maddi belaları büyük gördükçe büyür gözlerde, 
Küçük gördükçe küçülür. Örnek; siyah gecelerde 
İnsanın gözüne hayal görünür ve ona önem 
Verdikçe şişer. Kaybolur, verilmezse hiçbir önem. 
Arı sürüsü ederler fazla hücum takıldıkça 
Dağılıp giderler onlar biraz lakayt kalındıkça. 
Maddi musibetlere de sanki büyük nazarıyla, 
Ehemmiyetle baktıkça büyür, edilen evhamla 
O musibet cesetten de geçerek kalpte kökleşir, 
Bir manevi musibeti ve dahi netice verir, 
Ona dayanıp da, devam eder. Evhamı ne zaman, 
Kazaya rıza, tevekkül ile yok etse o zaman, 
Bir ağacın kökü dipten kesilmesi gibi, maddi 
Musibetler hafifleşe hafifleşe biter, derdi 
Kökü kesilmiş bir ağaç gibi kurur, gider böyle. 
Bu hakikati ifade için bir gün dedim şöyle: 

 

Bırak ey biçare feryadı beladan; kıl tevekkül, 
Zira feryat, bela ender, hata ender beladır; bil. 
Eğer bela vereni buldunsa, safa ender, ata ender beladır; bil. 
Eğer bulmazsan, bütün dünya cefa ender, fena ender beladır; bil. 
Cihan dolu bela başında varken, ne bağırırsın küçük bir beladan? Gel tevekkül kıl. 
Tevekkül ile bela yüzünde gül, ta o da gülsün. O güldükçe küçülür, eder tebeddül. 

……………… Nasıl ki bir kavgada 
……………… Müthiş bir hasma karşı gülmekle, 
……………… Küçülür, mahvolur düşmanlık, 
……………… Döner barışa kavga, 
……………… Döner kincilik şakaya, 
……………… Öyledir karşı çıkmak da 
……………… Tevekkül ile belaya. 

 

Üçüncü Mesele: 

 

Her zamanın bir hükmü var. Şu gaflet zamanında da 
Şekil değiştirmiş bela. Olur ki bazı zamanda, 
Bazı şahıslarda bela, bela değildir o, belki 
Allah’ın bir lütfu ola. Ben artık şu zamandaki 
Hastalıklı olan diğer bütün bela zedeleri 
– şart ki; belaların dine zarar vermemeleri – 
Bahtiyar gördüğüm için, hastalık ve belalara 
Karşıtlık olmak yönünde bir fikir vermiyor bana. 
Hem de onlara acımak hissi olmuyor havasta. 
Çünkü, yanıma gelmişse hep her hangi bir genç hasta, 
Gördüğüm, emsallerine hem nispeten bir derece 
Dini görevlerine ve uhrasına da öylece 
Bağlılığı var. Ondan da anlıyorum ki, öyleler 
Hakkında o nev hastalık bela değildir bileler, 
Bir nevi Allah nimeti. Çünkü, gerçi o hastalık 
Onun şu yalan dünyada, geçici ve de kısacık 
Hayatına da bir zahmet verir. Eğer bulsa sıhhat, 
Gençlik sarhoşluğuyla ve nefisten gelen hevesat, 
Elbette ki hastalığın haletini muhafaza 
Ettirmeyecek, belki de atılacak seyyiata. 

 

Hatime 

Cenab-ı Hak, nihayetsiz, sonsuz ve dahi sınırsız 
Rahmetini sergilemek için, insanda sınırsız 
Bir acz, nihayetsiz bir fakr derc edip yapmış insanı. 
Ve sayısız ve sınırsız esmasının nakışını 
Göstermek için, öyle bir surette halk etmiş, elan 
Ki hem hadsiz cihetlerle elem duyabilir olan, 
Hem de hadsiz cihetlerle lezzet alan bir makine 
Hükmünde yaratmış. Ve de o insan Makinesinde 
Yüzer alet var. Bir de her birinin elemi ayrı, 
Lezzeti ve vazifesi, mükâfatı ayrı ayrı. 
Adeta bir büyük insan olan şu tüm kâinatta 
Tecelli eden Allah’ın bütün isimleri, hatta 
Bir küçük kâinat olan insanda nice meşherin, 
Genellikle cilveleri var o bütün isimlerin. 
Bunda sıhhat ve afiyet ve lezzetler gibi nafi’ 
Emirler nasıl da şükrü dedirtir, o makineyi 
Çok cihetlerle sevk eder görevlerine, insan da 
Bir şükür fabrikası gibi olur bu meyanda. 
Ve öyle de, hastalıklar, belalar ve elemlerle, 
Diğer heyecan veren ve diğer tahrik edenlerle, 
O makinenin tüm diğer çarklarını harekete 
Getirir ve hem coşturur. İnsanın mahiyetinde 
İçine konmuş o, acz ve zaaf ve fakr madenini 
İşlettiriyor daima, hissettirip hiçliğini. 
Bir lisanla değil, belki her azanın lisanıyla 
Bir sığınmak, bir istimdat hali verir duasıyla. 
Güya insan o ârızlar(*) ile ayrı ayrı binler 
Kalem içinde bulunan ve yazan çizen on binler 
Bir kalem olur. Ve hayat sayfasında veya orda 
Hayatının kaderini yazar misal levhasında, 
Hem bir ilan name yapar isimlerine Allah’ın 
Ve bütün noksanlıklardan uzak olan bir Allah’ın 
Şiirsel bir kasidesi hükmüne geçip, ardından 
Halk ediliş görevini yerine getirir candan… 

 

 

(*) Ârız: Sonradan olan şey. Bir şeyin zâtına ve hakikatına ait ve lâzım olmayıp başka bir varlıktan bazan vâki ve kaim olan. Takılan. Yapışan. 

 

 

14. Ağustos. 2010 – İzmir
 
Ali Oskan

Henüz yorum yapılmamıştır.