Forum Stats Test Link Test Link Test Link Test Link
Gülce Akademi » Masal-TIN TIN EDEN KABACIK
Başlık: Masal-TIN TIN EDEN KABACIK
Yazar: admin
Tarih: 2015-11-10 02:48
Yorumlar: (0)
Rated 4/5 (80%) (1 Vote)

REKLAMLAR

Masal:

TIN TIN EDEN KABACIK

Celâleddin KİŞMİR

 

Evvel, zaman İçinde, kalbur saman içinde bir elenmiş iki elenmiş, bakmışlar üçüncüde di­bi delinmiş. Kim deldi, kim deldi, nerede bizim Hacı Veli, hem aklı yok, hem deli. Ne han yapılmış, ne hamam; ha babam, de babam; val­lahi de yalan, billâhi de yalan; fili yuttu bir yı­lan, bu da mı yalan. Demek öyle ha, sâbah de­ğil öğle ha, iki dinle bir söyle, ha!.. Kulaksızın Menıiş, sen demiş, ben demiş, arkasını diyeme­miş, ama sekiz çuval böcek yavrusu, otuz çuval tahta kurusu yemiş, kalkmış, yine de var mı getirin, demiş! Varvaranın, sür gezenin; tatlı yiyelim, tatlı konuşalım. Ben de düzdüm bunu, ipe serdim unu, kız ne yapacaksın ak fistanlı donu; gel gidelim masal dinlemeye. Masalcı ağabey açtı ağzım, yumdu gözünü, bakalım ne söyledi:

 

Dedenin, dedesinin, dedesinin, dedesinin, dedesinin, günlerini hatırlarsın elbet. Nasıl ha­tırlamazsın canım. Sen o zamanlar şimdiki gi­bi ufacık tefecik değildin ki bilmeyesin. Pos bıyıklı, filiz gibi bir delikanlı idin. Pirelerin dev, farelerin aslan avladıkları günlerde sen de bir der sayar, iki der sıçrar, üç der yatar kalkar idin. Olanlar sana sonradan oldu, bir gün küçülüverdin gitti. Halbuki sendin (Dedemin be­şiğini tıngır mıngır sallardım) diyen. Bana bak­ma, ben o zamanlar kundaktaki Havva anamızla kucaktaki Adem babamızın kavgalarım seyredi­yordum.

 

işte o günlerde fakir mi fakir, talihsiz mi talihsiz bir adamcağız vardı, yo... Ne çabuk unut­tun böyle? Neyse ben anlatayım da sen hatır­lamaya çalış yine. Ama lâfımın arasına hiç gir­me, olmaz mı?


Para parayı çeker, kısmet gelir kısmet üs­tüne, iâkin dert de gelir arka arkaya. Talihsiz­lik, fakirlik yetmiyormuş gibi adamcağızın ka­rısı da bir gün sizlere ömür öiüverdi. Allah makamını cennet etsin, bilmeyiz neden gitti. Göğsüne dert geldi, dediler. Öksürdü, öksürmedi deriken. öksüremez, söyleyemez oldu. Gidiş o gidiş!, iki kızı hâlâ analarının yollarını (bekler­ler, gelecek diye. Giden gelir mi hiç? Gelecek olsaydı (benim altın saçlı ninemle tatlı dilli dedem gelirdi.

Talihsiz baba ,ne yapsın?

— Bari yeni bir kadın alayım da çocukları­ma baksın dedi. Dedi, dediğine pişman oldu. Çünkü yeni gelen kadın bir acaip kadındı. Gü­zeldi, gençti, gözü sürmeli îdi, fakat eli maşa­lıydı. Üstelik yüreği de taştan sertti, demirden kavi idi. Bir kere üvey kızlarına kancayı takmış­tı. Bir gün kocasına:

  • Ya 'bu kızların gider bu evden, ya da ben onların hesabını görürüm., dedi. Her gün dayak, her gün-söv, say, can mı dayanır buna? Babaları baktı olacak gibi değil, iki gözü iki çeşme, kalbine taş basa, bir sabah kalktı gitti yol vermez, kuş uçmaz dağlara:
  • Siz dedi, kızlarım, şu torbaya armut top­layın, ben de şuracıkta odun keseyim.

Kuşluk olur, öğle olur, ikindi, akşam olur; torba hâlâ dolmaz. Neden dolmaz diye bakar­lar ki, torbanın ağzı var, ortası var, dibi yok. Yok olan yalnız torbanın dibi mi ye. Baba da yok ortalarda, uzakta tın tın eden sesten başka!

TİN TIN EDEN KASACIK

BİZİ ALDATAN BU N'ECİK

Deyip kızlar sese doğru yaklaştıklarında bir de ne görsünler; babaları kaçıp gittiğini belli etmemek için ağaca bir kabak asmış. Meğer o imiş, babalarının balta sesi zannettikleri ve tın tın eden sabahtan beri. Yol yok, iz yok. Üstelik göz gözü görmez. Kızlar bir başlarına kala kal­dılar. Hem korktular dağ başında, hem de:

TIN TİN EDEN KABACIK

BİZİ ALDATAN BABACIK

Çeşme kurur, deniz suyunu çeker, fakat in­san gözyaşları bitmez, tükenmez bir türlü.,. Ga­rip iki kız kardeş, ağlaya ağlaya gözlerine bir hal ittiler de yine gözyaşlarını bitiremediler. Nihayet sabaha doğru karşı dağdan bir duman tüttü; arkasından bir horoz sesi geldi. Büyük kız:

  • Duman tüten yere mi, horoz öten yere mi, gidelim, dedi? Küçüz kız:
  • Duman tüten yere gitsek, duman gözü­müze gidecek; horoz öten yere gitsek horoz gö­zümüzü delecek. Ben bilemedim' nereye gide­ceğimizi, dedi? Ablası:
  • Ateş olmayan yerden duman çıkmaz. Ateşin bulunduğu yerde yemek te pişiyordur. Hiç olmazsa karnımıza sıcak bir iki lokma girer, dedi.

Gide gide gittiler, duman tüten yere. On­ları kazma dişli, kepçe tırnaklı bir koca kan kar­şıladı:

  • Burası dev babanın evidir, Bir giren, bu evden bir daha çıkamaz. Yenilip yutulmadan gi­din, gideceğiniz yere.

Cadı anası, çocuklar giderken acıdı, bir ta­rak, bir çakıl taşı, bir de elma yarısı verdi.

  • Hadi, dedi, tarağı sürtünce ormana yü­rürsünüz; çakılı atınca denize girersiniz; sakın elmayı yemeyin sonra zehirlenirsiniz!

Önünüze şırıl şırıl akan bir su gelecek. Sa­kın içmeyesiniz.-   Ondan içerseniz,   derhal bir -geyik olur, dağlara, ormanlara düşersiniz. 'Ben­den size bu kadar!

Yolda kurdu kuşu; ayısı, tilkisi arkalarına düştü. Yedi cüceler, dev analar, onları kıtır kı­tır yemek istediler. Hiç birine pabuç bırakma­dılar. Kâh tarağı saçlarına sürüp ormanda kay­boldular, kâh çakıl taşını atıp karada yürür gi­bi denizde yürüdüler. Yarım elmanın yarısını ye­di başlı ejderhaya, bir yarımını kırk ayaklı cadı karısına verip zehirlediler. Hani düşman yap­maz derler dostun yaptığını, İşte o hesap bun­ca belâlardan sonra şöyle bir nefes alalım de­diler; kuruyan dudaklarımızı, yanan yüreklerimi­zi ıslatalım dediler, büyük kız gürül gürül, şırıl şırıl akan bir sudan eğilip te dudaklarını değdirince hemen oracıkta küçüklü, büyüklü boynuzlu bir alageyik oluverdi. Bu sefer acısını, göz­yaşlarını saklayıp küçük kardeşine:

  • Üzülme kardeşim; boynuzlarımla sana yiyecek getiririm; hiç korkma, dedi. Korkma demekle korkulmaz mı? Bacak kadar kız. Şimdi ıssız yerlerde ne yapacak? O da kurtuluşu bir yüksekçe ağaca çıkmakta buldu,

Eh! Bir kapıyı örten Allah bir kapıyı açarmış. Bir gün küçük kızın çıktığı ağaç altına ye­di iklime hükmeden Padişah oğlu çıka geldi. Su içmek İçin eğildiği zaman suda kızın aydan beyaz, huriden güzel yüzünün aksini gördü. Ka­nı kaynadı delikanlının, yüreği tık tık vurmaya başladı:

  • Güzel kız; ne ararsın ağacın tepesinde? Ne ararsan ara, ama benim sarayımda ara. Gel; in de seni oraya götüreyim, dedi. Kız:

—■ Ne buradan inerim., ne de sarayına gi­derim, dedi.

Padişah oğlu né kadar çalıştıysa kızı ağaç­tan indiremedi. Bir taraftan da yüreğindeki ateş aleviendikçe alevlendi!

  • Şayet dedi ben bu kızla evlenemezsem Ölürüm!

Bin türlü büyü yaptırdı, afsun yaptırdı. Hiç­birisi derdine deva, gönlüne şifa olmadı.

 

Padişah oğlundaki bu gizli derdi, bir koca­karı bildi yalnız. Bir elek aldı, bir parça un, bir de ekmek sacı aldı, kızın bulunduğu yere git­ti. Eleği ters tuttu unu eleyemedi; saçı ateşe ters koydu ekmeği pişiremedi. Ağacın tepesin­den seyreden kız dayanamadı, seslendi:

  • Nene öyle olmaz; eleğin İçi dışa gelsin, saçın kamburu üste çıksın, dedi. ihtiyar:
  • Ne yapayım kızım, gözüm germez, elim tutmaz, gel sen pişiriver, dedi.

Kız kocakarının yardımına koşmak için ağaç­tan aşağı indi, iner inmez de yakayı ele verdi. Tuttukları gibi Padişah oğlunun sarayına götür­düler. Bir gün, beş gün; bir ay, İki ay; olmadı bir sene, beş sene derken kızın da gönlü deli­kanlıya oynadı. Evlendiler.

 

Bir küfe yumurtada iyi yumurta var, çürük yumurta var. Dünyada da öyle. İyilerin yanında kötüler de geçinip giderler. Tıpkı yaşların ya­nında kuruların yandığı gibi. Bir bîrinin kapısını çalanlar, birbirinin kuyusunu kazanlar; hep bu yeryüzündedir. İyi huylu padişah oğlunun da komşusu kötü bir kadın vardı. Karı kocanın ara­sına kara kedi gibi girmek istedi. Bir gün kızı kandırıp hamama götürdü. Soydu, çırılçıplak et­ti. Kan bürümüş gözlerini döndüre döndüre:

  • Seni öldüreceğim, dedi. Kız:
  • Bari duamı edeyim de öyle öldür, dedi.

Kız ellerini açıp ta duaya başlayınca 'Kuy­ruklu, kanatlı bir kuş oluverdi. Kötü huylu kom­şu kadın güzel kızın elbiselerini giydi, yüzünü göstermeden saraya girdi.

 

Kuş olan kız, o günden sonra her gün padi­şah oğlunun bahçesine gelmeye başladı:

—    Kocam uyur mu; kötü huylu komşu ka­dın soyunur mu? Kocamın yediği yağla bal ol­sun; deyip uçardı.

 

Bir gün padişah oğlu kuşun tutulup kesilme­sini istedi. Saçı gür, yüzü nur içinde iyi kalbli bir ihtiyar kuşu kesti. Kusun kanının damladığı yerde kocaman bir diken çıktı; kötü huylu kom­şu kadının ayağına batar oldu.

Saçı gür, yüzü nur içinde iyi kalbli ihtiyar bir gün kızın çıktığı ağacı da kesti; odun yap­tı, evine götürdü. Odunlar ocakta yanarken kır­mızı alevler arasından bir güzel kız çıktı. İhtiyar pek sevindi. Böyle güzel, böyle iyi yürekli kız bulduğu için Allah' ına dua etti. Kızın meraklı ha­yatını dinledi. İhtiyar bir gün gizlice padişah oğ­lunu çağırdı. Pâdişâh oğlu gelince, karısının kar­şısında bulunduğunu anladı. Doğru evine gitti. Kötü huylu komşu kadına:

  • Kırk katır mı İstersin kırk satır mı? de­di. Kötü huylu komşu kadın:
  • Kırk satırı ne yapayım? Kırk katıra bine­rim de gezmelere giderim, dedi.

Kırk katırın kuyruğuna bağladıklarıyla haddili, dağlara, taşlara sürdüler. O günden beri o kötü huylu komşu kadın, o kırk katırın kırk kuy­ruğunda sürünüp duruyor.

Bu ölümlü dünyada, iyilikle kötülük ne yer­de kalır, ne gökte. İyilik eden de kendisine ya­par, kötülük eden de kendisine...

Ya geyik olan kız ne oldu diye sormayın hiç? O da arada bir aklına geldikçe:

 

TIN TIN EDEN KABACIK

BİZİ ALDATAN BABACIK

 

Diye, ormanlarda bayırlarda babasını, kar­deşini araya dolaşa Ömrünü doldurmuş. Bin bir acı çekmiş, sonunda da anasının yanına göçüp gitmiş...

 

 

TÜRK FOLKLOR ARAŞTIRMALARI

ARALIK-1949

YIL:1, SAYI:5, SAYFA: 78-79-80

Henüz yorum yapılmamıştır.