Forum Stats Test Link Test Link Test Link Test Link
Gülce Akademi » Yeni Doğan Şiir-2
Başlık: Yeni Doğan Şiir-2
Yazar: admin
Tarih: 2017-01-24 21:19
Yorumlar: (1)
Rated 0/5 (0%) (0 Votes)

REKLAMLAR

Bölüm -II

 

Yeni Doğan Şiir-2

 

Şiirin yeniliği eskisinin olmasıyla mümkündür. Hülâsa eskisi olmayanın yenisi olmazmış?

 

Bizimkisi, hece diye DÜZ KOŞMAYI, üç kafiye sallamayı ve uydurmayı bellemiş, ha babam, de babam birbirinin kopyası olan manzumeleri şiir sanmaya devam ediyor.

 

Ya da;

Bir romanın, tasvirlerle dolu nesir-düz yazısından aşırdıklarını kes yapıştırlarla alt alta yığıp serbest şiir yazdığını sanmaya devam ediyor.

 

Veya,

Güzellemeleri Karacoğlan'dan, koçaklamaları Dadaloğlundan aşırılmış lirik söz ve uyaklarla kendine şair dünyasından bir koltuk ayarlamış, kasılıp durmakta.

 

*

 

Peki bu böyle de, şiir bize neler diyor acaba?

Gelin biraz da ona kulak verelim:

Şiirden bir mektup aldım.

Okuyayım sizlere :

 

Ben şiir. Hani şu senin 50 küsur yıldır peşinde dolaştığın ve bir türlü yakalayamadığın sevgilin var ya, hah işte o benim. Bir kaç gün sonra Anoşyad’da “Yeni Doğan Şiir” adıyla  benim durumumu ele alıp” kendinize konu edinecekmişsiniz, onu öğrendim ve o sebepten bu mektubu yazıyorum size...

 

Biliyor musun, “anneler gününde ağlayan ananızı”, “dünya çocuk hakları gününde” yoksul küçümen yavruların sanayi çöplüklerindeki kirlenmemiş ışıltılı göz bebeklerini, “dünya çevre gününde “kirlettiğiniz doğayı, yaktığınız ormanları anlatamadınız da hep nedense kutlamalar, “al gülüm ver gülümlü” plaketler verdiniz birbirinize. Sahi, deliye hergün bayram misali, ne de çok gününüz var sizin?

 

Biliyor musun, 21 Mart Dünya şiir günü diye bir gün icad ettiniz, onda da, hep beni anlatmaya çalıştınız. Ancak, benim durumumu ele almadınız. Sormadınız halimi! Demediniz bu şiir ne haldedir, nicedir? Hasta mıdır sağ mıdır, ölümü dür? Derdi var mı? Ne çekiyor sizin elinizden? Hele hele kendisine “şairim” diyenlerin kaçının hançeri var sırtında biliyor musun, dönüp bakmadınız bile. Üstelik, bazılarınızı gördüm ki, bir kartvizit bastırmış ve üstüne “şair-yazar” yazdıktan sonra “editor, dergici, bestekâr, güftekâr, filolog, diyalog” türünden ne de çok şey yazmıştılar. Karnım yarılacaktı gülmekten. Hayır ! Hayır! Üzülmekten çıbanlar çıktı parıldayan alnımda. Siz varya siz, bilemezsiniz beni, sayınız ne kadarsa o kadar hattâ çarpı beşbin misli tarifimi yapmaya kalktınız. Ben kimim, onu dahi anlatamadınız. Haydi diyelim anlattınız dliniz döndüğünüzce veya aranızdan bazı bilgelerin kalemiyle 21 Martlarda beni..

 

Neler mi dediniz? Bir kaçını ben anlatayım sana :

 

 

“1991 ’de Fazıl Hüsnü Dağlarca :

“Şiirler, nereden geldiği belli olmayan, tanımı yapılamayan, bütün yaşamımızı etkileyen boyutları evrence süren o ateşböcekleridir....Şiir, günü geleceğe çevirirken öylesine zenginleşir ki telefon derler ona, gramafon derler ona, radyo, televizyon, bilgisayar, internet derler ona, yine de bütün gücünü dile getiremezler. Şiirin bütün özdeklerde görünümü başka başkadır. Kuşun sesinde görünen odur, maviliği sese dönüştürmüştür. Demirin ateşte dövülürken kıpkırmızı olması odur; dışarı çıkmayı kırmızıya dönüştürmüştür. Yaşlı bilginin avuçlarındaki harfler odur; evreni umuda dönüştürmüştür. Gelin olan kızın ilk gecesi odur; ipeği sevişmeye dönüştürmüştür. Birbirimize yakınlığımız odur; ekmeği özgürlüğe dönüştürmüştür. Duyuyor musunuz şimdi? Duyuyor musunuz, burada sizi bana dönüştürmüştür.”

 

 

“2002’de Gülten Akın : "Anneler Günü, Babalar Günü, Sevgililer Günü, Nâzım Yılı, Mevlânâ Haftası ve Dünya Şiir Günü.

Ne oldu bize, bizlere? Eskiden önemsediğimiz, sevdiğimiz, bağlandığımız değerleri birer güne, yıla bağlayarak iptal mi etmek istiyoruz geri kalan zaman için? Yoksa anneye, babaya, sevgiliye, şiire, Nâzım’a yer kalmadığı gibi bir endişeden mi?

Birey olmak için toplumsallıktan geçiremediğimiz bu hayattan hâlâ biraz utanç mı duyuyoruz? Utancı yenmek mi istiyoruz; bir gün anne, bir gün sevgili, bir gün şiir diyerek?

 

Yine de savaşlara, gücün güçlünün egemenliğine, kıyımlara, işkencelere karşı durmaya çalıştı şiir.

Özgürlüğümüzü arıyoruz. Şiir özgür olmalıdır diyoruz; ama hayatımızı özgür kılamadığımız için şiirimiz özgür olamıyor.

 

Şiirin düşünceyi, sezgiyi zenginleştirici, derinleştirici, ufuk açıcı olduğunu biliriz. Şiir her zaman, şiir bazen, şiir bir kez de olsa paylaşılan şeydir.

Rüzgâr uğultusu, kar sesi, bulut gölgesiyle MAVİ KUŞ’un peşinde her gün.”

 

 

“2006’da Arif Damar : “şiir depremdir, şiir ayaklanmadır, şiir başkaldırıdır. şiir şimşektir, yıldırımdır, gök gürültüsüdür şiir. şiiri, yani yıldırımı hiçbir siper-i saika durduramaz. şiir korkunçtur, güzeldir. hiçbir kapı, hiçbir duvar önünde duramaz. kapı tunçtan, demirden, çelikten de olsa önünde duramaz. şiir yürür, ezer geçer. şiir her şeyden, herkesten daha güçlü, daha yıldırıcıdır. şiir sınır tanımaz, ne kral tanır, ne imparator. şiir cengiz han ’dan da, sezar ’dan da, hitler ’den de, büyük iskender ’den de büyüktür. şiirin yürüdüğü yolun bitimi yoktur. şiir sonsuzluğa gider, sonsuzluktan gelir. şiir hiçbir güce boyun eğmez. en güçlüden daha güçlü, en güzelden daha da güzeldir. eşsizdir, bir benzeri daha olmamıştır ve olmayacaktır da. şiir bütün dillerden başka, bambaşka bir dille konuşur. ama onun dilini, söylediğini herkes ama herkes anlar. şiiri hiçbir güç tutsak edemez. altın da, pırlanta da, elmas da şiirden değerli değildir; olmamıştır, olmayacaktır. şiir dilsizleri konuşturur, sağırların kulaklarını açar. şiir buluttur, yağmurdur, gökyüzüdür. şiirin arkadaşları, dostları vardır. en yakın dostu bilimdir. sonra musiki ve resim gelir. şiirde müzik de vardır, resim de, yontu da. mimar sinan ’la da dosttur, darwin, einstein ’la da. şiir gelecektir, umuttur, özlemdir, mutluluk ve güzelliktir. şiirden en zalim, en gaddar, en acımasız krallar, imparatorlar bile çekinir, korkar. şiir ölümü bilmez, şiir yaşamdır. şiir muştu, sevinç ve mutluluktur. şiir kötümserlik bilmez, tanımaz. iyimserdir, cömerttir ve gençtir, delikanlıdır. yakışıklıdır şiir.”

 

 

2007’da Cevat Çapan : Şiirin yaşanan her şeyi beş duyumuzla canlandırarak (görerek, işiterek, koklayarak, tadarak, dokunarak) algılamamızı sağlayan bir duyarlık kaynağı olduğunu, bize duygularımızla düşünmeyi, düşüncelerimizle duymayı öğrettiğini hatırlatacak Dünya Şiir Günü kutlamaları.

 

Özgürlük ve dayanışma özlemi içinde, bir ağaç gibi tek ve hür ve bir orman gibi kardeşçesine yaşamaya bir çağrı olduğunu düşünecekler şiirin. Yalnızca Edirne'den Ardahan'a kadar değil, Çin'den Peru'ya kadar uzanan bir umutla...

 

2008’de Ahmet Oktay : Şiirin iç çekişinde ya da haykırışında duyduğumuz, varlığın ve varoluşun sesidir. Eğer şiir, en derin metafizik kaygıları olduğu kadar, en güncel politik istekleri de dile getirebiliyorsa, bu ; hem toplumsal etkinliğimize hem de tinsel beklentilerimize ait oluşundandır. Şiir, en uzlaşmacı göründüğü noktada bile, yabanıl ve hayırlayıcı olmayı başarır. Verili gerçekle yetinmeyiş, şairin başkaldırıcı gücünün besleyici toprağıdır. Şiirin düzeni, son kertede bir düzensizliği ima eder.

 

Küresel kapitalizm imgeler alanını, yani sanatsal alanı da sömürgeleştirmiş bulunuyor. Ama şiiri halâ sömürgeleştiremedi ve Pazar Ekonomisi’ne eklemleyemedi. Magazinel edebiyat basını, şiiri halâ manşet yapamıyor ve ayağa düşüremiyor. Nietzsche “çekiçle felsefe yapmaktan” söz etmişti.

Şair, halâ çekiçle yazabiliyor.

 

 

2009’da Kemal Özer : Yine şiire bakıyoruz. Yine şiir ne işe yarar diyenlerle göz göze gelerek.

Sesimizde yankılanan yine öncelikli bir soru: Hangi niteliklerle yüz yüze getirir bizi şiir?

 

Sayabiliriz o niteliklerin birkaçını hemen: Yaratıcı eyleme merak, dönüşü olmayana cesaret, sıradana açılan savaş, emeğe gösterilen saygı, duyarlığa tanınan özgürlük, tasarlananı genişleten ufuk...

Şöyle diyebiliriz örneğin:

 

“Çin Seddi bittiği akşam duvarcılar nereye gittiler?” diye soran meraktır şiir. Kralı çıplak gördüğünde korkağın söyleyemediği cesur sözdür. Sıradanın yavanlığına başkaldıran çeşitlilik, emeği hor görene indirilen tokattır. Duyarlığı sınırlı tutanın karşısına yeni bir dil ile, tasarlananı güdük bırakanın karşısına yeni bir dünya ile çıkandır. Neruda’nın dediğini bir kez daha yineleyebiliriz öyleyse: Yedi canlıdır şiir. Bunca sömürü ve yoksulluğun insana yaşamı dar ettiği, işkence ve savaşlarla bunca zulmün, zorbalığın, kıyımın yeryüzünü kana boğduğu günlerde şiirin payına da canından olanların acısı düşer, soluğunun önüne birtakım engeller dikilir. Ama her keresinde yeniden canlanacaktır o, yüzleşmek için ayağa yeniden kalkacaktır.

 

2010’da Özdemir İnce: Şiirlerimi soyut ve yaşsız bir okur (sadece “bir” okur) için yazdığımı anlamış bulunuyorum. Şairlerin Tekel emekçilerinin eylemi için şiir yazmaya teşvik eden benim gibi birinin onu sorumluluklarından soyundurduğum ve çelişkiye düştüğüm sanılmasın sakın. Ben şairlerin şiirlerini o biricik ve anonim okur için yazmalarını istedim. Tekel işçilerinin eylemi sadece yaralayıcı, acıtıcı bir izlek ! Şairin şiiri hiçbir zaman ısmarlanmamıştır : Ne zamanı vardır ne de mekânı. Ama bu nedenle hem zamanı vardır, hem de mekânı. Bir gün terekesi açılır, borcu ve alacağı ölçülür. Ama şairin ne borcu vardır, ne de alacağı. Habersiz gelir, habersiz gider.

 

 

2011’de Sait Maden : Evet, bir evrendir şiir, uçsuz bucaksız, bilinmedik bir coğrafyadır. Binlerce ozan aramıştır onu, binlerce ozan da arayacaktır. Bulanlardan öğrendik böyle bir coğrafyanın varlığını. İlginç ülkeler tanıdık böylece, ilginç sesler, görünümler, ilginç varlıklar. Adına “sözcük” dediğimiz nesnelerden üretilmiş varlıklar. O ülkelere ayak basan kişi, bizim günlük yaşamımızda kullanageldiğimiz sözcüklerin kıskacından kurtulmuş ve yepyeni, alışılmadık seslerin dokuduğu, biçimlendirdiği o gizemli varlıklarla yüz yüze gelmiştir. Kendine özgü bir evren kurmaya başlar böylece.

Güçtür ozanın işi. Dil içinde yeni bir dil kurmaya, bunu gerçekleştirmeye adamıştır kendini. Binbir türlü engelle karşılaşır hep. Aşması gereken çok doruk, çok uçurum, çok deniz vardır. Ama hiçbirinden gözü yılmaz onun. Amaç, kutsal amaç çok ötelerde, tıpkı tüllere, mücevherlere bürünmüş bir sevgili gibi beklemektedir onu.        

 

 

2012 de Sennur Sezer: Şiir, çağının seslerinin yankısını taşır: Kahkahalar, çığlıklar, ıslıklar... Aşk şarkılarına marşlar karışır, ağıtlara çocuk sesleri. Çok sesli bir korodur şiir, bir orkestra. Şairler hükümdarlara övgüler yazsalar da bu sesleri şiirin orkestrasına ekleyemezler. Bir yıl geçmeden yıpranır gider o övgülerin kumaşı. Eskimeyen, yaşamaya övgüdür, adalete, aşka. Bir de diktatörlere yazılmış alaylar eskimez, bin yıllarca. Şairler söz ustasıdır. Anadildir ustalığın nedeni. Vay şairlere ana dilini yasaklayana. Vay insanlara şiiri yasaklayanlara! Her dilde aşağılanmalı insanın düş gördüğü dilde yazmasını, şarkı söylemesini engelleyenler. Onlar için sövgüler bile armağan sayılmalı. Adları silinmeli tarihten. Ve kadınlar, sesleri yüzyıllardır savaşları lanetlemekten yorgun, ağıtlardan kısık, şiirler söylerler güzel günler için, rüzgâra karışır. Onlara şiir yazılmaz, yazılanlar aşka övgüdür belki. Şiir, çağının seslerinin yankısıdır. Sokaklardan kopup gelen seslerin uğultusudur. Zafer şiirlerinde ölen askerlerin analarının ağıtı duyulur. Aç çocuk ağlayışları ve dul kadınların çığlıkları. Bu yüzden ürperir bu şiirleri okuyanlar. Çağının seslerinin yankısı duyulur şiirde. Şiirinde güzel seslerin yer almasını isteyen şairin işi zordur. Çünkü açlığı, savaşları durdurmak için uğraşmak zorundadır. O şairlerin seslerini duyarız, çocuk seslerine kulak verdiğimizde.

 

 

2013’de Eray Canberk: Şiir herkese tanıdıktır; herkesin bildiğidir. Kırgının fısıltısı, öfkelinin haykırışıdır. Şair de Fuzûlî’nin dediği gibi yoksul bir hükümdar, görkemli bir yoksul olabilir.Şair herkes için de söylese, kendi için de söylese türküsünü sözcükler bir kere dizeye dökülüp şiir oluştu mu herkesindir artık şiir.Şiirin ana maddesi dildir. Öteki yazın sanatlarının da ana maddesi dildir ama şiirinki daha da dildir! Çünkü şiirde her sözcük kendi anlamını aşar, gizilgüç anlamını sunar şiire.

 

Şiir düşüncelerle yazılmaz ama şiirsiz düşünceler de bir işe yaramaz. Şaire de şiirle yaşamak yetmez, şiirde yaşaması gerekir. Tehlike anında kurtarıcıdır şiir. Karanlıkta birbirini yitirenler, yine birbirlerini bulmak için “Sese gel!” diye bağırırlar... Karanlık dönemlerde insanlığın kendini bulması için “Şiire gel!” diye bağırılmalıdır... Aydınlık dönemlerde ise zaten şiire gelinmiş demektir.Bazı durumlarda ve bazı ülkelerde şöyle bir uyarıya gerek duyuluyor: “Dikkat! Lütfen şairleri ezmeyiniz!”Şiir yazanların çokluğundan tedirgin olmamalı; şiir okumayanların çoğalmasından korkmalı.Şiir para getirmez doğal olarak; ama bu yargı şiir para etmez demek değildir. Belki de bunun ayırdında olunmadığı için şiiri ve şiirini yitirmekte olan bir dünyada yaşadığımız söylenebilir ama bu şiirin yok olduğunu göstermez. Unutmayalım ki şiir de bütün sanatlar gibi insanın en eski yoldaşı, insanlığın en eski verimidir. Dünya durdukça şiir de var olacak sürüp gidecektir.

 

 

2014’de Refik Durbaş : Kendisi de dahil hayata itirazdır.Kendisine de karşıdır, itirazına da.Savaşa karşı, ama kavganın yanında.Barışa, özgürlüğe, vicdana taraftır.Yolsuzluk, rüşvet yoktur defterinde.Var oluşu baş eğmeyi reddinde.Montaj, dublaj, kumpas bilmez.Yazıldığı gibi yaşar anadilinde.Edebiyatın isyankâr edepsizi, Dünya halklarının ortak sesidir.Düş ve gerçek, aşk ve karasevda. Bir de kendisi dışında her şeydir. Şiir, şiirden başka bir şey değildir.

 

 

2015’de Afşar Timuçin : Gerici güçler gerçek bilimi gerçek felsefeyi gerçek sanatı boğma yolunda bütün çabalarını ortaya koyarken ince bilge kırılgan şiir gökdelenlerin siyasetlerin çıkarların markaların adaletsizliklerin tankların altında eziliyor.Bir kazanma hırsıyla dünyaya ele geçiren sermaye herkese ileri teknoloji ürünleri pazarlarken şiiri de bütün gerçek değerlerle birlikte yok etmek istiyor.İletişim araçlarının yetkinliğine karşın yanlış bilinç üretmeyi görev bilenler yüzyılların getirdiği değerleri geçersiz kılmaya, parayı tanrı sayan bir uydurma değerler dizgesini yaşama geçirmeye çalışıyor.Evrensel cahillik her gün biraz daha yaygınlaşıyor kurumlaşıyor kökleşiyor saldırganlaşıyor. Hiçbir değer tanımama konusunda kararlı görünen dünya sermaye güçleri bu amaçlarını gerçekleştirme yolunda adım adım ilerlerken demokrat görünen demokrasi düşmanlarından, ahlak değerlerini her şeyin üstünde tutar görünen ahlak düşkünlerinden, devrimciliği kimseye bırakmayan kurulu düzen yardakçılarından alabildiğine destek görüyor.Bu yüzden şiire bugün daha çok gereksinimimiz var. Kurtuluşun yalan yanlış tasarılarda, köksüz temelsiz düşlerde, ikiyüzlü ya da çokyüzlü ilişkilerde, basit ve bayağı siyasetlerde olmadığını, güçlünün eline bakmanın onursuzluk olduğunu bilenler dünyanın ancak şiirle, şiiri yaratanlarla ve şiiri özümleyenlerle kurtulabileceğini de biliyor. Şiir bize daha da insan olma yolunda neler yapmamız gerektiğinin öngörüsünü sağlıyor. Şiir bize kim olduğumuzu, insan için ne yapmamız gerektiğini, insana adanmanın nasıl bir şey olduğunu öğretiyor. Şiir kimseyi öldürmüyor, kendi için bir şeyler elde etmek istemiyor, insanlığı üçe dörde beşe bölmeyi düşünmüyor, insana güzelin yüceliğini duyururken aç yatan çocuklar için işsiz babalar için acılı anneler için daha doğru bir dünya kurmaya çalışıyor. Şiir insan olmanın ve insana adanmanın bilincidir. Şiir ışıktır umuttur savaştır inanıştır arayıştır. Şiir ün değildir unvan değildir zenginlik değildir, bir köşeyi tutmak bir yeri ele geçirmek ve orada cahilliğin ve çıkarcılığın saltanatını kurmak değildir. Kendilerini şiire adayanlar, yüce duyguların gerçek savaşçıları, gelin hep birlikte dünyayı şiirle kurtaralım, çünkü bugünkü koşullarda şiirden başka hiçbir şey bize aydınlıkların yolunu açacak gibi görünmüyor.

 

Evet, gördüğün gibi, çoğunlukla beni bana anlatmaya, benim kimliğimi, ne olduğumu insanlara ve birbirinize anlatmaya çalışmışsınız.

 

Bak gör; iyi dinle işit, belle!

 

Hani dersiniz ya “insan yürüdüğü yolu giyinir”, ben de derim ki, “ beni bana sormayın, gelin, bulunduğunuz noktadan bana bakın, bakın ve kendinizi görün.”

 

Devir, devir; dönem, dönem; akım akım; dergi dergi, antoloji, güldeste, ortak kitap, kitap, fanzin, blok, internet, internet sitesi, portal portal, grup grup, anlayış anlayış. Siz böldünüz, parçaladınız beni. Bölücüler, parçalayıcılar sizi ! Sırtımda hançer izleriniz, sayfalarınızdaki mürekkep değil, yediğim hançerlerin akıttı kanlardır. Birbirinize      yapmadığınız,     etmediğiniz

kalmadıkça, yapacağınızı bana da yaptınız, yalan mı? Çok mu zor, kınalı takviminizin yakasından tutup da güneş oyunlarınızı sergilemek; anlatın hele. O oyunlarınız içinde bana yaptıklarınız hiç aklınıza gelmedi, gelmiyor da. Öylesine yüksek ki “bencillik” duygularınız. Yeryüzünün en büyük şairi sanıyorsunuz kendinizi. Sözcüklerin efendisi olmak, sanatın en güzelinin mimarı olmak o kadar kolay mıdır sanıyorsunuz? Öyle kolay olsaydı, sadece sizin Anadolu edebiyatı tarihinde 167 şairi öldürmenize ne buyurursunuz? Veya sadece Fatih döneminde 347 şaire saraydan “ulufe” dağıtmanıza ne dersiniz? Sürülen, kıyılan, vurulan, yakılanların yanı sıra; “yaşa padişahım bin yaşa” deyip köşeyi dönenleri de hatırlıyor musunuz?

 

Offf ki offf... Sıkılmaya başladım sizden. Fenerbahçe Galatasaray maçını bile şiir diye “adına yayınevi” dediğiniz ucube, naylon matbaasız kuruluşlarca “şiir kitabı” diye basıp sunmaya çalışmıyor musunuz? Ben ona deliriyorum işte! Neymiş, “bir antoloji çıkaracakmışsınız, kap kalın, tuğla gibi hem de, sonra onunla Guines rekorlarına müracaat edecek mişsiniz öyle mi? Çıldırdınız mı sahi siz?

Türkiye’de şiirin durumu ne ise, dünyada da o dur. Niye mi? Çünkü, sizin bu dünyanız, tek kutuplu dünya. Dünyanızın nefesi kan, ölüm kokuyor. Bebek çığlıklarını, tank paletleri arasında ezilen çocuk misketlerini, ağlayan anaları görmüyor musunuz? Oh ne alâ, pamuk şeker, keten helva, aşkım, böceğim, çiçeğim yazmaya devam edin siz. Beni siz öldürüyorsunuz siz, Önce kendinizi ve kendinizle beraber, beni de öldürüyorsunuz...

 

Karacaoğlan’ın sazı o daldan inmedi, Yunus’un heybesi dağ alıcı dolu daha, Dadaloğlu heyhey’ lemedi zamanınızı ve sizler, şimdilerde şiir diye diye şiiri biçmeye, tırpanlamaya devam ediyorsunuz. Ayrılıklarınız yok etti dergâhları, gönül tekkelerinde kemalât hamuru yoğrulup teknelerde insanlara sunulmadı aşk lokmaları. Sazınız taş suratlı, teli kopuk; davulunuz yağ tenekesinden. Müziğiniz resminizle aynı, renksiz ve korkunç, ürpertici.

 

Senelerce aruz-hece kavgası yaptınız. Şimdilerde de hece-serbest kavgası ve karşılıklı burun kıvırmalar? Siz var ya siz, deli ediyorsunuz beni, deli!

Benim halimi soruyorsunuz değil mi? Türkiye’ de ve Dünyada durumum ne? Onu merak ediyorsunuz değil mi? Var mı aranızda “şiir doktoru?” Yani, tahlilci, şiir eleştirmeni, analizci? En son ölen eleştirmenden sonra, tek imza ortaya koyabildiniz mi? Sahi, eleştiriden korkuyor, kızıyorsunuz da; alkıştan, yağdan, yağdanlıktan hoşlanmanıza hiç bi şey demiyorsunuz değil mi? Şekerim, şekerlemelerim benim. Doktorunuz yoksa, hastaneniz hiç yoktur. Şiir hastanesi yoksa, hastalıklı doğurduğunuz şiirlerinizle beraber sizler de ölüyorsunuz, öyle değil mi? Maşallah, internetin getirdiği kolaylıkla ortalık toz duman ve o dağınıklık içinde kendini “şair” sanan bir sürü “facebook- fesbuk şairleri” türettiğiniz yetmezmiş gibi, marangoz çırağı bile olamayacak dülgerler elinde şiir tarihinizin başarılı şiirlerini kesip biçmede, aşırmada, şairini değiştirmede de ustalaştınız. Oh ne alâ memleket, oh ne alâ! Tutuyorsunuz bir de 21 Martlarda beni anlatıp, bana övgüler düzüyorsunuz. Yapmayın be! Etmeyin be!

 

Geçenlerde İngiltere’de gördüm. Adamın birisi, bir cebine kök kelimeleri, ötekine fiil ve eylemleri koymuş. Bi ondan çekiyor, bi öteki cebinden, araya sıfatlar, ekler koyarak şiir yazmaya çalışıyordu. Güleyazdım valla. Cebinin birinden “tren” çıktı, ötekinden “çiçek açması”, adam yarım saat kel kafasını kaşıdı senin gibi, biliyor musun? Gülecem, gülemedim.

 

Geçenlerde, Türkiye’de gördüm. Adamın birisi, “kafiye hamallığına” soyunmuştu. m, sağladım, ağladım” yazmış, arkasını emme basma tulumba ile doldurmaya çalışıyordu. Bir başkası da tasvirlerle dolu bir roman paragrafını almış, makasla kesip kesip alt alta yazıyor ve buna şiir diyordu.

Sahi, benim durumumu konuşacaktık değil mi? Ne kadar bensem, o kadar sizsiniz meselem... Beni konuştukça, siz geliyorsunuz gündemime. Siz, bana ne kadar ciddi, candan, dost, sıcacık bakar, yaklaşırsanız, be de size o kadar, hattâ sizden daha fazla yaklaşırım. Ne yani, ha İngiltere’deki adam ha sizin marangozlar? Farkı var mı ki? Deyin hele!

 

Sahi, en son “ikinci yeni” den beri, sesiniz soluğunuz çıkmaz oldu. Tarih ve siyaset sizin önünüze geçti. Ve öyle oldukça da şiir olarak ben, gündemin en sonuna doğru kaydım gittim. Bu savaşlar, bu kıyım, bu kan, bu yoksulluk, bu göz yaşı, bu çığlıklar hep şiirsizlikten değil mi?

 

Hele şu soruma bir cevap verin bakalım:

 

Ülke ve ulus olarak neden üreten, dönüştüren bir ekonomiye sahip değilsiniz ve bu bağlamda bilim, kültür, sanat ve edebiyat alanında, neden sürekli kırılma ve sapmalar yaşıyorsunuz, etkileyen değil de etkilenen konumunda kalıyorsunuz? Neden, bugün bile kendinize başkalarının gözüyle bakma, yarattıklarınızı ötekinin bakışıyla değerlendirme gereksinimi duyuyorsunuz ? Bu yüzden mi, hep içinize kapanmışsınız ve övüneceğiniz özgün bir edebiyatı var edememişsiniz? Yüzünüz dünyaya kapalı! Neden?

 

Öte yandan, eleştirel bir gözle baktığınızda toplumsal belleğinizin nerdeyse bomboş olduğunu görüyorsunuz. Geçmişle bağlarınız kopuk. Uzun bir dönemden, Orta Asya'da bıraktığımız o özgün, size ait yaşantıdan edebiyat ve sanatınıza yansıyan, kitap sayfalarında kalan üç beş sagu, yazıt, destan... Sonra, İslamiyet'le, Arap, Fars kültürü ile tanışmanız; toplumsal varlığınızı belirleyen bütün geçmişinizi, değerlerinizi yok sayma yanılgısı ile başlayan ilk kırılma, ilk boşluk, yabancılaşma duygusu.

 

Üretmeyen, talancı bir yönetim anlayışı. Buna bağlı olarak, ırmağın, Türk Dili ve Edebiyatı yatağınızın değişmesi.

 

Edebiyat Fakültelerinizin kürsüleri neden suskun? Neden, İran’ın milli şairi Firdevsi’ nin “Şehname”sinden kopyala yapıştırla Alper Tunga Destanınız, neden? Dede Korkut Efsanelerinizin “mukaddime”sine kim koydu “kadın 3.cü sınıf bir yaratıktır” sözünü, deyin hele, görmediniz mi? Bugün, dünden daha kötü durumdasınız? Dünya ölçeğinde bir ozanınız, şairiniz mi var? Çok sevdiğiniz, değer verdiğiniz Nazım’ı halâ kendi toprağından ayrı yerde, gurbet ellerde tutuyorsunuz, neden?

 

Dün, inadına kendinize yabancı bir dilin, Osmanlıca'nın egemenliğine sokmadınız mı şiirinizi ?. Altı yüzyıllık bir imparatorluktan size kalan, birkaç ad dışında çöpe giden derin, karanlık bir boşluk değil mi?

Sonra, Osmanlı'nın çöküş sürecinde, bilinçli değil, denize düşen yılana sarılır hesabıyla, Avrupa'nın, Batı Uygarlığı'nın yörüngesine girmeniz; özde değil,biçimde modernleşme ve çağdaşlaşma girişimi sonucunda, kültür ve dil bağlamında, yeni bir kırılma. İzleyen sapmalar...

 

Evet, size ait Divan edebiyatı, ama size “yabancı” dili. Geniş kitlelere indiremediniz, yorumlayamadınız bile. Zaman denen koca karınlı canavarın göğsünü yarıp, sinesinden, size ait olanı çıkaramadınız. Ozanlarınız yaşadıkları çağda kaldılar. İyi ki, türküleri, ağıtları, ezgileri müziğin kanatlarıyla asırları aşıp bugünlere gelebildiler. Şimdi, laylaylom ve şinanay türü, yapay, posa şarkılara dönüyorsunuz yüzünüz de, size ait olana sırt çeviriyorsunuz. Kendinize ait olanı özlemiyor musunuz? Korkuyor musunuz kendinize ait olanın yüzüne bakmaktan? Yoksa kendinizden mi korkuyorsunuz?

 

Sanat ve edebiyatta yenilik arayışlarınız;

 

Tanzimat,

Serveti Fünun...

20. Yüzyıl Türk Edebiyatı;

Meşrutiyet (1900-1923),

Cumhuriyet(1923-1940),

Yeniler (1940-1960),

Toplumcu Gerçekçi (1960-1980),

1980 sonrası Modernizm 1990-2000 sonrası-gezi sonrası arayış

İşte bu dönemleri yaşadınız, öyle değil mi?

 

1980 den sonra sanat ve şiire dair sancılarınız öylesine arttı ki, bir türlü bu sancıları dindiremediniz.Modernizmi henüz içselleştiremeden, modasal bir hızla eşiğinize gelen, geçmişin bütün değerlerini altüst ederek çağımıza damgasını vuran akıldışı bir anlayışın, postmodernizmin etkisi altına girdiniz. Halâ kendinizi aramaktasınız kendinizde...

 

Devirler, dönemler boyu; zamanları avazları ile dolduranlar beyaz atlara binip gittiler ve sen “okumayan-irdelemeyen-sorgulamayan” bir soğan kabuğu nesille, kırık dökük, pörsük kelimeler gölünün kenarında çelik çomak oynamaya devam etmektesin. Ne yaptığını, neden böyle yaptığını sorsam şaşırıp kalacaksın. Sırtında “batı” nın, “tercüme odası”nın diktiği “deli gömlekleri”, ağzında “yabanıl bir sakız”, “cakkudu, şakkudu, cukkudu” dediklerini şiir sanmaktasın. Mazine, şiir tarihine dönüp bakmıyorsun bile. Çok yazık!

 

Halâ 12 Eylül kırılması içindesin. Martı kanatlarını koparan baskıcı anlayışın etsiri altındasın şair. Ve sen beni de aynı cenderede kan- revan içinde bırakmaya devam ediyorsun...

 

Özendiğin, beğendiğin Batı'daki edebiyata, şiire dair tarihsel dönemler ve buna bağlı düşünsel paradigmalar, yaratıcılık, sanat edebiyat anlayışları, akım ve dönemler hiç kopmadan birbirine eklenerek bir gelenek oluştururken, bu durum; MAALESEF TÜRKİYE’de ne yazık ki, etkilenmelerle, kırılma ve sapmalarla süre gelmiş ve süre gitmektedir.

 

Şimdi, hem Türkiye’de ve hem de dünyada sınır tanımayan bir SERMAYE egemenliği, sömürülen emek, bitmeyen terör ve susmayan silahlar, yanı başımızdaki kan ve barut kokulu petrol savaşları, etnik, dinsel kimliklerin yönetenler ve siyaset tarafından öne çıkartılması... Ah işte bunlar yok mu?

 

İşte bunlar. Ve kıyım, yıkım, işkence, yoksulluk, işsizlik, açlık, güvensizlik duygusu, saymakla bitmeyen acının bin hali, sürmekte olan dönemin göstergeleri. Ah bunlar yok mu işte bunlar?!.. “Eğer şair, çağın acısını ruhunda duyan, onu imgeleminde yeniden yaratarak var eden insansa, bunları da yazmalı”, öyle değil mi!.. Bunlar hem bizde ve hem dünyada en önemli konularsa, şairin de gündeminde bunlar olmalıdır. Bunlara bugünkü HAYATIMIZ diyorsak, yazacağımız kendi hayatımızdır. Şiirimiz hayatımızdır. Neruda'nın ” Benim hayatım, bütün hayatlardan oluşmuş bir hayattır,”demesi çok anlamlı.

 

Gelelim genç şairlerinize;

Ancaak; “genç şairlerin çoğu gerçeklerden kaçmayı, insani sorunların, doğa ve toplumun uzağında kalmayı yeğlemekte”. İçinde doğdukları ideolojileri aşan, ideolojiye karşı bağımsızlaşan, okurunu özgürleştiren şiir yerine; insanı, yaratıcı özneyi dışarıda bırakan metinleri sanatsal bir yapıt gibi sunmaya çalışmakta. Oysa, yeteneğine güvenen genç şair, eğer evrenselliği yakalamak istiyorsa, öncelikle, sistemin dayattığı tuzakları aşmak, kendi diliyle kendi şiirini yazmak zorunda. Öyle değil mi? İnsani değerleri yitirilmiş, kapitalist sistemin borazancıbaşısı olmamalı şairiniz. okumayan şair, okunmayan şiir, karmaşa, karanlık bir ülke!.. Oysa bana sorsansız derdim ki size : “sanat, dünyanın değişebilir olduğunu da göstermeli. Ve değişmesine yardımcı olmalıdır."

Sahi, ne beni sordunuz, halimi düşündünüz, ne de bana bir gün sormadınız, danışmadınız ya, ben de ona yanarım işte.

 

Bak İskoçlar, interneti STANZA şiir türü için ne güzel kullanıyorlar. Vietnam şairleri, Kore şairleri ve İskoç şairleri... Evet, Anadolu “OZAN ATIŞMA GELENEĞİ” Nİ UYARLAMIŞLAR KENDİLERİNE. Hele bir bak da gör. Sonra, senin yüzüne bakmaya korktuğun halk kültürü, halk edebiyatı, sana ait olan değerler manzumelerini, başka başka memleketler, diğer uluslar nasıl alıp kendilerine uygun hale getirmişler görmüyor musun? Japon HAİKU ve CHOKA’sı yelkenlileri ile Anadolu denizlerinde dolaşıyor. İspanyol SEPTİLLA, Arnavut TRİTENA, 19 mısralık Fransız VİLLANELLE ve daha başkaları, başka giysilerle geziniyor şiir caddelerimizde. Ve bizimkiler, yani sizler, illa HECE diyenler, DÜZ KOŞMA’ da kilitlenip kalmışlar, size üzülüyorum, size.

 

“Sen halâ oyunda, oynaştasın” ve “iç bükey bir aynadan kendi egoizmanı” seyretmektesin.

 

Ey ki eyy!!!

Beni seven sen. Seven bendeki beni sen. Çok dertliyim, çok. İçim, dışım dert dolu dert. Uzat ellerini elime, bak, gökkuşağı rengimle geldim sana. ŞİİR diyorsun ya bana, ŞİİRİM diyorsun ya bana, son sözlerimi de söylememe müsaade et olur mu?

Son sözlerim, zamana, zamaneye, yeni nesle, gelişime, çağa ait olacak ve içimi dökeceğim sana, olur mu?

 

Bak;

Şimdi,

Bastığınızda düğmeye, mesafeleri sıfırlayıp sesinizle, görüntünüzle dağlar ötesindesiniz. Dünyanın neresine varmak, ne söylemek, ne göstermek ve görmek istiyorsanız parmaklarınızın ucunda. Parmaklarınıza çağın uzattığı internet-elektronik devrim ve bilgi akışı sizin zaman ve mekân anlayışınızı bir anda tepetakla etmektedir. Bilmem bunun farkına vardınız mı? Daha dün kadar kısa zaman önce 1990'lı yıllarda doğan oğlunuz veya kızınız "babam da amma geri kalmış; bir türlü teknolojiye uyum sağlayamadı" diyorsa ve siz, o hızın rüzgârında savruluyorsanız yandınız demektir. "Zamane çocukları, ne olacak" deyip geçemezsiniz onlara. Ve onlar, parmak uçlarında, gözlerinde ve kulaklarında kullandıkları âletlerle, hepimizin mağlubiyetini söylerken, kendi zafer türkülerini fısıldamaktalar. Çocuklarımızı geleceğe hazırlamak olgusu kayboldu ve nerdeyse çocuklarımız bizim ellerimizden tutup bugüne yetiştirmeye, yaşanılan anı algılamamıza çaba göstermektedirler. Torunlarımız, saatlerini bilgisayar, ipad, msn, vb yerlerde geçirirlerken, bizi unutmuyorlar ya, ben işte ona "şükür" diyorum.

 

Telefon etmek için, birkaç gün önceden PTT' ye adınızı ve telefon edeceğiniz kişi ve numarayı yazdırıp beklediğimiz günlerden gelmekteyiz biz. Torunlarımıza biz, kağnı süratini anlatsak herhelda katıla katıla gülerler. Aramıza sanal dünyanın perdeleri ve ağları duvar örmeden, bizi kendi köklerimizden, kendi çevremiz ve geleceğimizden ayırmadan, çağı ve çağın sancısını öğrenmek mecburiyetindeyiz.

Daha dün, ABD'de zenciler öldürülürken ve teninin renginden ötürü bazı insanlar üçüncü sınıf kabul edilirken bugün bir "Obama" isimli zenci vatandaş, o ülkeyi yönetiyor ve dünyaya hükmediyor. Arap Dünyası içten içe çalkalanmaya devam ediyor. Bağdat bahçelerinde kan gülleri var şimdi. Mısır' da boynu bükük piramitler ve Suriye'de bomba sesleri. Şam, akşamı zor etmekte. Tunus'ta bir çiçekçi, bir seyyar satıcı sıkıyor yumruğunu ve Libya'da Kaddafi yerle yeksan oluvermekte. Değişiyor, hem de çok büyük hızla değişiyor dünya.

Dünya, iletişimin, bilginin, enformasyonun büyük gelişimi altında; sancılar çekmekte.

 

Aile mefhumu, kentlileşme, hemşehricilik olanca gücüyle direnmeye çalışsa da yerine yepyeni bir insan modelini dayatıyor teknoloji ve Japonlar, gün geçtikçe ihtiyarlayan ve azalan nüfusa çare olarak, insan gibi gülen, düşünen, hareket eden, insanla sohbet eden robotlarını yaptılar bile... Biz var ya, biz; genç nüfusumuz, inançlarımız ve birlikte yaşama ülkümüzü bozmadığımız sürece, yeni çağın yeni sancılarını ve acılarını kolay atlatacağız. Aksi takdirde, bu sancı bizi de zora sokacaktır.

 

Evet;

Tarihte ilk ses kaydı 1877 yılında Thomas Edison tarafından yapılmış, Birinci Dünya Savaşından sonra radyo, İkinci Dünya Savaşından sonra Televizyon hayatımıza girmiş ve 1957 yılında Sputnik 1 uzay aracı, Ruslar tarafından dünya yörüngesine yerleştirilmiş ki böylece " uzay çağı" başlamış. 1957 den bugüne her 10 yılda bir dünya yeniden değişmiştir.

 

Evet,

Her 10 yılda bir dünya yeniden kurulurken, şiir de bu yeni kuruluşa, kendi köklerinden aldığı hız ve ilhamla ayak uydurmaktadır. Şiirin bu değişim ve dönüşümünde, Anadolu şairleri ne kadar uyum sağlayabilmekteler? Önemli olan bu...

*

Ben Şiir.

Benim durumumu soruyorsunuz. Türkiye’de ve dünyada durumumu? Ve yeni doğup doğamadığımı konu ediniyorsunuz!

 

Ben, harflerden, hecelerden, kelimelerden ve mısralardan meydana geliyorum. Kendime ait bir ŞİİR DİLİ’ m var. Malzemem bu. Varlığım bu. Bu varlığım ne durumda bakınız yanınıza, yörenize? Bakalım ne göreceksiniz?

 

2007’den de 2017’ye uzanan süreci düşünüyorum. Gayri, insansız uzay araçlarının tepemizde nakliyeler yaptığını, sadece fotoğraf veya enformasyon taşımadığını; sadece göz olmadığını, ithalat, ihracat ve nakliyede de kullanılacağını düşünelim. Sonra kandan elde edilen kök hücre çalışmalarına dikkat edelim. Tıp ve enerji alanındaki gelişmelere bakalım.

 

Bu sürat, bu değişim, bu hızlı yükseliş; toplumsal yapı ve dokusunda elbette ki önemli gelişmeler meydana getirecektir.

 

Arada bir yerküre, aşağıdan, depremler ile bizi sallamaya devam etse de, deprem öldürmez, çürük binalar öldürür veciz sözünün gereği yapıldıkça, sağlam şehirlerde ve yapılarda insanlar yaşadıkça, insan ömrü de uzayacaktır. Zira; ilk çağda 25 yıl olan insan hayatı, 20 yy' da 80 yıla ulaşmış, 21 yyda 100 yıl civarındaki bir ömür süresinin normal olarak kabul edilebileceği görülüyor. 1500'lü yıllarda 500 milyon olan dünyadaki insan nüfusu 20 yy'da 5 milyarı aşmıştır, öyle değil mi? Buna karşılık, maalesef, dünya üzerindeki birçok canlı türü de kaybolmakta... 21 yy ve sonrasında üzerinde yaşadığımız dünyada az sayıdaki canlı türünden biri insan olacaktır sanıyorum.

 

Akıl ve gönül, yerlerini makinaya terk ettikçe, düşünce gücü, yerini kendisinden evvel düşünüp hesaplayan mikrodalga cihazlara devrettikçe, daha bir hızla gelişen ve değişen dünyada; yürek bir kan pompası derecesine düştüğünde, insan, yeni çağın yeni insanı olacaktır. e-devlet, e-kitap, e-bilgi derken, sonunda e-insana gelivereceğiz gibi...

 

Hayâlimizin sınırları çatırdarken, yaşama standartımız değişecek ve ve bundan etkilenen edebiyat, sanat ve kültür de, elbette kendini gelişmelere göre yeniden düzenleyecektir. Globelleşen ve tek bir aile gibi hareket etmeye başlayan bilgi toplumu, kendi kültür-sanat- edebiyat ve şiir anlayışını da getirecektir.

Düşünebiliyor musunuz, 1950'de ilk banka kartı icad edilmiş veya 1951'de renkli Tv hayatımıza girmiş. Peki, banka kartını bilmeyen, renkli TV yi görmemiş olan bir şaire, siz, daha ileriye giderek 1978 de doğacak tüp bebekten ve 1997'de gerçekleşen koyunun kopyalanmasından bahsederseniz ne yapar, ne der, ne eder ki?

 

Düşünelim hele...

Şairler, ışığı alnında ilk hisseden insanlardır. Şairler, ufkun, dağın, mesafenin ötesine ulaşan kalem sahipleridirler.

Şimdi, çağın sancısını hissetmeyen; bu hızlı değişimi, bu büyük oluşumu algılamayan şair, kendini dar koridorlara ve yerinde sayan harekete teslim ederse olur mu, deyin hele?!

 

Elbette, kendi millî köklerinden kopmadan, kendi ahlâk ve kültürel yapısından hız ve ilham alarak; çağı yakalamak ve onun hızını geçmek zorundayız. İşte o zaman yeni çağın yeni edebiyat akımını ortaya koyabiliriz. Yeni çağa, elinde bilgisayarı, mikrodalga cihazı olan, dünyayı kucaklayan ve cümle insanlara “yeni insanlık anlayışını” haykıran, yeni Yunuslar sunmak zorundayız.

Bir noktadan sonsuz kere sonsuza giden bilgiyi aşk ile sevgi ile yoğurup, yeniden yeni yapıp, yeni edebiyatı nakışlamalıyız...

 

 

PEKİ BU NASIL OLACAK? VEYA NASIL OLMALI?

 

 

Bazı doğumlar sancılı olur. Özellikle, bilginin sudan hızlı, ışık hızıyla aktığı bir zaman diliminde, kültür-sanat ve edebiyat da bu akışa kendini ayarlaması gerekir. Yoksa, edebî bilgiler, kısaca edebiyat, yeni gelişmelerin getirdiği yeni anlayış, yeni kelime ve cümleler, yeni algılar ve yeni kararlarla yeni ufuk çizgileri arasına giremez ve o zaman da edebiyat kamyonu üstümüze devrilir, kalır. Bir yandan yeni teknolojiyi kullanan edebiyat, öte yandan bu yeni teknolojik yapının dayattığı toplumsal doku ve anlayışlara uygun çareler üretmek, çözümler ve söylemler getirmek durumunda kalacaktır.

 

Bunu göremeyen toplumlar kültür, sanat ve edebiyat ta öteki toplumların karşısında yenik düşeceklerdir. Yani, "kültür emperyalizmi” kendi enerji salkımlarıyla toplumların kültürel dokularını oymaya, yönlendirmeye devam edecektir. Sömürü ve sömürmenin en önemli aracı kültür ve edebiyat olur ise, işte o zaman seyreyleyin gümbürtüyü.

 

Bu yüzden, önce fizikî unsurlarımızı, şeklî kaynaklarımızı yeni çağa, bu yeni hıza uygun hale getirmeliyiz. Hece, aruz, serbest de bizim. Bu bizim olanları, çağın robotlarına oyuncak gibi sunmak yerine, şiir dünyamızı, süratle bilgiyle donatmalı, hazır hale getirmeli ve yeni şeklî öğelerle, gelişmeye açık, zamana yenilmeyen fiziksel kalıplarla vakit geçirmeden hazır etmeliyiz. Zira, hız, önce dışarıdan kalıbı, önce vezni, önce anlayışı, bakışı, ufuk çizgimizi parçalayacaktır. O yüzden ivedilikle şekilsel gelişmelerimizi tamamlamamız lâzım. Bozmadan, eğmeden, inkâr etmeden hem de... Koşma derken, cigalı tecnisi de, kafiye derken mübalâğa sanatını da, aliterasyonu da ihmal etmemeliyiz ve yeni duruma göre de bütün bunların üzerine bugüne kadar serdiğimiz ve unuttuğumuz sis perdelerini de kaldırıp atmalıyız. Aynı dili konuşan diğer ülkelerin müziğinden, kültür sanat ve şiirinden habersiz yaşayanların uyanma vakti geldi de geçiyor bile.

 

Sonra;

Şekilden öze dönüp, Hacı Bayram-ı Veli’ nin "asıl mesele, asıl gaza içimizdedir erenler” dediğini duyup, şiirimizin içini, söylem biçimimizi ve şiir dilimizi daha bir güzel hale getirmeliyiz. Vezinlerimizi buluştururken, vezinler arası savaşa son verip, şiir gökdelenleri dikmeye, gönül bahçelerinde umut çiçekleri açtırmaya çalışmalıyız. Maddeyi sıfırlayan bu sürat ve bu gelişmeler, manânın karşısında bakalım ne yapacak? Onu da, değiştirmeye, manâyı da istediği yöne, yeni keşif ve buluşlarla yönlendirmeye çalışacaktır elbette, amma bizler, bunun sancısını önceden işaret ederek çareler sunduğumuzdan, istilânın yıkımından etkilenmeden yolumuza devam etmeliyiz.

 

Evet;

Biliyoruz ki bu teknoloji burada kalmayacak, insanlar yaşadığı sürece teknoloji de ilerleyecektir. Şu an bize hayal gibi gelen çoğu araçlar hayatımıza girecek ve hayatımızı kolaylaştırmaya devam edecektir. Biz de bütün bu kolaylıklar, bütün bu gelişmelerden istifade ederek, şiir dünyamızı bu çağın enstrümanlarıyla donatmasını bilmeliyiz. Şu kadarla ki, özün özünü bozmadan ileriye taşıma diyebiliriz buna ve bunu yapmaya da mecburuz...

 

Sözümüzün başında demiştim ki:

 

Ben şiir. Hani şu senin 50 küsur yıldır peşinde dolaştığın ve bir türlüü yakalayamadığın sevgilin varya, hah işte o benim. Bir kaç gün sonra Ansan’da “Dünyada ve Türkiye’de benim durumumu ele alıp” kendinize YENİ DOĞAN ŞİİR adıyla konu edinecekmişsiniz, onu öğrendim ve o sebepten bu mektubu yazıyorum size...

Evet, Ben şiir. Bugün evinizde değil de, beni ve benim durumumu konuşmak üzere buralara kadar geldiğiniz için teşekkür ediyorum. Umarım, derdimi sizlere anlatabilmişimdir.

Hepinize, yürekten selamlarımı, saygılarımı sunuyorum. Hoşça kalın.

 

 

 

 

-Üstad Mehmet ÖZDEMİR'e saygılarımla...

-I¬          'Bakışları kartal, elleri pençe'

               Yürekleri kadifece

               Çocuklar girerdi düşlerime

               Seneler, seneler önce...

En çok boy aynalarından görürdüm büyüdüğünüzü

Bulutlara selam götüren uçurtmanızın ipi bendim

Mavi yeşil bilyeniz, kırmızı bisikletiniz olurdum

Tökezleyip düşseniz, çizilse diz kapağınız

Acınızı duyardım anne-babanızdan evvel

Büyüdünüz, sizi ben büyüttüm can evimde

Beraber büyüdük anlayacağınız...

Duymadınız sancılı çağrılarımı,

Ve yaşamadınız acılarımı çığlık çığlık...

Mısra çöplüğünü temizleyende gül kokulu rüzgârlar

Tohum filiz, filiz fidan, fidan orman olanda

Geleceksiniz nefes nefese biliyorum

Biliyorum sığmayacak içiniz içinize

Asla kırgın değilim, kırılmadım, kırılamam ki size

Sabrımın menekşesi olup açacaksınız ellerimde

Hoş geldiniz diye sarılacağım

Safalar getirdiniz diye ciğerlerime çekeceğim kokunuzu

Dönüp kıbleye doğru,

Diz çöküp Şükredeceğim...

-II-

Nefesine gül düştü sevdalı çocukların

Şekli bile değişti sonsuz yolculukların.

Doğurdu şiir ana Gülce'sini doğurdu

Emzirdi Türkçe Türkçe, hamurunu yoğurdu

Ondokuz parmak ile saatlerini kurdu

Nefesine gül düştü sevdalı çocukların.

Bir etti ayrıları, bitirdi kavgaları

Müjdeler olsun güne, çıktı sancak yukarı

Ufuklardan süpürdü, fırtına, bora, karı

Şekli bile değişti sonsuz yolculukların.

               Geldiler

               Geldiler baharla, muştularla geldiler

               Bir sohbete tutuştuk ortasında zamanın

               Yer, gök,eşya, mevsim

               Kulak verip dinlediler...

Yazılmadı son şiir, söylenmedi son söz daha

Dil tarlası işlenmedi, sürülmedik yerler var.

Yağmura gebe bulut, zaman geliyor aha

Sabrediniz çocuklar...

Sallanıyor portakal, kırılıyor dalında nar

Canlanacak yeniden alfabenin gül mevsimi

Gölgesi yeter bize ağlıyor bak koca çınar

Az kaldı, sabrediniz çocuklar...

Sırtında alıç heybesi Yunuslar dizi dizi

Gelecekler göreceksin, duyacaksın, bileceksin

Tapduk dergâhına çökerekten dizimizi

Yedi kat göğe doğru süzülecek, süzüleceksin...

Yazılmadı son şiir, dizilmedi son mısra daha

Çağıracak Dedem Korkut, olacak dilde bahar

Maziden âtiye uzanacak ışık salkımı

Sabrediniz çocuklar...

               Şimdi ışık salkımı üzüm bağında

               Mısraları gülümseyen şiir güllerinin

               Arasındayım..

               Yüreğimde aynı sevdanın türküleri

               Süt aklığı zamanın

               Tam ortasındayım...

 

Mustafa CEYLAN

1.   Posted by arslan53
2017-01-25 23:27

herkesin kendine ders çıkarabildiği bir şahane yazı kelimelerin elleri öpülebilirse ben öpüyorum bu kelimeleri