Forum Stats Test Link Test Link Test Link Test Link
Forumlar » Genel » Türk Mitolojisi » Türk Mitolojisinde Hayvanlar(3)

Yazar Mesaj   #896  2015-12-17 21:57 GMT  

Online status admin



Administrators



Mesaj: 1948
Şehir: Ankara
Ülke:
Meslek: Site Yöneticisi
Yaş:

-------------------->>>Devamla.............

Deve

Diğer birçok hayvan gibi deve de Türk mitolojisinde alp simgesi ya da bir ongun­du. Özellikle buğra denilen erkek develer kahramanlar tarafından töz olarak kabul ediliyordu. Çeşitli tasvirlerde, örneğin Suleg petrogliflerinde ve Akbeşim eserlerin­de devenin töz olarak tasvir edildiğini görüyoruz.

Tespit edilmiş bazı şamanist tasavvurlarda Altaylı kamlar tarafından, savaş ilahı Kızagan Tengere, kırmızı yularlı erkek deve sırtında bir ilah olarak çağırılır.

Daha önce kısmen belirttiğimiz gibi Çin yıllıklarından Hou-han-shu'da Hsiung- nuların göğe ibadet etmek üzere toplandıkları sırada, at ve deve yarışlarının düzen- lerdiği de söylenmektedir.[1] [2] Herhalde bu yarış yalnız eğlence amacıyla yapılmıyor­du. Bu yarıştan belki de gelecek hakkında sonuçlar çıkarılıyordu. Nitekim Eber- hard’a göre, Kuça’da yeni yılda yapılan öküz, at ve deve güreşleri, gelecek hakkında hüküm verme amacına dayanıyordu. Söz konusu yanşlar çok erken çağlarda hayvan maskeleri takılarak yapılıyordu. Eski hayvan biçimine girme teması ve hayvan mü­cadeleleri konusuyla ilgili olan bu husus (iki devenin yarışması ya da güreşmesi), böylece iki rakip tarafın mücadelesinin alegorisi olmaktadır.

Dede Korkut hikâyelerinde Bayındur Han güçlü bir boğayı buğra (erkek deve) ile güreştirir. Bu güreşlerde boğanın yanında devenin de kudret kavramıyla ilgisi olduğu anlaşılıyor. Dede Korkut kitabında deve, kahramanların kuvvet gösterisi için yendiği bir hayvandır.

Öte yandan Islamdan önce olduğu gibi lslatniyetten sonra da devenin töz olma vasfının devam etniğini görüyoruz; örneğin Karahanlılarda deve unvan ongunu idi- Onun zaman zaman erken devirde ya da Islamiyetten sonra kanatlı olarak da tasvir 

edilmesi bu hususlara işaret etmektedir. Bu, diğer hayvanlarda olduğu gibi devenin de hükümdarlıkla ilgili bir simge olmasına sebep olmuştur.

lslamiyetten sonraki minyatürlerde deve çoğu kere alegorik olarak kullanılmış­tır. Kelile ve D/mne’deki bir hikâye bu konuyla ilgilidir. Bu hikâyede dünya nimetle­rine kapılıp, ahireti feda eden bir insan tasvir edilmektedir. Bu konun yer aldığı bir minyatürde, kızgın bir deveden kaçan adamın kurtulmak için kendisini bir kuyuya sarkıtması tasvir edilmiştir. Bu resimde deve, adamın tutunduğu dalı kemiren fare­ler, kuyudaki yılan, ejder ve kuyunun kendisi dünyevi zevkleri ve ölümü temsil et­mektedir. Sonunda adam nefsine yenilmekte ve kuyuya düşmektedir.

FİL

Türk mitolojisinde filin yer alması ve sanattaki tasvirleri Budizmle olan ilişkiler sonucunda gelişmiştir.

Fille ilgili çeşitli mitolojik hususlar, Hindistan’da Budizmden önceki devirlerin mitolojisinde de karşımıza çıkmaktadır. Birçok ilahın bineğidir. Bazı ilahlar fil su­retine girerler. Tanrı ya da önemli kişileri taşıyan fil tasvirleri Türk devrine ait freskolarda da karşımıza çıkmaktadır.

Beyaz fil Buda’nm önemli simgelerinden biriydi. Jataka hikâyelerinden birinde Budanın girdiği biçimlerden olan beyaz ve altı dişli filin öyküsünü okuyoruz. Uy­gurca yazılmış bu hikâyeye göre, Buda altı dişli beyaz bir kutsal fil olarak Himalayalann yamacında yaşamaktadır. Yine fil suretindeki iki kansından birine çiçek ver­meyi unutur. Unutulan eş, çiçek verilen diğerini kıskanır ve fil biçimindeki Buda'dan intikam almayı tasarlar.

Bu fil-kadın öldükten sonra yeniden doğuşunda Benares kraliçesi olarak dünyaya gelmek için ilahlarına dua eder. Sonunda isteği gerçekleşir ve Brahmadatta ile evle­nir.

İntikam almak için kocasına, rüyasında altı dişli bir fil gördüğünü ve onun diş­lerini istediğini söyler. Ancak hiçbir avcı bu filin yerini bilemeyince, kraliçe rüya­sında gördüğünü iddia ederek, fil suretindeki Buda'nın yaşadığı yeri tarif eder ve onu öldürmesi için avcıya zehirli bir ok verir. Avcı yola çıkar ve denilen yere ulaşır. Fili vurduğu zaman, kutsal fil hiçbir nefret hissi duymaksızın avcıya yardım eder. Bu arada ilahlar hükümdarı lndra, file, neden bu acıya katlandığını ve sonraki oğuşunda lndra olmak mı istediğini sorar. Sonuçta filin amacı yalnızca iyi bir örnek olmak olduğu için dişleri yeniden çıkar. Buda bir fil terbiyecisine benzetilir; insanların terbiyesiyle uğraşır. Buda, ıstıra­ba katlanabilen, hiçbir şeyden korkmayan yalnız bir fil olarak kabul edilir.

Fil Budizmi benimsemiş topluluklarda, hatta Türkler gibi daha sonra lslamiyeti kabul eden topluluklarda bile hükümdarlığın debdebe ve ihtişamm, gücün ve kuv­vetin, yiğitliğin simgesi olmuştur. Bu nedenle taht simgeciliğiyle de ilgisi vardır.

Eski Jataka hikâyelerinde fil bayramından, file ibadet edildiğinden (muhtemelen Hint mitolojisindeki fil başlı, hikmetin ve sağduyunun tanrısı Ganeşa ile ilgili ola­rak), bazen bir filin uçabildiginden vs. bahsedilir.

Türk-lslam eserlerinde ve bu kitapların minyatürlerinde fil çoğu kere güç, kuv­vet, hükümdarlık, hâkimiyet ve yiğitlik gibi kavramları vurgulamak üzere ele alın­mıştır.

Horoz ve Tavuk

Proto-Türk ya da Hun devrine ait Pazırık kurganlarından çıkarılan eserler arasında, deriden kesilmiş ya da lahitler üzerine oyulmuş ya da elbiselerde yer almış bir şe­kilde karşımıza çıkan horoz-tavuk figürleri büyük olasılıkla kötü ruhları kovan, ko­ruyucu bir simgeydi. Özellikle horoz günün aganşmı haber vermesiyle bu anlamı ifade ediyordu.

Genel olarak altın tavuk Türklerde hükümdar ailesinin ve gümüş tavuk ise hü­kümdar ailesinden olmayan soylu kişilerin timsaliydi. Ebû’l-Gazi Bahadır Hanın Şe­cere-/ Terûfe/me’sinde bu konuyla ilgili olarak bir törenden bahsediliyor:

... ondan sonra Oğuz Han’ın yaptırdığı altın evini (otağını) diktirdi. Sag tarafta altı ak çadır ve sol tarafta altı ak çadır kurdurdu. Ve yine sag tarafta başına altın tavuk tuttu­rulan kırk kulaç bir ağaç diktirdi. Ve sol tarafla başına gümüş tavuk tutturulan kırk kulaç bir ağaç diktirdi. Ve sonra hanın emri ile Bozok oğullan maiyetleri ile altın tavu­ğu, Üçok oğullan maiyetleri ile gümüş tavuğu atla vurup attılar. Tavuklan vuran kimse­lere çok nimetler verdi....[1] [2]

Yalnız burada sözü edilen tavuk, yani eski Türkçedeki takagu hem tavuk cinsini hem de bu cinsin erkeğini, yani horozu ifade etmektedir.

Eski Iran mitolojisinde ışığın habercisi ve bekçisi kutsal bir varlık olan horoz.

Firdevsi'nin Şehnamesinde de güneşin doğuşunun simgesiydi. Bu anlam bütün orta­çağ Türk-Islam dünyası için de söz konusuydu. Türklerde özellikle beyaz horoz önemliydi.

Emel Esin’in belirttiğine göre Türk kozmolojisinde banş unsurunun hayvan bi­çimli timsali  horoz ve tavuktu. Ayrıca tavuk oniki hayvanlı Türk takviminin yıl simgelerinden biriydi.

Horozun cesaret, savaşçılık, dürüstlük, nezaket, Şeytan’ı def etme gibi vasıfları, onun bu kavramlann simgesi gibi algılanmasına yol açmıştır. Sahih olmayan bir hadiste, Allah'ın arşın altına, kanatlan zümrüt ve inciyle donatılmış horoz biçimli bir melek koyduğu ve bu horozun gece bittiği vakit, diğer horozlann ötmesi için kanatlarını açtığı anlatılmaktadır. Miracname’de bu konuyla ilgili minyatürlere rast- lanmaktadır.

Öte yandan gerçekle pek ilgisinin olmadığı anlaşılan rivayetlerde horozun yaşa­dığı eve Şeytan'm giremeyeceği, Peygamberin bir beyaz horozu dost edindiği, cami­de ve evinde bir beyaz horoz bulunduğu, namaz vakitlerini bildirdiği için, bir yere giderken bir beyaz horozu yanında götürdüğü anlatılmaktadır.

Horoz'un bu tür anlamlarına uygun olarak Varka ve Gûlşah minyatürlerinde de gösterildiği, A. Daneshvari’nin bir çalışmasında açıklanmıştır.'

Kaplumbağa

Türk mitolojisi ve sanatındaki kaplumbağa simgeciliği eski Çin ve Hint tasavvurla- nyla olan ilişkiler sonucunda gelişmiştir.

Kaplumbağanın kubbe şeklini andıran sırtı gök (yang) ve alt kısmıysa yer (yin) unsuruna işaret etmekteydi. Böylece kaplumbağa bir su üzerinde bulunan yeryüzüy- le onun üzerindeki göğü temsil eden bir simge olarak karşımıza çıkmaktadır.

Türklerde ve Çinlilerde ortak olan bu kozmolojik tasanma göre, kutlu bir hay­van olan kaplumbağa astrolojik bir simgedir. Onun dört ayağının birbirini izleyişi, dört mevsimin ahenkli bir biçimde birbirini takip edişine benzetilir. Kabuğunun üzerindeki desen, kuzey gök yanmküresindeki bir yıldız grubuna işaret eder. Sol gözü güneşi, sağ gözüyse ayı temsil eder. Bütün kabuklu hayvanların reisi sayılan kaplumbağa, kışın hareketsiz kaldığı ve yazın kabuğunu değiştirip kabuğundan dı- Şan çıktığı için uzun bir ömre sahip olmuş, bundan dolayı uzun ömürlülügün ve sabnn simgesi sayılmıştır. Uzun ömürlü oluşu ve sabrından dolayı güçlü bir hayvan sayılmış ve aynı zamanda refahın, barışın ve mutluluğun bir işareti olarak gö­rülmüştür.

Kaplumbağa Göktürk döneminde hanedan simgeciliğiyle ilgiliydi. Nitekim Kül- tigin. Bilge Kağan mezar külliyelerinde olduğu gibi hanedandan olan kişilerin yazıt­larında kaplumbağa şeklinde kaide bulunmaktadır. Ayrıca tepeleri genellikle ejder takı biçiminde olan bu yazıtlar aynı zamanda evren/dünya şemasını ya da devletin uzun ömürlülügünü simgeliyor olmalıdır. Öte yandan ruhu koruma işlevi de görebilir. Ancak bu hayvan yer unsuruyla ilişkili olması dolayısıyla şanssızlık, sı­kıntı, zorluk gibi hususları da ifade etmiştir.

Kaplumbağa, Islamiyetten sonra da özellikle Kelile ve Dimne hikâyeleri ve minya­türlerinde alegorik kullanımıyla karşımıza çıkmıştır.

Koyun, Koç ve Keçi

Koyun ve özellikle beyaz koç eski Türklerde Gök Tanrıya sunulan kurbanlar ara­sındaydı. Çin kaynaklarının aktardığına göre, Tabgaçlar Gök Tanrı ayini olarak anı­lan törende ak buzağı, koç ve at kurban ediyorlardı. Benzer şekilde günümüz şama-nist topluluklarından Beltirler, gök için düzenledikleri törenlerde beyaz koyun ya da oğlak kurban ediyorlardı. Bu nedenle gök unsuruna atfedilen bütün özellikler ko­yun, koç ve keçiler için de söz konusuydu. Ancak koyun ve keçi (beyaz olmayan renkte) zaman zaman yer tanrısının hayvanı da sayıldığından özellikle matem tören­lerinde yere de kurban ediliyordu. Bu hayvanlar ataların ruhları için ya da Şamanizmde kötü ruhlardan korunmak için de kurban ediliyordu. Ayrıca koyun oniki hayvanlı Türk takviminin yıl simgelerinden biriydi.

Zıt kavramların mücadelesini gösteren hayvan mücadele sahnelerinde koyun ve dağ keçileri malup olan, yani olumsuz unsur olarak yer almıştır. Koç ise daha çok gökle ilgili sayıldığından ongun olarak kullanılmış, güç ve kuvvet ya da alplık simgesi olmuştur.

Öte yandan koç ya da dağ keçisi şekli bazen hanedan arması olarak da kullanıl­mıştır. Bunu en güzel, Kültigin yazıtının doğu yüzündeki dağ keçisi şeklindeki amblem ifade etmektedir. Eski Türklerde dağ keçisi sıgun sözcüğüyle ifade edili­yordu. Bu sözcük aynı zamanda geyikle ilgilidir. Dağ keçileri geyikte olduğu gibi av kültüyle bağlantılıdır. Aynca Taoizmdeki kutlu dağ efsanesinde bu hayvanlar sı- gun otundan yiyerek ölümsüz oldukları için ölümsüzlük simgesiydi.

Budist devirde koyun ve keçinin bazen ilahlarla ilgili olduğu anlaşılıyor. Bezeklikte- ki Uygur tapınaklanndan birinde yer alan bir freskodakı, bir ilah tasvirinin vücut hale­sinde bir kuzu figürünün yer alması bu açı­dan ilgi çekicidir.

Koyun lslamiyetten sonra sükûnet, huzur ve banşın simgesidir. Aynı zamanda bolluk ve bereket işareti de sayılmıştır. Koç ise güç, hâkimiyet, kuvvet ve yiğitliğin bir simgesi olarak görülmüştür. İslam tasavvurlarında özellikle İsmail’in kurban olarak Allah’a ada- nışı bağlamında kurban ve ölüm timsali ol­muştur. Demirinin aktardığı bir rivayete göre Azrail, Âdem’e bir beyaz koç suretinde gelmişti. Yine onun aktardığı bir hadise göre cennetlikler cennete, cehennemlikler cehenne­me girdiği zaman ölüm bir koç suretinde or­taya getirilecektir.[1] Minyatürlerde koçun özellikle İbrahim’in İsmail’i kurban etmesiyle ilgili olarak yer aldığı sahneler yay­gın olarak karşımıza çıkmaktadır.

Yırtıcı Olmayan Kuşlar

lslamiyetten önceki devrelerde bazı Türk topluluklan kuşlan ongun saymışlardır. Kuşun ruhun simgesi olduğu, Orhun yazıtlarındaki ölümle ilgili ifadelerden anlaşıl­maktadır. Türkçede ‘uçmak’ sözcüğü ölümü ima ediyordu. Aynı zamanda cennetin ifadesi olan kuşlann, şamanlar tarafından suretine bürünülen ve yardım alınan ya da koruyucu ruh olarak edinilen hayvanlardan sayıldığı anlaşılmaktadır. Ohl- marks’a göre kaz, karga, baykuş, kuğu şamanın en çok suretine girdiği hayvanlar­dandır. W. Radloffta Sibirya’dan isimli eserinde[2] kazın kurban töreni esnasında, şa­manın göğe yükselmek için üzerine bindiği hayvanlardan olduğunu belirtmektedir. Anlatıldığına göre, bu iş için kaza benzeyen içi ot doldurulmuş bir nesne kullanılır.

Şaman bu kazın üzerine oturur ve kollarıyla göge uçuyormuş gibi hareketler yapar. Kazla ilgili manzumeler söyler ve kazın sesini taklit eder. Bu husus şamanın, kendi­sine yardımcı olan kuşların dilini bildiğine işaret eder. Bunu ifade etmek üzere şa­man elbisesinde kuş biçimi taklit edilir ve üzerinde kuş şekilleri bulunur.

Kaz motifi Radloff un derlediği Altay yaradılış destanında da yer alır. Burada ya­radılış esnasında, kara kaz insan ve yaratıcı tanrıyı simgelemektedir:

Evvelce ancak su vardı; yer, gök, ay ve güneş yoktu. Tann (Kuday) ile bir “kişi" vardı.

Bunlar kara kaz şekline girip su üzerinde uçuyorlardı....11

Benzer şekilde Verbitskiy’in derlediği Altay yaradılış destanında da tann Ûlgen kuş biçimindedir.[1] [2] [3] Öte yandan Tretyakofun derlediği bir Yakut yaradılış efsanesin­de, suyun altından toprağı çıkarmak üzere kırmızı boyunlu balıkçıl ile bir yaban ördeği görevlendirilir.1

Kuğu ve kazlar özellikle Türk-Mogol topluluklannda, ikincil derecede de başka topluluklarda söz konusu olan Kugu/Kaz Gölü masalında yer alırlar. Özetle bir gö­lün kenanna gelen erkek genç, kadınların çıplak olarak suya girdiklerini görür. Bunlardan birinin elbiselerini çalar. Diğer kızlar kuğu ya da peri biçiminde gider­ken elbisesi alman kız gidemez ve erkek tarafından yakalanır. Adam kızla evlenir ve ondan bir oğlu olur. Ancak daha sonra kız saf genç kızlık, yani kuğu elbiselerini bularak kaçıp gider.[4]

Orta ve İç Asya'da çeşitli kurganlardan yapılan kazılar sonucunda çıkarılan ve her biri birer sanat eseri olan eşyalar üzerindeki kaz, ördek, kuğu gibi tasvirler ve bu hayvanlan gösteren ahşap yontular, at koşum takımlarına ait figürler bu anlat- tıklanmıza ve başka birçok simgesel anlama işaret edebilir. Nitekim J. Stryzgovvs- ki'ye göre St. Petersburg Hermitage Müzesi'nde bulunan, başı kuş, gövdesi balık şeklinde olan bir figür ve benzeri tasvirler, muhtemelen yaradılış destanlarında su­yun dibinden toprağı almak için dalan insan, hayvan ya da Erlik Han’ı temsil et­mektedir.[5]

Bilindiği gibi kuğu ve kaz gibi bazı kuşlar Orta Asya'da ve Çin'de çok eski çağ­lardan beri kutsal sayılıyordu; örneğin bıldırcın yiğitliğin, sülün güzellik ve iyi şansın, saksağan iyi haberin, turna ölümsüzlüğün ve uzun hayatın, altın ya da kır­mızı karga güneşin, kara karga Şeytan’ın ve kötülüğün, ördek (Budist devirde) mut­luluk ve refahın, tavus güzellik, itibar ve şerefin, güvercin uzun hayatın, kaz erkek­liğin, evliliğin ve başarının simgesi olmuştur.[6]

Kaz ve kuğu gibi kuşlar Türklerde aynca kut ve beylik timsali olmuştur. Ağaçkakan da yardımcı bir ilah olan Suy- la'nm ruhunun simgesi ve tanrının elçisi sayılıyordu.

568 yılında İstemi Kagan’a elçi olarak giden Bizanslı Zamarkhos, hükümdann tahtını tavus figürlerinin taşıdığından bahsettiğine göre, tavus kuşu taht simgecili­ğiyle ilgili olmalıdır.

Sözünü ettiğimiz ya da etmediğimiz birçok kuşla ilgili çeşitli hususlar kahra­manlar için de geçerlidir. Manas Destam’nda düşmanın saldırısını gören Semetey’in nişanlısı Ay Çörek, kahraman Semetey'e"haber verebilmek için, kuğu kuşu suretine girip havalanır ve Talaşa doğru uçar. Ûte yandan Altay masallarından Aymergen Altın Kuspınan masalında, altın kuğu şeklindeki ilahlar, koruyucu unsur olarak, masaldaki çocuğu Solban Mergen’den kurtarmaya çalışır. Masalın devamında bu ço­cuk Aymergen olur.[1]

Ûte yandan Altın Köl yazıtından tumanın zenginlik, servet, refah simgesi oldu­ğu, Irk Bitig'de süksük kuşu ve kuğunun olumlu simgeler olarak düşünüldüğü görül­mektedir.

Kaşgarlı Mahmud'un ünlü eseri Divflnü Lügat-it-Türk'te kuşlar genel olarak, bey­lik, kut ve talih simgesi olarak anılır. Ona göre Kerkes kuşu gibi bazı kuşlar da uğursuz olup ölüme işaret ederler.[2]

Bundan başka Kutadgu Bilig, Dede Korkut, Gülistan, Mahzen-i Esrar, Hüsrev ve Şi­rin, Kelile ve Dimne, Manakıbu’l-Arifin, Mesnevi, Hayatü’l-Hayvan, Teba-yı Hayavan, Saltukname, Envaru’l-Aşıktn gibi çeşitli eserlerde kaz, ördek, turna, kıl-kuyruk, kek­lik, bülbül, kuğu, tavus, güvercin, saksağan, çalkarakuşu, papağan, karga, hüthüt, sülün gibi çeşitli kuşlardan bahsedilir. Bunlar çoğu kere alegori oluşturmak için kullanılırlar."

 

--------------------------------------------

KAYNAK:

Yaşar Çoruhlu

Türk Mitolojisinin Anahatları

Kabalcı Yayınevi, 2000


__________________