Forum Stats Test Link Test Link Test Link Test Link
Forumlar » Genel » Türk Mitolojisi » Türk Mitolojisinde Hayvanlar(2)

Yazar Mesaj   #895  2015-12-17 21:49 GMT  

Online status admin



Administrators



Mesaj: 1953
Şehir: Ankara
Ülke:
Meslek: Site Yöneticisi
Yaş:

--------------------->>>Devamla....

 

Kurdun Türk kozmolojisinde gök unsuruna bağlı olarak aydınlığın ve buna bağlı unsurların simgesi olduğu anlaşılmaktadır. Kültigin yazıtının doğusundaki “Tanrı güç verdiği için babam hakanın ordusu kurt  gibi imiş, düşmanı koyun gibi imiş” ifadesi buna işaret etmektedir.

Kurt öğesinin biçim değiştirme temasıyla da ilgisi vardır; örneğin Oğuz Kağan Destam’nda gök kurdun bir ışıkla (ışık tannnın ya da tannsallgın habercisidir) be­raber ortaya çıkması buna işaret etmektedir.

Öte yandan kozmolojik unsurlara bağlı olarak, gök kurt ya da bozkurt niteleme­lerinin yanında, ak kurt ya da al kurt, kara kurt ibarelerine de rastlanmaktadır. Bu tür adlandırmalar renk simgeciliğine işaret etmektedir. Burada ak kurt gök unsuru­na (buna bağlı olarak, saflık, temizlik, erdeme), al kurt şiddete ya da yer unsuruna, kara kurt ise karşı durulmaz kuvvete, yeraltı unsuruna ya da kötülüğe işaret ediyor olmalıdır.

Birçok hayvanda söz konusu olduğu gibi, kurtlar da Islamiyetten sonra, eski ila­hi anlamlarını büyük ölçüde kaybetmiştir. Birtakım kalıntılarsa tamamıyla ls- lamiyete uydurulmuştur. Kurdun bazı olumsuz anlamlar kazanması dışında, özellik­le yiğitlik ya da güç simgesi olması, nazardan koruyucu sayılması gibi bazı anlam­lan devam etmiştir.

Aslan

Türk sanatında aslan figürleri daha çok Budizmle birlikte görülmekle beraber, Al- taylarda Pazırık kurganlarından çıkanlan eserler üzerinde aslan-grifon tasvirlerine rastlanması bu hayvanın Türklerde daha erken devirlerden itibaren tanındığını gös­terir.

Eberhard’ın Çin kaynaklanndan derlediği bilgilerden Hsiung-nu kavimlerinden bazılannda aslanın bilindiğini ve aslan oyunu denilen folklorik bir oyunun oynan­dığım, haraç ya da vergi olarak canlı aslan verildiğini ve aslanın taht simgesi oldu­ğunu öğreniyoruz.

Hayvan mücadele sahnelerinde aslan gök unsuruna uygun olarak zafer kazanan konumdadır ve iyi-kötü, aydınlık-karanlık gibi kavram çiftlerinden olumlu olan ta­rafa karşılık gelmektedir. Dolayısıyla birçok hayvan için geçerli olduğu gibi aslan da savaş, zafer, iyinin kötüyü yenmesi, kuvvet ve kudret simgesi olmuştur.

Aslanın postu ve yelesi de yiğitlik simgesi olarak kullanılmıştır. Bu nedenle Türklerde uzun saçın yaygın olmasıyla aslan yelesi arasında simgesel ilişki kurul­muştur.

Budist mitoloji ve sanatta da çeşitli simgesel anlamlan vardı. Bazen bir tann simgesiydi, bazen de hükümdarın kendisini ya da oturduğu tahtı simgelerdi. Buda, Sakya’nın aslanı olarak anılır, vücudunun duruşu aslana benzetilir ve vaazlan insanları uyaran aslan kükremesi gibi kabul görürdü. Aslanın bu anlamları Budist Türkler için de geçerliydi. Nitekim Çin kaynaklarında bazı Türk hükümdarlannın aslan­lı tahtta oturduğundan söz edilir. Budist Türk sanatında ve diğer Budist sanatlarda aslanın beyaz, kızıl, san ya da kara olarak düşünüldüğünü görüyoruz. Bu renklerin bazısı muhtemelen yön ve renk simgeciliğiyle ilgilidir.

Bu arada Türk sanatında kanatlı aslanlann da önemli bir yer tutması göge ait unsur olarak dikkati çekmektedir.

lslamiyetten sonraki Türk sanatında aslan simgeciliği, lslamiyetten öncekinin izinde gelişmiştir. Yeni birtakım tasavvurlar işin içine girmekle beraber, eski fikir­ler Islamla bagdaştırılmıştır. Zaten aslanın güç, kuvvet ya da koruyucu bir simge ya da taht timsali olması gibi hususlar birçok mitolojide ortaktır; ömegin aslanın kükremesi nasıl Budizmin inananlarını uyarıyorsa, aynı husus, Hıristiyanlık ya da İslamiyet için de geçerlidir 

Kaplan

Kaplan Türk mitolojisi ve sanatında Çin’dekine paralel bir şekilde yer alır. Eber- hard'm Çin kaynaklanndan aktardığı bilgilere göre, Kırgızların alalan olması muh­temel Cye-gular, ‘kaplan yılı’ tabirini kullanıyorlardı. Kaplan Türk kabilelerinin ve yiğitlerinin (alp) en eski tözlerindendi.

Türklerde kaplanın alplık ongunu (töz) ya da simgesi olması, aynı zamanda ast­rolojiyle ilgiliydi. Dört anayönden birine ait olan ak ya da benekli pars, dört büyük 

yıldız grubundan birinin de timsaliydi. Güneş ve Merih’in simgelerinden biri olan kılıç, silahların mucidi olduğu düşünülen ve kaplan postu giyen Türk kahramanı Ch’ih-yo ile ilgiliydi. Ch’ih-yo aynı zamanda kaplan postu giyen bir alp-ilah (savaş ilahı) olarak kabul ediliyordu.

Kaplanın güç ve yiğitlik simgesi olduğuna işaret eden birçok sanat eseri Orta ve İç Asya’daki kazılarda ele geçirilmiştir. Kazakistan’daki Eşik kurganından çıkarılan eserler, Altaylardaki I. Tüekta kurganı vb. kurganlardan çıkarılan eserler hem bu konulara hem de bir zamanlar bu hayvanın da hayvan-ata olarak saygı gördüğüne işaret etmektedir.

Çeşitli yerlerde, örneğin Kudırge kurganından çıkarılmış bir eyer kaşı üzerinde ya da Batı Türkistan’daki duvar resimlerinde güç ve yiğitliği kanıtlamak için kaplan avlayan yiğitlerin resimlerine rastlanmaktadır.

Çeşitli araştırmacılar IX. yüzyıldan beri sözü edilen Alp-Er Tunga’nın (tunga: kaplan) eski savaş ilahı Ch'ih-yo ile ilgili olduğunu ve Alp-Er Tunga hakkındaki dü­şüncelerin Islamiyetten sonra da devam ettiğini ve onun Şehname'de Afrasyab ola­rak anıldığını ileri sürüyorlar.

Kaplan postu, Budist devirde de Budizmin gücünü ve dolayısıyla hükümdarlann kudretini ifade ediyordu. Aslan gibi kaplan da bir taht simgesiydi.

Öte yandan zıt kavramların savaşma işaret eden hayvan mücadele sahnelerinde kaplanın galip hayvan olarak, yani olumlu unsura karşılık gelecek şekilde gösteril­diğini görüyoruz.

Budist efsanelerde kaplan motifi bazen fedakârlık erdemini vurgulanmak üzere kullanılmıştır. Bu efsanelerin Uygurcaya da çevrildiğini biliyoruz. Ûç Prensle Pars hikâyesi en çok tasvir edilen Budist hikâyelerden birisidir. Bunda üç prens babala­rıyla gezmek üzere bir ormana giderler. Bir müddet için babalanndan ayrılan ço­cuklar, geldikleri bir yerde yeni yavrulamış ve açlıktan ölmek üzere olan bir pars görürler. Üç prensten biri olan Mahasattva, kan ve irin dolu kötü bir şey olarak dü­şündüğü bedenini bu hayvana kurban etmek ister ve kendisini hayvanın önüne atar. Ancak dini-bütün bir Budist olduğu için pars ona dokunmaz. Durumu anlayan prens, bir bambu parçasıyla kendini öldürerek yırtıcı hayvanın önüne atar. Budist tanrılar onun bu fedakârlığını kutsarlar.[1]

Buda ile ilgili çok bilinen efsanelerden bir diğerinde ise şu olaylar anlatılmakta­dır: Brahmadatta adındaki bir hükümdar, bir kaplanla birlikte olur. Bu beraberlikten Kalmâshapâ adlı bir çocuk doğar ve zamanı gelince kral olur.

İslam devrinde kaplanla ilgili alegorinin büyük oranda devam ettiğini görüyo­ruz. Birçok ortaçağ Türk-Islam kaynağında kaplanın çeşitli niteliklerinden söz edilmektedir. Burada konuyla ilgili yalnızca bir örnek verelim; Kaşgarlı Mahmud ünlü eserinde bu konuda şöyle diyor:

Tonga: Bebür. Kaplan cinsinden bir hayvandır; fili öldürür, asıl olan budur. Bu ad Türklerde yaşamaktadır; anlamı kaybolmuştur. Çok kere kişi adı olarak kullanılır. Tonga Xan, Tonga Tigin denir. Buna benzer böyle adlar çok kere verilir. Türklerin bü­yük hakanı Afrasyab'ın asıl Türk adı Tonga Alper’dir; bebür gibi kuvvetli, yiğit bir adam demektir.[1]

Erken devir Türk sanatında olduğu gibi Islamiyetten sonraki Türk sanatında özellikle minyatürlerde kaplan tasvirlerinin sözü edilen kavramları aksettirir şekil­de yaygın olarak ele alındığını görüyoruz (Resim 33).

Ayı

Kurt kadar önemli olmamıştır. Son za­manlarda yapılan araştırmalarda Türk- ler ve çevrelerindeki topluluklarda gö­rülen orman kültünün, birtakım Türk topluluklarındaki ayı kültü ve simge­ciliğinin temelini oluşturduğu anlaşı­lıyor. Ayı orman tannsı ya da orman ruhunun simgesidir. Erken devirlerde kurdun adının tabu olması gibi ayı adının da zikredilmesi yasaktı.

Orta ve İç Asya’daki bazı Türk top­luluklarında hâlâ yaşayan tözler ara­sında ayı da vardı. Ayı için kullanılan sözcüklerin bir kısmı ata anlamına ge­lir. Başkurılar gibi bazı Türk toplu­lukları ata saydıkları ayıdan türediklerine inanıyorlardı.

Öte yandan Yakutlar ayı kafatası üzerinde ant içiyorlardı. Çin kaynaklarında ku­zeyli göçebelerin bayraklarında adalet simgesi olarak ayının yer aldığı anlatılır.

Ayı elbiseleri şamanlar arasında makbuldü. Ayının muhtelif kısımlarından alı­nan kemikler de şaman elbiseleri üzerine dikiliyordu. Şamanın göğe yaptığı yolcu­luğu esnasında bazen ayı da bir yardımcı ruh olarak kullanılıyordu.

Ayının avlanarak yenilmesiyle kuvvetinin ve çeşitli özelliklerinin insana geçliği­ne inanılıyordu. Erken devir Türk sanatlarında ayı kültüyle ilgili bazı tasvirlere rastlanmaktadır. Islamiyetten sonra daha çok kaba kuvvetin, aptallığın ve kötü insa­nın simgesi olarak görülmüştür. Aynca astrolojik simge olarak da çok kullanılmış­tır.

At

Şamanist törenlerde at şamanın gökyüzüne çıkacağı bineği ve kurbanlık hayvan ola­rak önem kazanmıştır. Şamanın davulu da hemen hemen her zaman at olarak nite­lendirilmiştir. Çoğu kere Gök Tann’nın (yeni tespit edilmiş rivayetlerde baş tanrı • sayılan Ülgen’in) simgelerinden biri olarak önem kazanmakta ve kurban olarak da ona sunulmaktadır. Şaman at yardımıyla yeraltına ya da öteki dünyaya geçebildiği için ölümün de simgesi olmuştur.

At şamana göğe çıkma olanağı sağladığı için çoğu kere kanatlı olarak düşünül­müştür. Sieroszewski’nin tespitinde şamanın göğe çıkması için hazırladığı düzenek­te beyaz at yelesinden yapılmış çelenklerin ağaçlara asıldığı anlatılmaktadır. Yine bu düzenekle ilgili olarak bazı Türk toplulukları tanrıların atlarını dünyanın eksenini teşkil eden ve Demirkazık denen Kutupyıldızı’na ulaşan kazığa bağladıklarını anla­tırlar. Buryatlar Solbon (Çolpan=Çobanyıldızı, Zühre) yıldızını eril sayıp at sürüsü­ne sahip olduğuna ve bu yıldızın atların koruyucusu olduğuna inanıyorlardı.

Daha önce sözünü ettğimiz gibi Çin kaynakları Hun Shan-yu’sunun her yıl dağda göğe at kurbanı verdiğinden bahsetmekteydi. Bu kurban törenlerinde özellikle beyaz at kullanılıyordu; çünkü siyah at daha çok Yere sunuluyordu. Proto-Türk ya da Hun devrinde olduğu gibi göğe kurban işlemi Göktürk devrinde de sürmüştür. Bu devirde av esnasında ak at vurularak kurban edilirdi.

Kurgan denilen eski Türk mezarlarında da öteki dünyada ölüye hizmet etmek üzere gömülmüş at kadavralarına rastlanmıştır. Çoğu kere yas işareti olmak üzere bunlann kuyruklarının kesilmiş ya da düğümlenmiş olması da dikkati çekmiştir. Atın kurban edilmesi gibi hususlar lslamiyetin geldiği devirlerde Ibn Fadlan'm se­yahatnamesinde de anlatılır. Kesilmiş ağaçlar üzerinde kabrin başına asılan at, cen­nete giderken binilecek hayvan olarak tasavvur edilir. İslamiyet döneminde de bazı Türk hükümdarların atıyla beraber gömüldüğü ya da atın tek başına gömülmesi için mezar yapıldığına dair bilgiler vardır.

Türklerle ilgili birçok efsane, destan ve hikâyede at, sahibinin yakın arkadaşı, zafer ortağı, en değerli varlığı sayılmıştır. Savaştaki faydalan dolayısıyla kuvvet ve kudret timsali de olmuştur. At sürüleri ise zenginliğin ifadesi olarak görülmüştür.

Atların kavimlerin türeyiş efsanelerinde yer aldığını ve renk simgeciliğine göre anlamlandırdığını da görüyoruz. Hatta bazı devrelerde savaş esnasında atlıların dört anayönün renk simgelerine göre konumlandırıldıgı anlatılmaktadır.

At Türk kozmolojisinin çeşitli unsurlarına göre de anlam kazanmaktadır; örne­ğin su unsurunun hayvan biçimli timsali attır. Öte yandan su kökenli atlar denilen ve sudan çıkan kanatlı atları anlatan efsaneler de bu unsurlarla ilgilidir. Ayrıca özel­likle beyaz atların üzerinde beneklerin bulunması da uğurlu sayılmakta olup yine bu unsurlarla ilişkilidir. Diğer bir tür efsanevi at ise gök kökenli at olarak anılır­lar. Göğe mensup atlar kanatlı olarak düşünülmüşlerdir.

Atın mitolojik vasıfları Türk-Budist devrinde de devam etmiştir. En önemli farklılık beyaz atın Gök Tanrı yerine Budanın simgesi olmasıdır. Eskiden olduğu gibi yıl simgesi olarak da kullanılan at, Budizmin yedi cevherinden de biri sayıl­mıştır. Yön olarak ateş unsurunun içinde güneye tekabül ettiği düşünülmüştür. Bu hususlar Uygurlar için de geçerlidir.

Atla ilgili pek çok mitolojik motif Islamiyetten sonra da de­vam etmiştir. Muhammed’in ve daha sonra Ali’nin atının beyaz olarak vurgulandığını görüyo­ruz. Öte yandan Muhammed’i miraç esnasında gösteren min­yatürlerde Burak, Kuran’da tas­vir edilmemesine rağmen gele­neğe uygun olarak kadın yüzlü, çoğu kere gövdesi benekli bir at şeklinde tasvir edilmiştir.

■Atın ayrıca İslamiyet önce­sinde ve sonrasında bir mitolo­jik motif olan ve Batı sanatı ve mitolojilerinde tekboynuz olarak anılan Orta Asya ve Çin'de Ch’ilin (Kilin) adıyla yer alan mitolojik hayvanla ilişkisi olduğu da anla­şılmaktadır. Gövdesi bazen at biçiminde alnında uzun bir boynuzla tasvir edilmiş­tir. Ancak Türk ve Çin mitolojisinde bu yaratık daha çok geyikle ilgili olarak görü­lür. O her iki toplulukda da uzun ömürlülügün, mutluluk, refah, doğruluk, şöhret, iyilik ve neslin devamlılığının ve iyi haberin simgesi olmuştur.

Geyik

Türk mitolojisinin, kökleri mezolitik devre kadar inen en eski simgelerinden biri­dir. Gök ve yer unsurlarına bağlı olarak diğer birçok hayvanla ortak özellikler gös­terir.

Şaman törenlerinde suretine bürünülen hayvan-ata ya da ruhlardan biridir. Bu nedenle şaman elbisesi ya da davulu üzerinde temsili olarak ya da ona ait bir par­çayla görülebilirler.

Kurtta olduğu gibi olasılıkla çok erken devirlerde totem sayılmış olan geyiğin bu özelliği, Pazırık kurganlarından birinden çıkarılmış atların başlannda geyik masklarının bulunuşundan da anlaşılmaktadır. Bu, aynı zamanda atm daha sonra ge­yiğin yerini aldığına işaret ediyor. Sonraki devirlerde ruhlarına sahip olmak ama­cıyla geyiklerin kurban edilmesi onun bu eski niteliğinden kaynaklanmış olmalıdır.

Yine gök unsuruna bağlı olarak Orta ve Iç Asya’da özellikle beyaz ge­yiğin önemli olduğunu görüyoruz.

Al ya da kahverengi geyikler ise daha çok yer ya da yeraltı unsurlarıyla il­gilidir. Türk mitolojisinde peşinden koşan avcıyı yeraltına (ölüme) götü­ren geyikleri anlatan efsaneler vardır.

Anadolu’daki alageyik efsanesi ya da geyik destanı da bu konuyla bağlantı­lıdır.

Geyiğin deniz tanrıçası sayıldığı bir Göktürk efsanesi de vardır. Çin kaynaklarının aktardığı bir efsaneye göre Göktürklerin atalarından birisi, bir mağarada genç bir kız suretindeki deniz tanrıçasıyla sevişmektedir. An­cak hükümdar bu kızın aslında bir ak geyik olduğunu bilmiyordu. Bir sürek avı es­nasında sıkıştırılan hayvanlar arasında bulunan bir ak geyiği, askerlerden biri öldü­rünce gerçek durum meydana çıkar. Zira mağaraya giden hükümdar sevdiği kızı ye­rinde bulamayınca onun aslında geyik biçimine girmiş bir ilahe olduğunu anlar.

Göktürk devrinde avlanarak kurban edilen geyik aynı zamanda hükümdarlıkla ilgiliydi. Bu konuyla ilgili olarak Emel Esin, Külligin yazıtının doğu yüzündeki ka­ğan damgasında görülen dağ keçisinin muhtemelen sıgun (geyik) olduğunu belirt­mektedir. O aynı zamanda Bey kutunun da simgesiydi.

Geyik Budist mitolojide daha çok Buda ile ilgili bir hayvandır; Budist masallar­da (Jatakalar) Budanın hayvan biçimine girmiş olarak yaşadığı hayat devreleriyle il­gili olarak ve fedakârlık konusuna işaret etmek üzere yer almıştır.

Bu hayvan, hayvan mücadele sahnelerinde yer unsuru içerisinde ele alınmıştır, yani yenilirken gösterilmiştir. Böylece kavram çiftlerinden olumsuz nitelikte olan­lara işaret edilmektedir (Resim 36).

Geyiğin birçok anlamının simgesel olarak Müslüman Türklerde devam ettiğini görüyoruz. Onun bu öneminin özellikle çeşitli tarikatlarla ilgili menkıbelerde ön plana çıktığını görüyoruz; örneğin Bursa’nın manevi sahiplerinden sayılan Geyikli Babanın geyik biçimine girdiği anlatılmaktadır. Bunun gibi, bazı şeyhlerin bineği 

geyiktir. Ayrıca nazara karşı geyik boynu­zu kullanılmıştır ve bu sevimli hayvan Yö- rükler arasında bolluk ve bereketin simge­si sayılmıştır.

Balık

Verbiıskiy’in derlediği Altay yaradılış des­tanında önemli bir yeri olan balık (bkz. s. 100). Türk kozmolojisinde gök gürültüsü unsurunun hayvan biçimli timsalidir. Özellikle göl ve nehir kıyılarında yaşayan Türk topluluklarında bereket, refah ve bol­luk timsali olarak görülmüştür. Evlilikte de mutluluk ve üremenin simgesidir.

Balık, eski Hint mitolojisinin etkisiyle Budist mitolojide de yer alıyordu; bazı ilahlar balığın üzerinde tasvir ediliyordu.

Balıkla ilgili çeşitli tasavvurlar Islami- yetten sonra da geçerli olmuştur; örneğin balığın dünyanın yaratılışının ya da dünyanın simgesi ya da simgelerinden biri ol­duğuna dair çok güzel bir örnek Ferideddin Attar’ın Mantıku't-Tayr isimli eserinde yer almaktadır. Kitabın başlangıcında şöyle deniyor:

Kimsenin işi gücü yok ama herkes de bir işte ... işsiz güçsüz kimse de yok.

Dağı, önce yeryüzüne mıh yaptı da sonra yerin yüzünü deniz sulanyla yıkadı. Yeryüzü öküzün üstüne yeri eşi.

Öküz balığın, balık da havanın üstünde.

Hava ne üstünde?

Ancak bir hiç üstünde.

$u halde her şey hiçten ibaret...

Bu kıvranmalar bu didinmeler ancak bir hiç.

Türk ve İslam sanatında balığın tasvir edildiği ilginç konulardan biri de Yu- nus’un bir balık tarafından yutuluşu ve sonra kurtuluşuyla ilgili olup Kuran'da (Saffat Suresi 139-148) anlatılan kıssadan kaynaklanmaktadır.

Boğa (Öküz, inek)

Boğa genellikle yer unsuru içinde değerlendirilmekle beraber bazı anlamlarıyla gök­le de ilişkilendirilmiştir. Daha önce bazı kavimlerin türediklerine inandıkları bir hayvan olduğundan söz etmiştik. Eski Türklerde özellikle boğa ya da öküz alplık ongunu ya da timsaliydi. Erken devir Türklerinde savaş ilahı sayılmış Ch’ih-yo'nun başı; kaplan, ejder ve yabani boğayı andıran bir mask olarak da kullanılıyordu.

Boğa ve onun yüksek coğrafi bölgelerde yaşayan tüylü cinsi olan kotuz, kuvvet ve kudret timsali olduğundan aynı zamanda hükümdar ya da hükümdarlık simgesi ya da ongunu sayılmıştır. Tonyukuk yazıtında hükümdarın yağlı semiz bir boğayla karşılaştırılması bu konuyu desteklemektedir. Öte yandan Yak öküzü kuyruğu ya da kotuz kuyruğu egemenlik simgesi olan tuğlarda da kullanılıyordu. Özellikle bu tip durumlarda boğa göğe mensup (gök boğa) olarak düşünülüyordu.

Ancak çoğu kere yer unsuruna dahil edilmiştir. Nitekim yere kurban olarak öküz ve koç cinsi hayvanlar gömülerek sunuluyordu. Bazen yeraltı ilahı Erlik bir boğanın sırtında (Hint mitolojisindeki tann Yama’nın tasvirine benzer şekilde) gös­terilmiştir. Kara boğa aynı zamanda Erlik'e kurban olarak sunulur.

Budist kozmolojide boğa dört yön ile ilgili olarak yönlerden birinin hayvan bi­çimli timsaliydi. Öte yandan Buda'nın sesi bazı metinlerde “boganınki gibi gür ola­rak kabul ediliyor ve onun sesine benzetiliyordu.

En eski Hint mitolojisinde tanrılarla ilgili bir simge (veya bereketle ilgili) ol­ması dolayısıyla boğa ya da öküze tapıldıgmı görüyoruz. Hindistan’da bu hayvan günümüzde de kutsal sayılmaktadır. Benzer şekilde örneğin Gerdîzî'nin Zeynü’l- Ahbâr adlı eserinde Kırgızlardan bazılannın öküze taptığından bahsedilmektedir.

Eski İran mitolojisinde de boğa ya da öküz iyi ve kötü yönlere sahiptir. Ahri- man ın yarattığı ilk insan ve ağacın yanında bir de öküz vardı. Ancak bu tanrı ya da Ahuramazda bereketin (dogma ve üreme) simgesi olan bu boğayı öldürürken de ta­savvur edilmiştir. Nevruz bayramında da tasvir edilen aslan (güneş) ve boğanın mücadelesi baharın gelişini simgelemektedir. Islamdan sonraki Türk minyatürlerin­de de (özellikle Şehname minyatürlerinde) karşımıza çıkacak olan, Zerdüştî rahipler tarafından cinlere karşı kullanılan ve savaşın simgesi kabul edilen lopuz (gürz) tann Mitra’nın topuzuydu.

Hint mitolojisinin etkisiyle dünyayı taşıdığı varsayılan hayvanlar arasında öküz de vardı. Benzer şekilde Nizamînin Hüsrev ve Şirin adlı eserinin bir yerinde konuyla t g'li olarak asker dağın eteğine toplanınca kalabalıktan yerin altındaki öküz inle

di...”"1 ifadesi yer almaktadır.

Dede Korkut hikâyelerinde de boğa güç, kuvvet ve yiğitlik simgesidir. Bu hikâ­yelerde (Bogaç Han) ya da Şehııame’deki bazı hikâyelerin kahramanlarının bu anlamı ifade etmek üzere boğayı alt ettiklerini görüyoruz.

Hayvan mücadele sahnelerinde boğanın yenildiği görülmektedir; bu nedenle yer unsuru içerisindedir. Oniki hayvanlı Türk takviminin de yıl simgelerinden birisi­dir (bkz. Resim 8).

---------------------Devamı var------------------


__________________