Forum Stats Test Link Test Link Test Link Test Link
Forumlar » Genel » Seğmen Ruhu » 36-SEĞMEN VE MEMUR

Yazar Mesaj   #2177  2016-09-06 02:16 GMT  

Online status Mustafa Ceylan



Administrators



Mesaj: 417
Şehir:
Ülke:
Meslek: Mühendis
Yaş:

36-SEĞMEN VE MEMUR

Mustafa CEYLAN / SEĞMEN RUHU Kitabından

 

Seğmen, memura saygılıdır. Bilir ki memur, devletle millet adına görev yapan kimsedir. Millete hizmet eden bir görevli olarak, seğmen de kendini milletin bir memuru addeder. Bu nedenle, memurla seğmen arasında uhevi, derinden, sessiz bir diyaloğ mevcuttur.

Seğmen, bir memuru işini bilen plânlayan, programlayan ve uygulayan bir görevli olarak görür. Memur, halka eziyet, zulüm ve işkence yapmayıp, onun işini kolaylaştıran, yasalar töreler ve kurallar dışına taşmayan kişi olarak tanır. Zulüm, işkence ve eziyet yapan, halkı inim inim inleten her kim olursa olsun, seğmenin sevmediği kişidir. Seğmen, sevdiğine can verir. Sevmediğine kan kusturur!...

Memurlar, giyimleri ve kendine, işine özgü davranış biçimi ve konuşma üslûbuyla örnek alınacak kişilerdir. Örnek alınacak kişiler, ideal kişilerdir. Bu ideal kişilerin engin tecrübelerinden istifade etmek gereklidir. Bunun için, çocukların bu ideal kişilerin yanında yetişmelerinde fayda vardır. Okumaya meraklı çocuklar başta olmak üzere, bütün çocukların okuyup adam olmaları istenir. Okuyup hakim, hekim, subay, mühendis gibi meslek sahibi olmaları şarttır. Çocuklarının geleceğini hazırlamamış ulusların sonu hüsrandır. Türk Milleti için çocuk, kıymetli bir varlıktır. Seğmen, memurlarının iyi ortamlarda, iyi konumlarda görev yapmasını ister. Memurun boynu bükük olmamalı, memur halka tepeden de bakmamalıdır. Memur, halkın bir görevlisidir.

Şimdi, dünyanın en zengin folkloruna sahip olan Ankara’mızın memurlarının kıyafetlerini ili yıllığından aktarmaya çalışalım. Memur kıyafetleri de kendine özgü kıyafetler olup, memurların derecelerine göre kıyafetler de farlılıklar arzediyordu.

MEMUR KIYAFETLERİ

Memurların ilk defa Avrupalılar gibi giyinmesi II. Sultan Mahmut ile başlar. 1828’de çıkarılan elbise tüzüğü ile setre pantol ve dal fes giymeye zorunlu tutulan memurlar, başlangıçta bu değişikliği çok yadırgamış, bu sebeple pantolonlara şalvarımsı bir bolluk, setrelere cübbemsi bir genişlik vermek suretiyle öteden beri alıştıkları şekle aykırı kalmamak yoluna gitmişlerdi.

Delikanlı çağına girince ise kısa şalvarlar yerine uzun ve dar paçalı, arkası kuyruklu “zıvga” denilen efelere özgü olanı giyerlerdi.

Efe olmak isteyen gençler ise yaşlıların giydiği takımların daha dar ve daha gösterişlisini giyerlerdi.

 

Esnaf başlıkları: Eskiden Ankara’da “dal fes” dedikleri takımların sarıksız fes Hristiyan esnaf tarafından giyildiğinden, Müslüman esnaf kendilerinin Hristiyandan ayırt edilmesi için (memurlar hariç) başlarına muhakkak bir şey sararlardı, sarmayanlar olursa köylü onu Hristiyan zannederek “sabahlar hayrolsun” diye selamlardı ki bu da onları pek kızdırırdı.

Yaşlı esnafların başlığı: Bunlar başlangıçta üçetek entarilerle başlarına kalıplı, kısa püsküllü fes giyer, üzerine abani sarık sararlardı. Sonraları abani sarıklar yerine sadakor sarıklar çıkmış ve onlar sarılmağa başlanmıştır.

Genç esnaf başlığı: Gençlerden efeliğe hevesli olanlar uzun püsküllü fesleri üzerine, zenginlik derecesine göre ya “puşu” veya “kandilli yemeni” yı efe tarzında sarar ve omuza sarkan kalın püskülünü yandan kulak arkasından sarkıtırlardı. Puşular yemenilere nazaran daha pahalı olduğundan mali duruma göre bunlardan biri bağlanırdı. Puşuların ipeklileri olduğu gibi simli olanları da vardı.

Efeliğe hizmet etmeyen genç esnaf ise, fesleri üzerine iki parmak genişliğinde kandilli yemenisinden “çeki çekinir” yani sarık sararlardı. 35-40 yaşına gelince de sakal duasından sonra isteyenler yaşlılara özgü sarıktan sarıp sakal koyuverirlerdi.

Eskiden Ankara’da gençler pek sakal bırakmazlardı. Sakal bırakmak ve yaşlılara özgü arık sarmak bir nevi yaşın kemâle erdiğine ve o kesenin artık “oturaklı bir hal” almış olduğuna işaret sayılacağından 35- 40 yaşına gelen bazı kimseler artık sarık sarmak ve sakal bırakmak suretiyle topluluktaki yerine artırmak isterlerdi. Sakal bırakma işi “sakal duası” denilen bir tür törenle olurdu. Hoca topluluğa namazını kıldıktan sonra, sakal bırakmak isteyen kişi hocaya yanaşır, eline öper ve “hoca efendi ben sarık sardım sakal koyuverdim bir dua ediver” derdi. Hoca da kıbleye karşı duasını eder ve “ inşallah sakalın zemzemle yıkanır” diye duasını bitirirdi. Duadan sonra akraba ve dostları bu sakalı okşar ve hediyeler getirirdi. Sakal bırakanlar bundan böyle gidişatına çeki düzen verir rakı içiyorsa bırakır ve mümkün olduğu kadar uygunsuz bir hareket yapmamaya dikkat ederdi. Eğer uygunsuz bir hareket yapacak olursa ailesi muhtara şikayet eder, bunun üzerine mahalle imamı, muhtarı ve ileri gelenleri mahalle odasında adamı çağırarak bir temiz döverler adamın mahkemeye de şikayete hakkı olmazdı. İleride herhangi bir kusur işleyecek olursa “sen iyi bir adam olsaydın mahalle odasına çağrılmazdın” diye başına kakılırdı ki mahalle odasına celb edilmek onun için bir alçalma ve leke sayılırdı.

Orta yaşların sakalları genellikle “top sakal” denilen kısa biçimde olurdu. 60 yaşından sonra ise bu sakallar hiç kestirilmeden bırakılırdı ki buna avam arasında “yerden süpürgesi” denilirdi.

Sakaldan söz açılmışken Ankara’lılarca özellik gösteren saç tıraşından da bir nebze söz etmek yararlı olacak. Eskiden Ankara’da bugünü saç tıraşlarından farklı olarak “acem tıraşı” ve “sekili tıraş” olmak üzere iki tür tıraş yapılırdı. Bunlardan acem tıraşında, başın tepe ve yanlarındaki saçlar sıfır numara veya ustura ile kazıtılarak yalnız arkada saç bırakılırdı. Sekili tıraşında ise yanlarda ve önde saç kalmak üzere kafasının tepesi sıfır numara veya ustura ile simit şeklinde kazıtılır, arkasında ya normal olarak kestirilir veya o da yarısından itibaren enseye kadar ustura ile kazıtılırdı.

Ayakkabılar: Ankara’da giyilen ayakkabılar, yaşa, mevsime ve sosyal durma göre değişik tipler gösterir. Genellikle yüksek tabaka “Kalloş Potin” orta tabaka ve yaşlılar mest ve kundura, gençler ise yemeni giyerlerdi.

Yaşlı esnaf ve hocalar kışın ayaklarına “şemlik mest” denilen kısa konçlu yandan 4-5 kancalı bir mest ile üzerine “mabeyn biçimi” kundura giyerlerdi.

Mabeyn biçimi kunduralar: Daha çok hocalar, memurlar ve okumuş kimseler tarafından giyilen bu kunduraların yüzü ve topuğu az “fort” tabir edilen arka kısmı diğerlerine nazaran daha kısa, köselerden ve nalçasız olurdu.

Çerkez biçimi kunduralar: Bu kunduralar yumurta ökçeli yüzü de dana veya inek derisinden olurdu.

Düz kunduralar: Bunların yüzleri yemenilere benzerse de arkası yemeniler gibi yüksekçe olmayıp düzdür. Fort köseleden, ökçeleri de şimdiki erkek terliklerinin ökçelerinden biraz daha yüksekçedir.

Merguplar: İlmiye sınıfının şemik mestler üzerinde giydikleri bu merguplar yemeni biçiminde olur ve kışın topuklarına 1-1.5 cm. yüksekliğinde “köpekdişi” nalça çakılırdı.


__________________