Forum Stats Test Link Test Link Test Link Test Link
Forumlar » Genel » Batı Tesirinde Türk Şiiri » NAMIK KEMAL

Yazar Mesaj   #2045  2016-07-07 18:30 GMT  

Online status Mustafa Ceylan



Administrators



Mesaj: 417
Şehir:
Ülke:
Meslek: Mühendis
Yaş:

NAMIK KEMÂL

 

 

"21 Aralık 1840 da Tekirdağı'nda doğdu. Babası, Müneccim Başı Mustafa Âsim Bey’dir. Annesi, valiliklerde bu­lunmuş olan Abdüllâtîf Paşa’nın kızı­dır. Annesini pek küçük yaşta İken kay­betti. Çocukluğu, büyükbabası Abdül­lâtîf Paşa’nın yanında olarak, birçok yerlerde dolaşmakla geçti. İlk öğreni­mine İstanbul'da Bayazıd ve Vâlide rüşdiyelerinde başladı ise de, Abdüilatîf Paşa’nın Kars valiliğine tâyini üze­rine, on iki yaşında iken oraya gitti ve özel dersler almağa başladı. Bir müd­det sonra, büyükbabası Sofya kayma­kamlığına nakl edildi. Şiir yazmaya, çok küçük yaşta, Sofya’da iken başla­dı. İstanbul’a döndükleri zaman (1857), şiirlerinin yekûnu oldukça kabarıktı. Şâirler arasında kolaylıkla tanındı ve, topllantılarını Arif Hikmet Bey'in konağında yapan, Encumen-i Şuarâ’ya girdi. Bu sıralarda, tamâmıyle, Dîvân nazmı tarzında şiirler yazıyor­du.

 

1862 yılı sonlarında Şinâsî ile tanıştı ve Tasvîr-i Efkâr’a yazmağa başladı. Edebiyattan siyâsete kadar, çeşidli konulardaki zeki, bilgili ve pervasız yazıları ile büyük bir şöhret yaptı. Şinâsî, Paris’e giderken, Tasvîr-i Efkâr’ın idâresinî Kemâl’e bıraktı (1865).

 

Ayni târihte, İstanbul’da kurulmuş bulu­nan Yeni Osmanlılar Cemiyetine girdi. Şark meselesi hakkında yazdığı bir makale üzerine, hükümetçe, yazı yazmaktan menedildi, 1867 de, hükü­met Ziya Paşa’yı ikinci defa olarak Kıbrıs mutasarrıflığına gönderirken Kemâl’i de Erzurum vâli muâviniiğine tâyin ettiyse de, Ziyâ Paşa İle bir­likte, 17 Mayısta İstanbul'dan kaçarak Paris’e gitti. Hükümetle arası daha önce açılan ve Paris’e gidip orada mücâdeleye girişmiş bulunan Mustafa Fâzıl Paşa, Kemâl ile arkadaşlarını maddî himâyesi altına aldı. Abdülazîz’în, aynı yıl, Paris Sergisi’ni görmek için Paris’e gitmesi üzerine, Kemâl ve ar­kadaşları Fransız hükümeti tarafından Fransa’yı terke dâvet edildiler.

 

Bunun üzerine, Kemâl ve Ziyâ Paşa ile bâzı arkadaşları Londra’ya geçtiler ve burada, Yeni Osmanlılar Cemiyeti adına, Hürriyet gazetesini çıkarmağa başladılar. Bu gazetede, Kemâl’in, Âli Paşa Hükümeti aleyhine çok şiddetli makaleleri çıktı.

 

Fakat, pâdişâhın Avrupa seyahati sırasında hükümetle barışıp İstanbul’a dönen ve kendi menfaati uğruna gazetenin geçici olarak kapatılmasını isteyen Mustafa Fâzıl Paşa'nın arzusuna uydu. Bu yüzden Ziyâ Paşa ile bozuşarak, 1869 eylülünde Londra'dan ayrılıp tekrar Paris'e gitti. Hürriyet'le bir ilgisi kalmadığı hakkındaki bir tezkeresini Ziyâ Paşa gazetede neşr etmeyince Kemâl, bu açıklamayı ayrı bir kâğıda bastırarak, İstanbul’a gönderdi. Bu açıklama, Terakkî gazetesinin 4 Mart 1870 tarihli sayısında çıktı. Bunun üzerine, Zabtiye Nazırı Hüsnü Paşa’nın aracılığı ile, yol parası hükümet tarafından verilerek, Kemâl de İstanbul'a döndü (25 Kasım 1870). Âli Paşa, kendisine nezâket ve saygı gösterdi. 1872 de, İbret gazetesini çıkarmağa başladı. Sedâret’te bulünan Mahmud Nedim Paşa’nın aleyhindeki yazıları üzerine, Gelibolu mutasarrıflığı ile İs­tanbul’dan uzaklaştırıldı.

,

Fakat, oradan da, İb­ret ve Ebuzziyâ'nın çıkardığı Hadîka gazetele­rine yazmakta devam etti. İbret'te ki yazıların­da B, M. (Baş Muharrir) ve Hadîka’daki yazı­larında da N. K, imzalarını kullanıyordu. Geli­bolu'da çok az kaldı. Salgın hâline gelen kuduz hastalığıını önlemek için köpekleri sürgün et­mesi üzerine azl edilerek, iki ay sonra tekrar İstanbul’a döndü ve yine İbret’e yazmağa baş­ladı.

 

Bu sırada, Kemâl’in, ilk olarak, piyes yazma tecrübesine giriştiğinive Vatan Yâhut Silistre'yi meydana getirdiğini görüyoruz. Bu piyes 1 Nisan 1873 de Gedik Paşa Osmanlı Tiyatrosu’nda oynandı. Halkın heyecanlı gösterilerine yol açan ve vatani duyguları kışkırtıcı mâhiyette görülen eserin İkinci oynanışı sırasında, Kemâl ve arkadaşları Ebuzziyâ Tevfik, Ahmed Midhat, Nuri ve Bereket Zade İsmail Hakkı tevkîf ve sürgün edildiler. Kemâl Kıbrıs'ta Mağusa’ya, Ebuzziyâ Tevfik ile Ahmed Midhat Rodos’a, Nuri ile İsmail Hakkı da Akkâ’ya sürüldüler. Kemâl, otuz sekiz ay sürgünde kaldıktan sonra, Abdülazız’in tahttan indirilmesi üzerine (1876) tekrar İstanbul'a döndü. Abdülazîz’in yerine veliahd Murâd Efendi, V. Murâd unvanı ile tahta çıkarılmıştı. Fakat, aklı öteden beri bozuktu. Bu bozukluk Abdülazîz tarafdarı Çerkeş Hasan'ın çıkardığı vaka üzerine büs­bütün artınca, onu da tahttan indirmek ve yerine veliahd Abdülhamîd Efendiyi II. Abdülhamîd olarak tahta çıkarmak zarûreti hâsıl oldu.(31 Ağustos 1876). Abdülhamîd, tahta çık­madan önce, bütün bu pâdişâh değişmeleri­nin kahramanı olan Midhat Paşa ile anlaş­mağa, ona Meşrûtiyet tarafdârı olduğu ka­nâatini vermeye çalıştı ve buna muvaffak da oldu. Kurulan Kanûn-ı Esâsî (Ana Yasa) Encümeni’ne, Ziya Paşa ile birlikte, Kemâl de tâyin edildi. Ayni zamanda, Şûrâ-yı Devlet'te de âzâ bulunuyordu. Fakat Abdülha­mîd, 1877 (1293) Osmanlı - Rus Harbi’ni ba­hane ederek, Meclis-i Meb’ûsân’ı "muvakka­ten” kaydı ile kapattı ve Kanûn-ı Esâsî'nin, pâdişâhlara "memleketin huzurunu bozanla­rı sürgün etmek” hakkını veren maddesin­den faydalanarak, hürriyet ve meşrûtiyet tarafdârlarını sürmeğe başladı. Bunların ba­şında Midhat Paşa gelir. Taife sürülen Mid­hat Paşa’dan sonra, Suriye valiliği ile Ziyâ Paşa' da stanbul'dan uzaklaştırılır. Abdülhamid bir müddet Namık Kedmal'e dpokunmadı. Hatta ona nüfuz etmeğe , hoş tutarak onunla anlaşmağa çalıştığı bi,le söylenir. Fakat iki ayrı yaratılışın ve iki ayrı inanışın mümessili idiler; bu bakımdan, er-geç, anlaşmaları değil, bozuşmaları mukadderdi. Nitekim, bir müddet sonra, Kemâl'in aleyhinde bir jurnal tertîb edildi. Bunda, Kemâl’in, bir mecliste "bir şey ikilendi mi muhakkak üçlenir de” anlamına gelen ve "Abdülazîz ve Murâd'ın tahttan indirilmeleri üzerine li. Abdülhamîd’in de tahttan indi­rileceğini” imâ eden, arapça bir mısra okuduğu belirtiliyordu. Bunun üze­rine Kemâl tevkîf ve muhakeme edildi ve, beş buçuk aylık bir hapisten sonra, berâet etti. Fakat, serbest bırakılmayarak, dolgun bir maaşla Mi­dilli’de ikamete memûr edildi ve nihâyet buraya mutasarrıf oldu. Adadaki rumların şikâyetleri üzerine Rodos’a, Rodos’tan da Sakız’a nakl edildi ve 2 Aralık 1888 de burada öldü. Ebuzziyâ Tevfik, kendisinin vaktiyle Bolayır’- da Süleyman Paşa’nın yanma gömülmek arzusunu gösterdiğini pâdişâha bildirerek, cesedinin Bolayır’a naklini te’mîn etti. Mezarının pilânı, sonra­ları, Tevfik Fikret tarafından yapılmıştır.

 

Nâmık Kemâl, Tanzîmât devri edebiyâtınm en çok dikkate değer şah­siyetlerinden biridir. Kendi kendisini yetiştirmiş bulunmasına ve bâzan çok sathîleşmesine rağmen, genel kültürünün genişliği ve kuvveti inkâr edilemeyecek bîr durum gösterir. Onun da, Ziyâ Paşa gibi, ilk edebî kül­türü tamâmıyle Doğuya bağlıdır. Bu sebeple, şiirlerinin ekserîsi, eski tarz şiirin her bakımdan te’sîri altındadır. Bu te'sîr, Şinâsî ile tanışıp Tasvîr-i Efkâr'da çalışmağa başladıktan sonra, yavaş yavaş yerini Batıya terk eder. Encümen-i Şuarâ’ya devam ettiği zamanlar, eski tarz şiir söylemekte hummalı bir faaliyetle karşımıza çıkar.

 

Fakat bu şiirlerin, Dîvân nazmının şekle âid bütün özelliklerini aynıyle taşıdıkları söylenemez. Bu ayrırılık, bilhassa, kasidelerinde çok bellidir. Şiirlerinin çokluğunu teşkîl eden gazellerinde ise, eskiye bağ­lılık daha fazladır. Bunlarda, ayrıca, devrin modasına uygun olacak, bir tasavvuf havasının da sık sık estiği görülür. Fakat, Kemâl’de tasavvuf unsurunun kabuk­ta, çok sathî, adetâ tasavvuf terimlerinin - duygu ve heyecanla İlgisiz-hatâya düşmekten sakınılarak, yerli yerinde kullanılma­sından ibaret kaldığı çok bellidir. Bu şiirler, ta­savvuf? şiirdeki cezbe­den ve ilhamın sarıcı ve sarsıcı heyecanından tamâmiyle mahrumdur­lar. Bunların, zamânın modasına ayak uydur­maktan yana âciz kalın­madığını göstermek ar­zusu ile yazıldıkları mu­hakkaktır. Esâsen Ke­mâl’in içerlek değil, dışarlak ve dünyevî miza­cı mistisizme samîmî olarak bağlanabilmesine şiddetle engeldi. Bu ba­kımdan bu şiirler, daha çok, didaktik bir hüvi­yette görünürler. Taşı­dıkları mahdûd lirizm ise, tasavvufun engin cezbesinden değil, bizzt şairin samimiyetinden karışan sızıntılardır.

 

Ferdî hâdiselerden çok, içtimâî hâdiselerle /yakından ilgilenebilecek bir yaradılışta olan Kemâl'in, yalnız kendisinin veya dünyâ öte­sinin hayâtını terennümden vazgeçmesi, er geç, mukadderdi ve bu, yukarıda işaret etti­ğimiz gibi, Tasvîr-i Efkâr’daki çalışmaları ile berâber, yavaş bir sıyrılma hâlinde kendi­sini gösterir. Şinâsî, onun için, yepyeni bir ufuk olmuştur. Artık gerçek hüviyetini takın­mağa, içtimâî alanda bir dâva ve kavga adamı olmağa başlayan şâirin gözünde her şey vâsıtalaşır. Bu ise, -edebiyatı, içtimâî anlamda, geniş bir telkîn vâsıtası olarak dü­şündüğünü açıkça sezdiğimiz- Şinâsi'nin yolunda yürümekten başka bir şey değildir. Bu yolda Kemâl, şiirden romana ve piyese kadar bütün edebî mahsûllere belli bir içti­mâî açıdan bakmak alışkanlığını gittikçe kuvvetlendirecektir. Bunun içindir ki, bundan sonra, şiirlerine -kafasında artık birer sabit fikir gibi yerleşecek olan- “İmparatorluğun durumu ve geleceği” kaygısı ile “hürriyet" ve “meşrûtiyet” gibi düşünce­ler yer almağa başlar. Kemâl’e büyük kütledeki gerçek şöhretini sağlamakta, sayılarının azlığına rağmen, ferdî ve ta­savvuf konularındaki şiirlerinden daha çok, sosyal konudaki bu şiirlerinin te’sîri bü­yüktür. Bunların bütün cazibesi ise, -ha­yâl ve his gücünün Ziya Paşa’nınkinden daha üstün olmasına rağmen- hürriyeti terennüm, istibdâda meydan okuma gibi kütlenin istek ve duygularına tercümân olmakta gösterdikleri başarıdan gelir. On­ların erkek sesini, tâm bir pervasızlık içinde taşıdıkları kuvvetli samîmîyeti ve hitabet edasını da bu başarının sebepleri arasında kayd etmek îcâb eder.

 

Kemâl’in şiirleri, toplu ola­rak, ölümünden çok sonra basılabilmiştir. Sosyâl konudaki şiir­leri, istibdâd boyunca, ancak el­den ele, dilden dile dolaşabil­miş; 1908 Meşrûtiyetinden son­ra neşrine başlanan “Külliyyât-ı Kemâl” serîsinin beşinci cildi olarak “Eş’âr-ı Kemâl” ismiyle basılması düşünüldüğü hâlde, basılamamıştır. Yalnız “Vaveyla” nın 1910 da yapılmış bir ayrı basımı vardır.

 

Kemâl’in şiirlerini toplu olarak bastırmak deneme­sini, biyografisi ve edebî şahsi­yeti hakkında başına koyduğu bir inceleme ile, ilk olarak Sa­dettin Nüzhet (Nâmık Kemâl; Hayâtı ve Şiirleri, 1933) yapmış ve bunu Rızâ Nûr’un, eski harf­lerle ve daha şümullü bir baskı­sı (Nâmık Kemâl, Türk Bilik Re­vüsü, İskendereye, 1936) tâkîb etmiştir. Daha sonra da şu iki baskı yapılmıştır : 1. Ali Ertem, Nâmık Kemâl’in şiirleri, 1957; 2. Nâmık Kemâl’in Şiirleri, 1959 (Buluş Yayını). Fakat bütün bu baskıların ilmî ve tâm birer bas­kı oldukları söylenemez.

 

Kemâl’in, şiirden başka, çalıştığı ve sosyâl gayeleri için şiirden daha elverişli bulduğu edebî neviler piyes ve romandır. Bilhassa piyes, daha kısa bir za­man zarfında, kütle psikolojisin­den de faydalanarak, çok daha şiddetli bir telkîn ve te’sîr ka­biliyetine sâhib bulunduğu için, romandan da üstündü. Hem tür­lü edebî çeşidlerdeki gücünü Kemâl’in şiirleri, toplu ola­rak, ölümünden çok sonra basılabilmiştir. Sosyâl konudaki şiir­leri, istibdâd boyunca, ancak el­den ele, dilden dile dolaşabil­miş; 1908 Meşrûtiyetinden son­ra neşrine başlanan “Külliyyât-ı Kemâl” serîsinin beşinci cildi olarak “Eş’âr-ı Kemâl” ismiyle basılması düşünüldüğü hâlde, basıiamamıştır. Yalnız “Vaveyla” nın 1910 da yapılmış bir ayrı basımı vardır, Kemâl’in şiirlerini toplu olarak bastırmak deneme­sini, biyografisi ve edebî şahsi­yeti hakkında başına koyduğu bir inceleme ile, ilk olarak Sa­dettin Nüzhet (Nâmık Kemâl; Hayâtı ve Şiirleri, 1933) yapmış ve bunu Rızâ Nûr’un, eski harf­lerle ve daha şümullü bir baskı­sı (Nâmık Kemâl, Türk Bilik Re­vüsü, İskendereye, 1936) tâkîb etmiştir. Daha sonra da şu iki baskı yapılmıştır : 1. Ali Ertem, Nâmık Kemâl’in şiirleri, 1957; 2. Nâmık Kemâl’in Şiirleri, 1959 (Buluş Yayını). Fakat bütün bu baskıların i l mî ve tâ m birer bas­kı oldukları söylenemez.

 

Kemâl’in, şiirden başka, çalıştığı ve sosyâl gayeleri için şiirden daha elverişli bulduğu edebî neviler piyes ve romandır. Bilhassa piyes, daha kısa bir za­man zarfında, kütle psikolojisin­den de faydalanarak, çok daha şiddetli bir telkîn ve te’sîr ka­biliyetine sâhib bulunduğu için, romandan da üstündü.

 

Hem tür­lü edebî çeşidlerdeki gücünü göstermek, hem modaya uymak, hem de onun kütlevî ve darbe hâlindeki ânî te'sîrinden faydalanmak gibi isteklerle, Kemâl piyes yazmağa başladı ve ilk denemesini Vatan yahut Silistre (1873, Tarihsiz bas­kılarından başka öteki baskılar: 1891, 1892, 1940, 1960) ile yaptı. Gedik Paşa Osınanlı Tiyatrosu'nda oynanan bu piyesin, seyircilerde uyandırdığı aşırı heyecan ve bunun kötü bir şekilde pâdişâha aks ettirilmesi, Kemâl’in Mağusa’ya sürülmesine yol açtı.

 

Fakat daha ilk piyesiyle umduğundan da fazlasını elde eden Kemâl, bu işin arkasını bırakamazdı. Böylelikle, bu ilk piyesi Zavallı Çocuk (1872, 1874, 1940, 1947, 1960), Â k i f Bey (1874, 1910, 1961), G ü i n i h â I (1875, tarihsiz, 1910, 1960), C e lâ­le d d İ n H â r z e m - ş â h (1S75, 1898), Kara Belâ (1910) piyesleri tâkîb etti. Kemâl, tiyatro hakkındaki düşüncelerini “T i y a t r o” (İbret, 31 Mart 1 8 73) ve Tiyatrodan Bahs Eden Arkadaşlara (Hadîka, 1873) makaleleri ile Mukaddeme-yi Celâl (1883, 1393) de anlatır.

 

Ona göre tiyatro, her şeyden evvel, bir eğlencedir; fakat, bu hükmü hemen bir '‘içtimaî fayda" düşüncesi tâkîb eder ve târîf "faydalı bir eğlence" şeklinde tamamlanır. Tiyatronun fay­dası, ‘‘ahvâl-i beşeri taklîd"ten doğar. Bu "ahvâl-i beşer" terkibine ise, in­san hayâtının, ferd ve cemiyet olarak, çok geniş anlamı girer.

 

Onca : (Ti­yatro, ahlâk telkinleri bakımından, dîğer eserlerden ve hattâ gazetelerden de ileridir. Tiyatro, medeniyetin en büyük amillerindendir. Şekspir’in Julyus Sezar piyesinin İngiltere’deki Cromvvell ihtilâlinde te’sîri bulundu­ğu gibi, Fransa'da Moliere (Molyer) in komedileri aristokrasi ve teokra­siye ağır darbeler indirmiş ve Corneille (Korney) in trajedileri de Fransız ihtilâline te’sîr etmiştir. Göte ve Şiller’in piyeslerinin te'sîrlerini anlatmak içinse, büyük bir kitab yazmak bile yetmez.)

 

Kemâl, tiyatronun sosyal ha­yâttaki bu te'sîr kabiliyetini kendi eserleriyle de gerçekleştirmek düşünce ve isteğinden kendisini kurtaramadı. Hattâ ferdin hayâtının hâkim bulun­duğu kanâatini veren piyeslerinde bile, sosyal hayâtın akislerini yaşatma­ğa -her imkândan faydalanarak- çalıştı. Bunun içindir ki; vatan ve millet uğruna fedakârlık, kahramanlık, ahlâk, dîn... gibi meseleler üzerindeki kuv­vetli telkinler, her piyesinde karşımıza çıkar, Kahramanlarında, dâimâ, bu meziyetleri mihraklaştırmak, en çok özendiği noktadır. İslâm Bey, Akif Bey ve Celâleddîn bu bakımdan bilhassa dikkati çekerler.

 

Gerek kahramanla­rın yaratılmasında ve gerekse vakalarının düzeninde Kemâl, romantik dra­mın te’sîri altındadır. Bu hususta en çok tercîh ettiği örnek ise, V. Hugo’- dur. Tiyatro tekniği bakımından tâm bir sağlamlığa sâhib olmamakla be­raber bu piyesler, tiyatro edebiyâtımızın bellibaşiı mahsûlleri arasında yer alırlar. Onların dil ve üslûb bakımından çok sâde ve canlı olduklarını, ger­çek sahne diline çok yaklaştıklarını da bilhassa kayd etmek îcâb eder.

Kemâl, te’sîr bakımından çok daha uzun bir zamana İhtiyaç göstermeşine ve ânî bir darbe kudreti taşımamasına rağmen, okuyucu kütlesinin çok daha büyük olması yüzünden daha yaygın bir te’sîr kabiliyetine sahib bulunan roman çeşidini de ihmâl edemezdi. Romanın da, piyes gibi, “faydalı bir eğlence" olduğuna, "ahlâk ve maârifçe" bir fayda sağlayabilece­ğine İnandığı için, verdiği iki eserle onu da denedi :

 

İntibah yahut Sergüzeşt -i Ali Bey (1874, Tarihsiz, 1911, 1942) ve C e z m î (1882, 1887, 1888, 1917). İlk romanın asıl adı Son Pişmanlık iken sansürce yukarıdaki şekilde değiştirilmiş ve yazar tarafından başına konulmuş olan önsöz de kaldırılmıştır. Vakasını tecrübesiz bir gencin başından geçen bir gönül hîkayesi teşkil eden bu romanda ve her fırsatta yazarın ferdî ve sosyal ahlâka sık sık temas ettiği ve bu eserle âdeta ahlâkî bir ders ver­mek gayesinde olduğu görülür. İkinci roman, konusunu Osmanlı târihinden, XVII. asırdaki Osmanlı - İran harbîerinden alır. Vakada Âdil Girayla şahın kardeşi Perîhân arasındaki aşk sahneleri de mühimce bir yer tutmakla berâber, kahramanlık, yurtseverlik, fedakârlık,... gibi yüksek duygu ve me­ziyetlerin ön pilânda geldikleri muhakkaktır. Yazar, eserini iki bölüm olarak düşünmüş, fakat yalnız birinci bölümünü tamamlayabilmiştir. Ro­mancının, her iki eserde de, kişileri tasvîr ve tahlildeki kudretine karşılık, vakaya hâkimiyeti zayıftır.

 

Bu romanlar, bilhassa, dil ve üslûb bakımından yeni bir çığırın açıcısıdırlar. Bu eserlerle Türk romanında, dil ve üslûbda Ahmed Midhat’ın tuttuğu yolun yanıbaşında, ayrı bir yol açılır. Dil ve üslûbta bir sanat endîşesinin de yer alması şeklinde beliren bu çığırın, gittikçe işlenerek ve "Sergüzeşt" ile "Zehra" dan geçtikten sonra Servet-f Fünûn romanında da benimsendiği görülür.

 

Kemâl'in, bunlardan başka, tenkîd, biyoğrafı ve târih nevilerinde mey­dana getirdiği eserlerle türlü gazetelerde çıkan birçok makaleleri vardır. Tenkide âid olan eserleri arasında İrfan Paşa'ya Mektub [1887, 1893}, Tahrîb-i Harâbât (1887), T a ’ k î b (1887, 1896) en mühim olanlarıdır.

 

1874 te Mağusa’da yazılmış olan birincisi, yeni nesli küçümseyen, o devrin eski edebiyât mümessillerinden İrfân Paşa’nın Mecmûa-yı İrfân Paşa İsmiyle basılan şiir kitabını ve dolayısıyle eski edebiyatı tenkîd ve yeni edebiyatı müdâfaa eder. İkincisi Ziyâ Paşa'nın 1874 te çıkan Harâbât’ını tenkîd için ayni yıl Mağusa'da, üçüncüsü de bir yıl sonra, yine ayni maksadla ve ayni yerde yazılmıştır. Kemâl, Harâbât'ı tertîb ve neşr etmekle, Ziyâ Paşa’nın eski edebiyatın müdafiliğini yaptığına hükm ve bu hareketinden dolayı onu tenkîd eder. Fakat, Kemâl’in hücûmlarında aşırılığa kaçtığı, bu tenkidin umûmiyetle hissî bir hava taşıdığı mu­hakkaktır.

 

-----------------------------------"

 

kaynak: Batı Tesirinde Türk Şiiri Antolojisi / Kenan Akyüz / a.g.e


Bu mesaj Mustafa Ceylan tarafından 2016-07-07 19:36 GMT, 562 Gün önce düzenlendi.
__________________