Forum Stats Test Link Test Link Test Link Test Link
Forumlar » Genel » Türk Argo Sözlüğü » D(D-Z)

Yazar Mesaj   #1606  2016-03-08 18:47 GMT  

Online status admin



Administrators



Mesaj: 1941
Şehir: Ankara
Ülke:
Meslek: Site Yöneticisi
Yaş:

D

dalga (tr. i.) r. esrar: -biraz dalga uçlan (=ver). (bk: ampes, diş, hurda, nefes, kabza, konca, paspal, toprak). 2. nesne, şey. 3. hal, vaziyet, durum, iş: kıyak dalga imiş burası be!

 

dalga geçmek (tr. dey.) dalgın olmak, ehemmiyet vermemek, üzerinde durmamak: -dalga geçme, oğlum, insan gibi konu­şuyoruz. (bk: boşlamak, boş vermek, haspi geçmek, ıska geçmek, haylamamak, keşlemek, kumpas sallamak, omuz vermek, tonel geçmek, yan çizmek, yan sallamak).

 

dalgamotor (b.i.) dost, sevgili, metres: senin dalgamotoru gördüm, şimdi başkası idare ediyor galiba. (bk: aftos, antin, gaco, nannik, paçoz, zamazingo).

 

dalgaya gelmek (tr. f.) dalgın olmak, ehemmiyet vermemek, dalgınlığına gelmek : dalgaya gelmeyiz, gözünü aç! (bk: dalga geçmek),

dalgaya getİrmek (tr. f.) dalgınlığına getirmek, kandırmak: herif dalgaya getirip, çürük portakalları yutturuyor.

damlamak (tr. f.) çıkagelmek, bir yere vaktinde yetişmek: O, şimdi damlar. (bk: düşmek).

daniska (s.) 1. âlâ, hâlis:-bu yaptığın ise, enayiliğin daniskası derler, (bk: kıyak). 2. (i.) öz, esas: 0, için daniskasını bilir.

 

dasnİk (erm. i.) pezevenk (bk: asılzâde, astik, esnaf1, geyik).

 

davul (i.) göt, kıç (bk: atras, bohça, boyata, defans, defran- siyel, ense, kâse, küfe, semer, tiz).

 

dayı (tr. i.) 1. kendisine dayanılan kimse, koruyucu: arkasında dayısı var, ona vız gelir. 2. polis, jandarma (bk: aynasız, gelin alıcılar, mikrop 1, tahtakoz).

Dayısı dümende [olmak] (tr. dey.) taraflı, arkalı ve bir mesnede güvenir [olmak].

dede (tr. mck. arg. i.) 1. yaşlı ve bıyıklı büyük talabe: -dedede santıral (=zekâ) ne gezer yahu! 2. yaşlı esrarkeş, serseri.

 

defans (fr. i.) kıç, göt [bütün olarak], (bk: atras, bohça, bo­yata, davul, defransiyel, kâse, küfe, semer, tiz). defransİyel (fr. i. şof. arg.) (bk: atras, bohça, boyata, kâse, küfe, semer, tiz).

 

değirmen (tr. i.) cep veya duvar saati:-kaç papel tosladın (=verdin) bu külüstür değirmene.

dehlemek (tr. f.) kovmak, dışarı atmak, başından savmak: sululuk edince herifi dehlemişler, (bk: haydamak, pasaportunu vermek, sepet havası çalmak, sepetlemek, sıpıtmak).

 

delik (tr, i.) hapishane: -Ali, on günden beri delikte imiş. (bk: kafes, kodes).

demir hindi (b. s.) hasis, tamahkâr, pinti: bırak şu demir hindiyi, aşınıyormuş gibi aynaya bile bakmıyor.

 

denyo (s.) 1. alık, sersem, bön, budala (bk: abullabut, andavallı, angut, armut, aval, ayran ağızlı, bangoboz, düdük makarnası, gebeş, gebeşâki, hafız, halalım, hırbo, hırt, hışır, hıyar, kereste 1) keriz 2, keş, koroydo, mayın, pan- godoz, pilâkİ, saloz, tereyağı, yanbolu). 2. (i.) rehin, emânet.

 

depo (fr. s. mek. arg.) kendi sahasında çok bilgili, tecrübeli hoca: bizim matematikçi depodur, ne istersen sor.

deveye bİnmek (tr. dey.) esrar çekmek: kaç gündür deveye bin­diğimiz yok be abi, iyice harmanız, (bk: nefesleşmek, ot yemek).

 

dıragon (fr. s.) 1. parasız, siiğürt (bk: bitli, hafif, hasta, kokoz, tıngır, tırıl). a.(i-)kopuk, külhanbeyi (bk: adadiyoz, mırmır).

 

dırav (i.) para (bk: asker, dünyalık, mal 2, mangır, mangiz, pul, taş).

dızdızci (s.) bir nevi dolandırıcı: dızdızcının biri imiş...

 

dızgal (gr. i.) sakal: -şu moruğun dızgalına bak.

 

dızgallı (gr. tr. s.) sakallı: -bu dızgallıda iş yok! (bk: fenerli).

 

dızlamak (f.) dolandırmak, çarpmak.

 

didon (i.) züppe: didona bak, pişmiş kelle gibi sırıtıyor, (bk: abuzettinbey, çarliston [marka]).

 

dikine traş [etmek] (tr. far.) yalan sözlerle ve gevezelikle karşısındakini inandırmaya çalışma[k]: -bu kadar dikine traş etme yüzümüzde sivilceler çıhnıya başladı, (bk : perdah- * lamak, traş etmek, ustura çalıştırmak).

 

DİKİZ ! (n.) 1. bak, dikkat eti : -Aftos’a dikiz 2. (i.) bakış, gözetleme (bk: röntgen),

 

Dikizci (i.) hırsızların sanatlarını gösterdikleri sırada bulunan gözcü: -dikizci gelmezse, topumuzu piyastos ederler yaka­larlar), (bk: erketeci, röntgenci). dikiz etmek (f.) bakmak, seyretmek, gözetlemek [çok zaman gözünü ayırmadan bir yere bakmak]: sen etrafı dikiz et! (bk : dikiz geçmek, iskandil etmek, kitakse etmek).

 

dikiz geçmek (dey.) (bk : dikiz etmek).

 

dikizlemek (tr. f.) (bk : dikiz etmek, dikiz geçmek).

 

dilgoz (s.) aptal, enayi, sersem: dilgozun biridir, o dalgadan çakmaz. (bk : andavallı, aval, bangoboz, düdük makarnası, gebeş, gebeşaki, hafız, halalım, hırbo, hırt, hışır, hıyar, kanser ilâcı, kereste1, keş, koroydo, mayın, pangodoz; pilâki, saloz, tereyağı, yanbolu).

 

diplemek (tr. f. mek. arg) sınıfta kalmak: Hüsamettin dipliyecek kadar enayi değildir. (bk: atomlamak, çakmak3, çuval- lamak, takmak 2 , top atmak 3, torpillemek).

 

Diş (tr. i.) esrar [içilen-]: -kaç gündür dişsiz kaldık be abil (bk: ampes, cıgaralık, cuk, dalga 1, hurda, kabza, konca, nefes, ot, paspal sarıkız 2, toprak).

 

Dişçi (tr. i.) mezardaki ölülerin altın dişini söküp satmayı ken­dine iş edinen adam: bakkal Bodos da dişçinin defterine geçmiş.

Diş kirmak (tr. dey.) esrarı ufalayıp cıgaraya doldurmak: -dünden beri harmanım, bize de bir çekimdik diş kır yahu !

 

diyari (i.) [eskiden] ikilik, iki kuruş: bir karafakinin bir diyariye olduğu günler artık rüyamıza girmeye başladı.

 

doktorlu [kâğit] (fr. tr. s.) işaretli [iskambil], sırkaf yapılmış [kâğıt]: maça beyinin yanındaki doktorludur çaktırma kimseye sakın !

 

dokunu dokunu vermek (tr. dey.) [yumrukla] birkaç defa vurmak: burnunun üstüne dokunu dokunu vermeli, (bk : okşayı okşayı vermek).

 

dolma (tr. i.) 1. yalan, hiyle, dalavere: biz dolma yutmayız. (bk : atmasyon, bom, dubara, eftamintokofti, kaşkariko 2, katakoftı, kıtır, kıtırbom, kofti, madik, mantar, martaval, masal, palavra, polim, şorolop). 2. (s.) kazanılacak bir şekilde istif edilmiş iskambil kâğıdı: önündeki deste dolmadır, ağzını kapa da gözünü aç!

 

dolma yutmak (tr. dey.) kanmak, aldanmak: dünkü çocuk, bize dolma yuiturmıya kalkıyor.

 

dolu zar (tr. far. i.) cıvalı zar: dolu zarı fırlatınca sırtıkaran konduruverdim. (bk: öküz).

 

döküm (s.) 1. kötü giyimli. 2. çirkin [kadın]: -şu kadına bak safi döküm, (bk : kakanos, kokoroz, sapanorya).

 

dört patlarli dizel motoru (is.) tecrübeli, eski fahişe.

 

 

dörtyüz [4+100] (tr. i.) poker oyunu: 4+100 e bir kişi eksik, varsa taliplisi ufak bir seans temiz aile çevirelim.

 

dubârâ (far. i.) hiyle, yalan, dalavere: herifin işi gücü dubara. (bk: atmasyon, bom, dolma, eftamintokofti, kantin, kaşkariko2, katakofti, kıtır, kıtırbom, kofti, madik, mantar martaval, masal, palavra, şorolop). [idârâ, midârâ, dubârâ =işi idare etme].

 

dubaraci (far. tr. s.) hıylekâr, yalancı, düzenbaz, sözünün eri olmıyan: herif safi dubaracı, harbi (=doğru) konuştuğu yok. (bk: kalleş, kerizci2, madikçi).

 

dul kari encİğİ (tr. is.) çok çeneli, çenesi düşük kız,

 

duman (s.) 1. boş, boşuna. 2, fena, adî: züğürtlükten halimiz duman be abi! 3. korkak. 4. avanak, [en çok ikinci mâna kullanılır]. 5. esrar [içilen], (bk: ampes, cıgaralık, cuk, dalga1, diş, hurda, kabza, konca, nefes, ot, paspal, sarıkız 2, toprak).

 

dumancı (s.) pek az sermaye ile çok para kazanan oyuncu: Ahmet cesur olduğu için iyi bir dumancıdır.

 

duman yapmak (dey.) hiç denecek bir para ile çok para kazan­mak: bir lirası vardı, şans istedi cesur da oynadığından duman yaptı.

 

dut (tr. i.) çok sarhoş (bk: bulut filispit, fitil, kandil, kandilli, küp, matiz, turşu, vapur, yüklü2, zom2).

 

dut gibi olmak (tr. dey.) mahcûbolmak, utanmak, bozum olmak: palavrası ucuzlayınca, harifçioğlu dut gibi oldu, (bk: amorf olmak, bozum olmak, ekşimek1, foslamak, madara olmak).

 

dut yemİş bulgar götü (dey.) çalçene, çenesi düşük, geveze kimseler hakkında söylenir: kanda bir çene var aga, dut yemiş Bulgar götü mübarek.

 

duvarcı (s.) duvardan, aşan [hırsız]: duvarcı Yakup kafeste imiş.

 

duziko (gr. i.) rakı: buranın duzikosu beni açmıyor, (bk: anzarot, caraıak, carmakcur, imam suyu, istim1, pırna, pırne, pırnı, piyız).

 

düdük makarnasi (s.) aptal, sersem, anlayışsız: -ulan düdük makarnası, pişmiş kelle gibi ne sırıtıyorsun orada. (bk: abecı, abullabut, ahlat, andavallı, angut, armut, aval, ayran ağızlı, bangoboz, denyo, dümbelek, gebeş, gebeşâki, hafız, halalım, handavallı, hırbo, hırt, hırtapoz, hışır, hıyar, ıspanak, kanser ilâcı, kaşalotzâde, kaşkaval, kereste1, keriz3, keş, koroydo, mantar2, mayın, naval, pangodoz, pilâki, saloz, tereyağı, yanbolu).

 

düğme (tr. i.) [fski] gümüş mecidiye: -düğmeyi elden gel!

 

dükkân (ar. i.) kumarhane: bizim dükkân gece onikide açılır. (bk: bitirim yeri, tekke, tripo).

 

dümbelek (far. i.) 1. me’bûn (bk: beşlik, beş yıldız, ellisekiz, esnaf1, ibnetor, inek, folluk2, götlek, kayarto, kova, tayıncı, verek). 2. aptal: dümbeleğin biri. (bk: düdük ma­karnası, hırt, hışır, hıyar, ıspanak, keş, mantar2, mayın, pangodoz, pilâki, saloz, tereyağı, yanbolu).

 

dümen (ita. i.) 1. dalavere, hiyle: işi gücü, hep dümen, (bk: açmaz, katakulli, mandepsi, tonga, zoka), 2. saf bir oyun­cuyu, hiylekâr bir oyuncu ile oyuna tutuşturmak için muhtelif çarelere başvurma [İtalyanca “timone”deıı] (bk: numara).

 

dümenci (İta. tr. s.) 1. dalavereci, hiylekâr: -ne dümenci imişsin sen! (bk : dubaracı, madikçi, markacıoğlu). 2. saf, paralı oyuncuyu kumarhaneye düşüren, boğduran [adam], (bk : kerizci 3, numaracı). 3. (mek. arg.) en geride olan, so­nuncu: Ali, sınıfın dümencisidir.

 

dümenİ kirmak (ita. tr. f.) kaçmak, savuşmak, uzaklaşmak: Karagümrüğe doğru dümeni kırdı, (bk: açmak, ançizlemek, cızdam etmek, cızdamı çekmek, cızlamı çekmek, cicozla­mak, çözülmek, ferlemek, fertiği çekmek, fertiklemek, ipini kesmek, kırmak, kirişi kırmak, palamarı koparmak, panik kırmak, payandaları çözmek, fırlamak, tüymek, voltasını almak, zamkinos etmek).

 

dümen kullanmak (ita. tr. dey.) bir işi iyi idare etmek: -aynasız­lar geliyor, iyi dümen kullan!

 

dümen kirmak (ita. tr. dey.) (bk: dümen kullanmak).

 

dümen yapmak (ita. tr. dey.) dalavere, hiyle ile birini kandır­mak: -dümen yapma bana! (bk: açmaz yapmak, ayak yapmak, filim çevirmek).

 

dünyalık (ar. tr, i.) para: hiç dünyalığımız kalmadı, halimiz kertan (=fena). (bk: asker, dırav, mal 2, mangır, mangiz, pul, taş).

 

düşmek (tr. f.) ansızın gelmek, çıkagelmek: ne zaman düştün yahu ! (bk : damlamak).

 

düz nefes etmek (tr. ar. dey.) hakkından gelmek, başa çıka­bilmek, başarmak, becermek: tek başına sekiz aynasızı (=polisi) düz nefes etti.


__________________