Forum Stats Test Link Test Link Test Link Test Link
Forumlar » Genel » Batı Tesirinde Türk Şiiri » ŞİNASİ

Yazar Mesaj   #1581  2016-03-05 01:47 GMT  

Online status admin



Administrators



Mesaj: 1941
Şehir: Ankara
Ülke:
Meslek: Site Yöneticisi
Yaş:

İBRAHİM ŞİNÂSI

 

1826 da İstanbul’da, Cihangir’de doğdu. Babası, 1828 - 29 Osmanlı - Rus Harbi sırasında, Şumnu'da şehid dü­şen Bolu'lu bir topçu yüzbaşısıdır. İlk öğrenimini mahalle mektebinde yap­tıktan sonra, Tophane Mektûbî Kalemi’ne devama başladı. Buradaki hayâ­tı, hükümet dâirelerinin - o devirden sonra da uzun müddet devam etmiş bulunan - Öğretici ve yetiştirici hava­sı içinde, yaşına göre mühim olan bîr kültürel gelişme kayd etmesini sağ­lamış; arapça, farsça ve fransızca da öğrenmiştir. Bu esnada şiirle uğraş­mağa başladığı da tahmin edilebilir.

 

O zamanlar, Batı medeniyeti sahasın­da en geniş ve hemen hemen biricik temâs noktamız Fransa idi. Fransızcayı öğrenmeğe başladıktan sonra, za­manla, Şinâsî'de de Fransa’ya tahsîle gitmek arzusu belirdi. Nihâyet 1849 da, hükümet hesabına Paris’e gitmeğe muvaffak oldu. Orada önce fransızcasını kuvvetlendirdikten sonra, hükü­metçe gösterilen isteğe uyarak, mâliyecilik tahsîline başladı. Fakat, ede­biyatla ilgisini de kesmiş değildi. Fransız edebiyatını da tanımağa çalışı­yordu. Paris’te, muharrirlerden Samuel Ustazade de Sacy (1) ve meşhur şâir Lamartine ile dostluklar kurdu. Dört, beş yıl kadar süren bu öğrencilik hayâtından sonra İstanbul’a dönünce, maârif alanında çalışmayı tercih et­tiği için, Meclis-i Maârife tâyin edildi. Şinâsî’nin bundan sonraki memurluk hayâtı, koruyucusu Reşîd Paşa’nın siyasî hayâtına paralel olarak devam eder. Reşîd Paşa’nın iktidara gelmesiyle Şinâsî de memurluğa geçer ve iktidardan ayrılması İle de memurluğundan uzaklaştırılır. Onunla en çok uğraşanlar, Reşid Paşanın yetiştirmeleri oldukları hâlde sonraları siyâsî hayâtta ona rakîb kesilen, Âlî ve Fuad paşalardır. Şinâsî, gerek insan ve gerekse devlet adamı olarak büyük değerlere sâhlb bulunduğuna samîmiyetle inandığı Reşid Paşa’ya, geniş bir hayranlık ve sadâkatle, sonuna kadar bağlı kaldı. Şiirle uğraşmağa başla­dıktan sonra iki pâdişâhın zamanlarında yaşamasına ve birçok devlet adamları ile tanışmasına rağmen, yazdığı mahdûd ka­sidelerin hepsi de Reşid Paşa’ya âitdir.

 

Reşid Paşa’nm ölümünden {7 Ocak 1858] sonra, Şinâsî’yi Yusuf Kâmil Paşa korumağa başladı ve böylelikle, uzun müddet ve sıra ile iktidârı ellerinde bu­lunduran Âli ve Fuad paşaların düşman­lığından kendisini korumak imkânını kıs­men bulabildi. Sonralar; Fuad Paşa’nın da hürmetini kazanan Şinâsî, fransızcadan manzum olarak yaptığı bâzı şiir ter­cümelerini, bu sıralarda, Terceme- yi Manzume ismiyle ve taşbasması hâlinde yayımladı (1858). Devlet hizmetinde huzûrlu bir hayâta imkân kal­mayınca, hayâtını serbest olarak kazan­manın çârelerini aramak zorunda kaldı. 1860 ta, Âgâh Efendi ile birlikte çıkar­mağa başladıkları ilk özel Türk gazetesi Tercemân-ı Ahvâl (İlk sayı : 22 Ekim 1860), bu arayışın neticesidir. Şinâsî gazetenin Âgâh Efendi ta­rafından çıkarılmasında bellibaşlı âmil olduğu gibi, altı ay müddetle gaze­tenin yazı işlerinde de te’sîrli bir şekilde çalışmıştır. Şâir Evlen­mesi isimli komedisi, ilk defa olarak, bu gazetede tefrika edildi (1).

 

Gerek makaleleri ve gerekse bu piyesi, Şinâsî’nin bu târihlerde nesir­de ve yeni bir edebî çeşidteki kudretini de anlatmaları bakımından, çok mühimdir. Bu esnâda, Terceme-yi Manzûme'yi matbaa harf­leriyle yeniden bastırdı (1860). Aralarındaki büyük mizaç farkları yüzün­den, Âgâh Efendi ile anlaşma ve dolayısıyle Tercemân-ı Ahvâl'deki birlik çalışma süresi kısa sürdü. Bunun üzerine, tek başına bir gazete çıkarabilmenin imkânlarını aramağa koyuldu ve bir yıldan az bîr müddet sonra, ikinci özel Türk gazetesi olan, Tasvîr-i Efkâr (İlk sayısı : 28 Ha­ziran 1862) ı kurdu. Cemiyetçe kalkınmamızın zaruretine inanmakta olan Şinâsî, gazetenin bu husustaki mühim rolünü, bütün topluluğa hitâb ve te'sîr bakımından taşıdığı münâkaşa kabul et­mez ehemmiyeti iyice biliyordu. Tercemân-ı Ahvâl ile Tasvîr-i Efkâr'ın önsöz­lerinden açıkça anlaşıldığına göre, onca “halk, kendisini ilgilendiren bütün mese­leler hakkındaki düşüncelerini gazeteler vâsıtası ile bildirir. Bu yüzden, gazete­ler her medenî millet için çok lüzumlu­dur ve sayılarını arttırmak îcâb eder.

{Tasvîr-i Efkâr'ın önsözü). Bu bakımdan, gazetesine seçtiği isim bile manâlıdır.

Bu görüş, ona paralel bir siyâsî kanaatin de çok açık ifâdesini taşır: Bir milletin idaresinde, devlet kadar, halkın da dü­şüncesi ve dileği esâstır. Bizde, o zama­na kadar olduğu gibi, yalnız devlet diye bir şey yoktur; aynı zamanda, millet di­ye de bir şey vardır ve “her bir devlet, idaresine müvekkel olduğu bir heyet-i mecmua-yı milliye'nin bekâsı ile payidar ve hay rü menâfiine muvâfık surette tedbir-i mehâm eylemekle kavîyyü'l iktidâr (Tasvir-i Efkâr, Önsöz) bulunduğu cümlesinden de kolaylıkla anlaşılacağı üzere, esasen devlet, "milletin işlerini onun vekili olarak idare eden ve bütün kuvvetini ancak milletin iyiliği için çalışmaktan alabilecek olan bir müesesedir. Devlete karşı birçok yükler altına sokulmuş olan millet, buna karşılık, "söz” ve "yazı" ile kendi menfaatleri hakkındaki düşüncelerini de bildirmek hakkına sâhibtir (Tercemân-ı Ahvâl, önsöz). Fakat o zamanlar böyle haklardan haberi bile olmayan bizim hal­kımız, onları nasıl kullanabilirdi? Burada, ilk vazîfe, elbetteki, aydınlara düşüyordu. Aydınlar, evvelâ, halka böyle tabiî ve mühim bir hakkın sâhibi bulunduğunu ve bunu kullanma yolunu öğretmekle görevlidirler. Medenî hakları bakımından vatandaşları aydınlatmak ve bilgilendirmek görevini ge­reği gibi yapabilmek İçin ise, onlara anlayabilecekleri bir dille hitâb etmek şarttır.

 

İşte bu kaçınılmaz zar üret, Şinâsî'yi yazı dilimizi yeniden kurmağa, onu - eskiden olduğu gibi - hüner göstermek için kullanılan bir vâsıta olmaktan çıkararak açık bir "ifâde-yi meram" unsuru hâline getirmek husûsunda bütün imkânları ile uğraşmağa sevk etti. Bu düşünce iledir ki, daha Tercemân-ı Ahvâl’in önsözünde, gazetedeki yazıların "giderek umûm halkın kolaylıkla anlayabileceği mertebede" bir dille kaleme alınacağını bildirdi.


Millet - Devlet münâsebetleri hakkında yukarıdaki düşünceleri, onun, siyâsî sahada gerçekleşmesini görmek istediği esâsların mâhiyetini açıkça bildirir. T a s v î r - i Efkâr, yazıları ve sahîfe tertîbi İtibârı ile, Tercemân-ı Ahvâl’den daha ileri bir durumda idi. Gazetenin çıktığı yıl, Şinâsî şiirlerini Müntahabât-ı E ş ' â r ı m ve, 1863 te de, topladığı atasözlerini - bâzılarının arapça ve fransızca karşılıkları île tercümelerini de ekleyerek - Durûb-ı Emsâl-i Osmâniyye adları iie bastırdı. Gazetenin en büyük yardımcısı Nâmık Kemâl idi. 1865 yılı başlarında Şinâsî gazeteyi Kemâl’e bırakarak, Paris’e gitti. Bir nevi, "kendi kendini sürgün etme" olan bu ikinci gidişin sebebi olarak, o sıralarda Sadrâzam Âli Paşaya karşı hazırlanan bir sûikasd hâdisesinin tertîbçisi iie dostluğu bulunması ve dolayısıyie kendisine de bir kötülük gelmesinden çekinmesi gösterilir (Ebuzziyâ Tevfik, Nümüne-yi Edebiyyât-ı Osmâniyye, VI. baskı, 1911, s. 229). Bu hâdiseden sonra, Şinâsî, siyâsetle uğraşmamak karârını aldığı için, Paris’te kendisini tamâmıyle edebî çalışmalara verdi. 1867 yılında Paris’e kaçarak Mustafa Fâzıl Paşa’nın etrafında toplanan ve Jeunes Turcs (Yeni Osmanlılar) isimli bir siyâsî cemiyet kurmuş olan Ziyâ Paşa, Nâmık Kemâl, Ali Suâvî gibi eski bildikleriyle bile hiçbir temasta bulunmamaya çok dikkat etti. Ebuzziyâ Tevfik'in verdiği bilgiye göre (1) Şinâsî, Paris’teki yalnız ve çok basît yaşayışını büyük bir türkçe sözlük hazırlamakla geçirdi. Bu esnada, tanınmış Fransız dilcisi Littre (2) ile iyi bir dostluk kurmuş ve bu çalışmasında ondan da faydalanmıştı. Yine - onu en iyi tanıyanlardan olan - Ebuzziyâ’nm (3) söylediğine göre bu eser, eski alfabenin. "ti” harfine kadar yazılmış olup, her biri biner sahîfelik, on dört cildten mürekkebti. Mübalâğalı bulunduğu tahmin edilebilecek olan bu mütâlâadan başka, aynı yazar, sözlük müsveddelerinin Avrupa kütüphanelerinde bulunduğu (1) ve Şinâsî’nin bu esere âid müsveddeleri son günlerinde ve İstanbul'da temize çektirdiği (2) gibi biribirinı tutmayan iki rivâyeti de nakl etmektedir. Şinâsî' nin türkçeye vermek istediği istikameti aydınlatabilecek olan bu mühim eserle birlikte, Mebâdî-î İlm-i Sarf (1855) adlı gramerinin de elde bulunmayışı edebiyat târihimiz için büyük bir kayıbtır.

 


Milletlerarası Paris Sergisi münasebetiyle 1867 de III. Napolyon'un davetlisi olarak Paris’e giden Abdülâzîz'e Hâriciye Nazırı olarak refakat eden Fuad Paşa, Şinâsî’yi İstanbul’a dönmesi için iknâa çalıştı. Bu çalışmasında, Şinâsî'nîn dönüşünü te’mîn hususunda eşi tarafından paşaya yapılmış mürâcaatin de te’sîri olmuş ve bu müracaate sinirlenen Şinasi Abdülaziz' in dönüşünden biraz sonra İstanbul'a gelip (1867) birkaç gün kalarak eşinden ayrılmış ve tekrar Paris'e dönmüştür.(2) Şinasi' nin İstanbul'a kat'i olarak dönüşü 1869 güzündedir.

 

Şinâsî, İstanbul'a döndükten sonra da siyâsetle hîç ilgilenmeyerek, yalnız matbaa işleri ile uğraşmıştır. Bâb-ı Âlî’de kiraladığı bir yeri hem ev, hem de matbaa olarak kullanıyordu. Bunun için, ömrünün bu son ve çok kısa safhasında, karşımıza matbaacı olarak çıkar. Bu sırada matbaalarımızda kullanılmakta olan beş yüz kadar harf parçasını Şinâsî hemen hemen beşte bir nisbetine indirmek suretiyle, dizgi bakımından büyük bir zaman, emek ve masraf tasarrufu sağlamak gibi, matbaacılık târihimizde mühim bîr değişikliğe de teşebbüs etti. Bu yeni harf sistemiyle Durûb-ı Emsâl-i Osmâniyye (1870) nin (3) ve Müntahabât-ı Eş’ârım (1870) ın yeni baskılarını da yaptı (4).

 


Fakat, mânen ve maddeten hasta idi. Paris’te uzun yıllar geçirdiği yalnızlık hayâtı, devamlı huzûrsuzluk ve üzüntü, psikolojisini iyiden iyiye bozduğu gibi, sağlam bünyesini de sarsmıştı. Zekâsındaki eski canlılık yerini günden güne artan bir durgunluğa bırakmış ve ensesinde de tehlikeli bir ur başlamıştı. Sıhhati için çok elverişsiz olan ve hem matbaa, hem de ev olarak kullandığı yeri bir müddet sonra bırakarak, Gihangir’deki evine çekildi. Evinin bahçesinde yaptırdığı yeni bir binayı matbaa olarak kullanmak ve hazırlamakta devam ettiği büyük sözlüğü orada bastırmak düşüncesinde iken, hastalığı birdenbire arttı. Bunun üzerine, Avrupa seyahati sırasında Abdülazîz’le anlaşıp yeniden İstanbul'a dönmüş olan Mustafa Fâzıl Paşa, çok yakın bir ilgi göstererek, onu kendi konağının yanında hazırlattığı bir eve getirtti ve yanına adamlar verdi. Fakat, hastalık süratle ileriliyordu. Yeniden yerleştiği Cihangir’deki evinde, 13 Eylül 1871 de öldü. Mezarı, şimdi kaldırılmış olan, Taksim’deki eski Ayas Paşa Mezarlığı’nda îdi.

 


Şinâsî, Batı medeniyetini esas ve örnek tutarak eskisinden apayrı bir yönde gelişmeğe başlamış olan yeni bir hayât safhamızın dikkate en çok değen şahsiyetlerinden biridir. Kısa süren ömrünün çok daha kısa olan faaliyet müddeti içinde varmış olduğu neticelerin büyüklüğünü, şüphesiz, sistemli, realist ve berrak bir zihin mekanizmasına sâhib bulunuşuna borçludur. O, yapılması lâzım geleni çok iyi tesbît edebilen ve yapılacağı bulduktan sonra onun üzerinde sabır ve dikkatle, uzun uzun düşünebilen ve gerçekleşmesi için de yine sabır ve sebatla çalışabilen insan örneğidir. Derinliğine görüşle düşünüş, ihtiyat, dikkat, ferâgat, sabır ve sebât gibi, hem fikir, hem de fiil adamlarına âid vasıfları kendisinde bir bütün ve düzen hâlinde bulundurabiien, edebiyat târihimizde bir benzeri daha görülemeyen şahsiyettir.

 

Batıyı örnek tutan edebiyatımızda “müceddidlik” vasfı, el bette ki, Şinâsî’ye hasr edilemez. Fakat, bu yeni edebiyât yapısının plânlarını hazırlayanın ve ondan sonra da derhâl tatbikata geçerek temelleri süratle yükseltenin o olduğu da münâkaşa edilemez.


Şinâsî’nın edebî faaliyeti şiir, nesir, tiyatro, tenkîd gibi çeşidli sâhalara yayılmıştır. Bu faaliyetin, onun fikrî faâliyeti İle çok sıkı münâsebeti vardır. Şinâsî’nin bütün çalışmaları şu hareket noktasına bağlanabilir: İleri bir dünyâ içinde, eskimiş bir medeniyet malzemesi ile yaşanamaz. Batı medeniyetini Örnek tutarak, bir bütün hâlinde, yeniden kurulmak ve teşkilâtlanmak için de ferdlerin bilgi ile donatılması işi ön pilânda gelir.


Topluluğu bilgice kalkındırmak. Bu noktadan hareket eden Şinâsî, en verimli ve kestirme yolun gazete olduğunu biliyordu. Bunun içindir ki, maddî imkânsızlıklar arasında, önce başkasını teşvîk edip destekleyerek ve ilk imkânla berâber kendisi teşebbüse geçerek, bütün topluluğa bu en geniş ağızdan hîtâb etmekte tereddüd göstermedi.

 


Şiirlerini kitab hâlinde toplamağa karar veren her şâir, onları bir seçmeye tâbi tutar. Şînâsî, bu ameliyeyi, şiirlerini topladığı kitaba isim yaptı. Fakat, burada mühim bir nokta var : Bu seçmeyi, Şinâsî'nin, hangi şiirleri arasından yapmış olduğu yâni bunlar dışındaki şiirlerinin nasıl ve ne kadar olduğu hakkında pek az şey biliyoruz. Bu bakımdan, edebî şahsiyetinin nasıl bir gelişme çizgisi tâkib ettiğini tesbît edebilmek çok güçtür. Elimizde mevcûd ve mahdûd şiirleri onun, nerelerden geçtiğini göstermekten çok, nereye ve nasıl varmak İstediğini anlatırlar. Şinâsî'nin eski edebiyatımıza âid esâslı bir bilgiye sâhib bulunduğu, eski nazmımız tarzındaki başarılı denemeleriyle bellidir.

 

Reşid Paşa için yazdığı dört kasîdede, umûmiyetle, Nef’î’yi taklîd ettiği görülür. Şiirlerini topladığı kitabta, ayrıca, dört gazel, mesnevî şeklinde bâzı parçalar, kıt’alar, manzûm târihler ve manzûm masallar vardır. Şinâsî, eski kasîde tarzında bâzı değişiklikler de yapmıştır.. Kasidelerinin üçünde eski kasidenin nesîb kısmını kaldırarak doğrudan doğruya medhe girdiği gibi, birisinde de mesnevî şeklini kullanmıştır. Bunların dışında olarak asıl mühim fark, umûmiyetle, eski mazmûnların yanı başında yeni mazmunlara, yeni bir ifâde tarzına, sosyal fikirlere de yer vermesi ve medih sırasında kullandığı vasıfların yalnız o şahsa âid olmaları, eski medhiyelerde olduğu gibi herkes için kullanılabilir cinsten olmamaları husûsunda îtinâ göstermesidir. Bunlarda rastlanan sosyal tâbirler “kanun, hak, adâlet, mahkeme, hâkim, millet, medeniyet” gibi, memleketin Tanzîmât’la birlikte gerçekleştirmeye çalıştığı büyük hamlenin temel taşları olan mühim kavramlardır. Kullanılışları bakımından tâm bîr açıklık taşımamakla berâber, bunlar arasında “mebus”, “reîs-i cumhur” gibi siyâsî terimler de dikkati çekmektedir.

 


Şinâsî'nin gerek bu kasidelerde ve gerekse dîğer şiirlerinde en çok rastlanan kelime, “akıl” dır. Reşid Paşa'ya yazdığı kasidelerden biri aynı zamanda akla da medhiye teşkîl ettiği gibi, her vesîle ile, aklı ileriye sürmekten de geri kalmaz. Fransız klâsik okulunun akılcılığını edebiyatımızda Şinâsî kadar benimsemiş ve terennüm etmiş başka bir şahsa daha rastlamak güçtür. Bunda, pozitivizmin hâkim olduğu sıralarda Fransa'da yaşamış olmasının da hissesi elbetteki vardır. Onun bu akılcı ve fikirci yapısı, tabiî olarak, şiirlerine de te’sîr etmiş ve onların da ayni karaktere bürünerek lirizmden uzaklaşmalarına yol açmıştır. Akl-ı seliminin kudretine mukabil mahdûd olan zevk-i selîmi, onu, şiirlerinde, âdeta geometrik bir çabalamaya sevk eder.


Anlaşılır bir yazı dili kurmak husüsundaki gayreti, bâzı manzümelerinde, ona “sâfî türkçe” ile de bâzı denemeler yaptırdı. Lafonten (1621 - 1695) i örnek tutan manzum hikâyeleri, onun yukarıdaki tâbiriyle “safî Türkçe" olmamakla beraber, daha canlı ve daha güzel bir Türkçe ile yazılmıştır. Terceme-yi Manzum e'deki tercümeleri ise, Lafonten, Rasin (1639- 1699), Fenelon (1651 - 1715), Jilber (1751 - 1780) ve Lamartin (1790 - 1869) den bâzan bütün olarak, bâzan da kısmen, metne sâdık kalmaya çalışılarak yapılmış ve değerleri Fransız nazmını çok bâsît bir şekilde tanıtmaktan ileriye geçemeyen denemelerdir.


Şinâsî, akl-ı selîmin ışığında, bize yeni görüş açıları ve yeni alışkanlıklar getirmenin peşindedir. Bu alışkanlıklardan birisi de, tenkîd ve edebiyât târihi metotlarına âidtir. M e s ’ e I e - y i mebhûsetü a n h â (1) münâkaşası, tenkîd ve münâkaşa usûlü bakımından; Fatîn Tezkiresi’nin yeniden basılması için yaptığı teşebbüs münâsebetiyle yazdığı makale de (Tezkiretüş şuarâ, Nümûne-yi Edebîyyât-ı Osmâniyye, VI. baskı, 1911. s. 237) edebiyât târihçisinin taşıması lâzım gelen vasıfları belirtmek bakımından dikkate değerler.


Şinâsî'nin eser verdiği mühim bir edebî alan da tiyatrodur. 1859 da yazıp bir yıl sonra neşr ettiği Şâir Evlenmesi, Hayrullah Efendi’nin bir okul öğrencisi denemesini andıran eserinden sonra meydana gelmekle beraber, bizde ilk ciddî eser hüviyetini muhafaza etmektedir. Şînâsî, her zaman olduğu gibi, bu çalışmasında da, ne yapması lâzım geldiğini ve ne yaptığını çok iyi bilen bir durumdadır. Bir perdelik bir komedi olan bu küçük eserinde, Orta Oyunu’ndan avrupaî kuruluştaki oyuna nasıl geçilmesi uygun olacağını; daha doğrusu, avrupaî oyuna Orta Oyunu’ndan geçmenin yâni yeni bir hareketi kendi millî varlıklarımızı fedâ etmeden de gerçekleştirmenin mümkün ve lüzumlu bulunduğunu çok iyi bir şekilde göstermeğe muvaffak olmuştur.

(Kaynak: AKYÜZ, Kenan; Batı Tesirinde Türk Şiiri Antolojisi, ISBN 975-10-0794-", İnkılap Kitabevi 1985)

--------------------------------

FAYDALI KAYNAKLAR :

1)Batılılaşma Döneminde Şinasi ve Fransız Etkisi

http://www.edebiyatdergisi.hacettepe.edu.tr/index.php/EFD/article/viewFile/287/177

2)Şinasi'nin Şiirinde Yeni İnsan Tip,

http://turkoloji.cu.edu.tr/pdf/m_fatih_kanter_sinasi_siiri_insan_tipi.pdf

3)Şinasi'nin Mustafa Reşid Paşa üzerine bir Kasidesinin Tahlili

http://www.sosyalarastirmalar.com/cilt4/sayi19_pdf/1_dil_edebiyat/caliskan_adem.pdf

4)Şinasi'nin Şair Evlenmesi'nde Fransız Etkisi

http://web.firat.edu.tr/sosyalbil/dergi/arsiv/cilt11/sayi1/137-150.pdf

5)Bir Rasyonalistin Romantik İsyanı Şair Evlenmesi

http://dergiler.ankara.edu.tr/dergiler/13/1647/17602.pdf

6)Tanzimattan Sonra Türk Şiirinde Değişme ve Yenileşme

http://www.tubar.com.tr/TUBAR%20DOSYA/pdf/2006BAHAR/19.29.a.ucman.s.477-488.pdf

 

*

Şinasi'nin "Münacaat" şiirinin beyitleri ve açıklamaları

 

 

 

MÜNÂCAAT

Hak Teâlâ azamet âleminin pâdişehi
Lâ-mekândır olamaz devletinin taht-gehi (1)

Hâsdır Zât-ı İlâhisine mülk-i ezelî
Bî-hudûd anda olan kevkebe-i lem-yezeli (2)

Eser-i hikmetidir yerle göğün bünyâdı
Dolu boş cümle yed-i kudretinin îcâdı (3)

İzzet ü şânını takdis kılar cümle melek
Eğilir secde eder pîş-i celâlinde felek (4)

Emri vech üzre yer eyler gece gündüz hareket
Değişir tâzelenir mevsim-i feyz ü bereket (5)

Pertev-i rahmetinin lem'asıdır ayla güneş
Tâb-ı hışmından alır alsa cehennem âteş (6)

Şerer-i heybet-i ulviyyesidir yıldızlar
Anların şûlesi gök kubbesini yaldızlar (7)

Kimi sâbit kimi seyyar be-takdîr-i Kadîr
Tanrı'nın varlığına her biri bürhân-ı münîr (8)

Varlığın bilme ne hâcet küre-i âlem ile
Yeter isbâtına halk ettiği bir zerre bile (9)

Göremez zâtını mahlûkunun âdî nazarı
Hisseder nûrunu amma ki basiret basan (10)

Vahdet-i zâtına aklımca şehâdet lâzım
Can ü gönlümle münâcât ü ibâdet lâzım(11)

Neş'e-i şevk ile âyâtına tapmak dilerim
Anla var Hâlik'ima gayri ne yapmak dilerim (12)

Ey Şinâsî içimi havf-ı İlâhî dağlar
Sûretim gerçi güler kalb gözüm kan ağlar (13)

Eder isyanıma gönlümde nedâmet galebe
Neyleyim yüz bulamam ye's ile afvım talebe (14)

Ne dedim tövbeler olsun bu da fi'l-i şerdir
Benim özrüm günehimden iki kat bed-terdir (15)

Nûr-ı rahmet niye güldürmeye rû-yi siyehim
Tanrı'nın mağfiretinden de büyük mü günehim (16)

Bî-nihâye keremi âleme şâmil mi değil
Yoksa âlemde kulu âleme dâhil mi değil (17)

Kulunun za'fına nisbet çoğ ise noksanı
Ya anın kahrına galib mi değil ihsanı (18)

Sehvine oldu sebeb acz-i tabiî kulunun
Hem O'dur âlem-i ma'nîde şefî'i kulunun (19)

Beni afvetmeğe fazl-ı ilâhîsi yeter
Sanma hâşâ kerem-i nâ-mütenâhîsi biter (20)

Şinâsi

 

 

AÇIKLAMASI:
1- Allah ululuk âleminin padişahıdır. O'nun devletinin taht yeri yoktur. Çünkü Allah "mekândan münezzeh"tir, belli bir mekânı yoktur.

2- Ezelden beri varlığını sürdüren bu evren O'nun ilâhî zatına özgüdür. Bu âlem sonsuz, yıldızları da sınırsızdır.

3- Yeryüzü ile gökyüzünün yaratılması O'nun yaratıcı gücünün eseridir. Hayat belirtisi olan veya olmayan bütün âlemlerin yaratılması O'nun kudreti iledir.

4- (Ey ulu Rabbim!) Senin yüceliğini ve ululuğunu bütün melekler takdis eder, âlem Senin büyüklüğün önünde eğilir, secde eder.

5- Dünya O'nun emri doğrultusunda hareket eder, gece ile gündüzün oluşması, bolluk ve bereket mevsimlerinin değişmesi ve yeniden canlanması gene O'nun emri iledir.

6- Ay ile güneş rahmet ışığının parıltısıdır. Cehennem ateş alırsa O'nun hışmının ateşinden alır.

7- Yıldızlar, O'nun görkemli heybetinin kıvılcımıdır, bu yıldızların ışığı gökyüzünü yaldızlar.

8- Tanrı'nın takdiri ile kimi hareketli kimi hareketsiz bu varlıkların her biri O'nun varlığına açık bir delildir.

9- O'nun varlığını bilmek için âleme bakmaya ne gerek var, yarattığı bir zerre bile O'nun varlığını isbata yeter.

10- O'nun zatını yarattıklarının sıradan bakışı göremez, ancak gönül gözü açık olanlar nurunu algılayabilir.

11 - Zatının birliğini aklımca doğrulamak gerek, can ve gönülden (yalvarıp) yakarıp, ibadet etmek gerek.

12- Gönül dolusu şevk coşkusu ile âyetlerine tapmak dilerim. Rabbim'e ne yapmak, nasıl yakarmak istediğimi artık anla.

13- Ey Şinâsi, içimi Allah korkusu dağlar, her ne kadar yüzüm gülerse de gönül gözüm kan ağlar.

14- İsyanıma gönlümde pişmanlık ağır basar; ne yapayım, üzüntü ile bağışlanmamı istemeye yüz bulamam.

15- Ne dedim, tövbeler olsun, bu da bir kötü iştir. Benim özrüm günahımdan iki kat daha beterdir.

16- Allah'ın rahmetinin nuru kara yüzümü niçin güldürmesin, benim günahım Allah'ın bağışlama gücünden büyük müdür?

17- O'nun sonsuz cömertliği âlemi kaplamıyor mu, yoksa yaratmış olduğu kullar bu âleme dahil değil mi?

18- Kullarının zaaflarına oranla kusurları da çoktur. Ancak O'nun bağışlama ve yardım gücü kahrına üstün değil mi?

19- Kulunun hatalarına, onun yaratılıştan gelen zayıflığı sebep oldu. Hem (zaten) mânâ âleminde kulun bağışlanmasına vesile olacak olan da o(nun bu zayıflığı)dur.

20- Beni bağışlamaya O'nun İlâhî fazileti yeter, çünkü sonsuz keremi, hâşâ, biter sanma.

(Bu şiir ve açıklaması Büyük Türk Klâsikleri, 8/330-31'den alınmıştır. Ötüken-Söğüt, İst. 1988)

 

 

 

 

 

 


Bu mesaj admin tarafından 2016-03-05 02:01 GMT, 780 Gün önce düzenlendi.
__________________