Forum Stats Test Link Test Link Test Link Test Link
Forumlar » Genel » Mustafa Ceylan için Dediler ki » Adıyla Müsemma "Bir Yanardağ Fışkırması" ; Mustafa Ceylan...

Yazar Mesaj   #1473  2016-02-11 02:36 GMT  

Online status Refika Doğan



Administrators



Mesaj: 57
Şehir: Antalya
Ülke:
Meslek: Şair-Yazar
Yaş: 61

Adıyla Müsemma "Bir Yanardağ Fışkırması" : Mustafa Ceylan

Refika Doğan

 

Dostluk öyle derin, öyle yalın ve hesapsız kitapsız bir duygudur ki; ne cinsiyet kavramına ne de kan bağından gelen hısım akrabalığa takılıp kalır. O bağ öylesine güçlü, öylesine dirençli ve günübirlik çıkar hesaplarının  ötesinde sıcacık bir omuz, pervasız  içten bir dikleniş, fitnesiz bir yakarıştır iyi kötü anlarında.



Ne mutlu, her şeye rağmen bunu başarabilenlere...

Ve ne mutlu; gitgide yozlaşan dostluk ilişkilerine inatla karşılıklı saygı, sevgi ve inançla bugünlere taşıyabilenlere ne mutlu...


1980'lerin sonu 90'ların başı bir Ankara anımsaması...

Bir akşam dinlencesinde rastgele açtığım yerel bir radyo kanalında  -kısacık da olsa- dinlediğim nefis bir türkü ve özgün, lirik bir sesin ruhumu sarmalayışıyla nefessiz kalışım...


"...

Neye yarar çok ile az,
Biraz sevda biraz da naz.
Yunus' a can, Veysel' e saz
Benim gönlüm deli gönlüm.


Yükseklerde harman olur,
Dertlilere derman olur,
Aşk deyince fermân olur
Benim gönlüm deli gönlüm."


Ne türkünün, ne de yorumlayan sanatçının adını öğrenemeden bitmişti müzik. Demek ki türkü başlığı ve yorumlayan sanatçının adı önceden anons edilmiş ve ben, müziğin ortasında yayına katılmışım! Tesadüf işte...

Ezginin tınıları ve o naif billur sesle türkü, hüzünlü bir nehir gibi aktı ruhumun denizlerine, kanadım...
Adını sanını bilmediğim bu türküyü bir daha dinleyebilecek miydim? Kim bilir...
Yılları döşedim ömür yokuşunun yamaçlarında bilinmeyen güzergahlara...
O türkü içimde çoğalan bir ses, ben türküde tekil ve cılız bir nefes...


*** 



Hangi yönden estiğini bilemediğim bir rüzgar  savuruverdi beni Ankara' dan Antalya' ya ansızın. Ömür kumaşım ki, paralanmış...

Kırklara karışan ömrün güz bahçesinde esen hazan yeli güllerimi örselemekte, sarı-kahve tonlarıyla alalamaktaydı esrik beni.

Dile kolay! Kırk yıllık Ankara yaşamımdan,  yepyeni ve bilinmedik bir yaşama, Antalya' ya sert bir geçişle dâhil olmak kolay olmasa gerek! Yabancılık duygusunun içimi ezdiği bir süreçte beni bu güzel kente bağlayan, kaynaştıran en belirgin etkendi Kale Kapısı/Yat Limanı/Cumhuriyet Meydanı ile Selekler' i çevreleyen ve Konyaaltı Caddesi' ne doğru bükülen noktadaki " Güllük Kavşağı " ve boylu boyunca "Güllük Caddesi."


Güllük' te, Emekliler Parkı' ndan bakınca; masmavi denizle göğün birleştiği ufukta,  -heybetiyle Beydağları' na  adeta nispet edercesine meydan okuyan - kızıl dudağıyla mey içen şuh bir kadın gibiydi Antalya. Rengarenk çiçek öbekleriyle cıvıl cıvıl şiirsel bir kent...


Bir yanımla Akdeniz' in tuzlu sularını içen gözlerim, diğer yanımla  -hızlıca ve belki de hoyratça- akıp giden hayatın gerçekliği karşısında diklenen ruhumun biriktirdiği mısralarım ve sessiz, kimsesiz sözlerim...


2003' ün ikinci yarısıydı...

İşte böyle bir halet-i ruhiyat içerisinde dalıvermiştim internet dünyasındaki "Antalya/Güllük" şiir ve edebiyat grubuna. Tamamıyla yabancısı olduğum bu paylaşım sitesinde ilk kez şiir ve edebiyat üzerine sesli düşünecek, insanlarla ortak paydalarda buluşarak  naçizane bir şeyler üretecektim. Ne bir sosyal çevrem, ne edebî birikimim vardı. Artık nasıl olacaktıysa... 
Tek tutunduğum dal " Antalya/ Güllük" ismine olan aşinalığımdı.
Hiç bir deneyimimin olmadığı bu arenada, grup üyeliğimin ardından yoruma dayalı paylaşımlarla ısınmaya çalışıyordum.

Grubun kurucusu olan ve ismini ilk kez burada duyduğum Mustafa Ceylan' ın, diğer grup üyelerinden elbette ki herhangi bir farkı, ayrıcalığı yoktu benim için. Ta ki internet ortamında şiir ve müzik paylaşımlarının olacağı "Antalya/ Güllük Radyosu" nun kurulduğunun duyurulduğu ana değin...


Bir kaç gün sonra...
Saat 19.30-20.00 suları...

Çarçabuk hazırladığım akşam yemeğinin ardından biraz müzik dinlemek istedim. İlk kez internet ortamında radyo dinlemenin nemenem bir şey olduğunu merak ederek "Antalya/Güllük" radyosunu açtım. Yayında bir beyefendi şiir okuyordu. Kim olduğunu ve kimin şiirini seslendirdiğini de bilmiyordum. Bildiğim tek şey radyodaki sesin tonuyla, vurgusuyla, duygusuyla, ahenkli geçişleri ve hançeresiyle güzel Türkçe'mizi çok güzel birleştirdiği ve şiirin ruhuna girerek dinleyiciyi de o ruhun içine çektiği gerçeğiydi. Birbirimizden habersiz olarak; yayında yorumcu O, dışarıda dinleyici olan ben mest halindeydik. Öylece dinledim şiiri huşu içinde.
Şiirde ne şiirmiş Yarabbi!
Bulutlara hasret kirpiklerim ıpıslak... Bıçak ucu bir sancı sinemin ortasında... Bu neyin sızısı yüreğim? De hele...
Ruhum terkedivermiş bedenimi, şiirin efsunkâr girdabında savrulup durmakta... 
Ben miydim savrulan, mısraların özündeki hayat mı? Bilemedim ki...

Bir yanda içeriğiyle sineme saplanan şiir, öte yanda şiiri hallaç pamuğu gibi bir uçtan bir uca savuran yorum...

Derken...
Bir anonsla o naif duygu deryasından gerçeğe dönüvermiştim. Radyodaki ses: "Bu güzel öykülü şiirin değerli şairi Refika Doğan' a teşekkür ediyor, başarılarının devamını diliyorum" demez mi! Duyduklarım karşısında şaşkınlığım iyice artmış,  "gerçek mi sanrı mı" diye anlamaya çalışmıştım bu durumu. Ne yani? Şimdi bu şiir benim miydi? Bu kadar muazzam bir şiiri ben yazmış olamazdım! Ancak duyduklarım da gerçekti! Evet, radyoda seslendirilen şiir bana ait öykülü bir şiirdi. Demek ki etkili bir yorumla şiir, adeta yeniden yazılabiliyormuş. Şüphesiz burada söz konusu olan benim değil, şiiri seslendiren, kendi yorumunu katarak yeniden değerleyen yorumcunun marifeti idi. Başarı O'na aitti.

Şiiri seslendiren ve yayını tek başına göğüsleyen kişiyi merak ettiğimden, yayının bitişine değin dinlemeye devam etmiştim. Hemen her şiirin aynı duygu yoğunluğuyla  seslendirildiğine tanık olmuştum. Kendinden emin, dingin bir duruş ve duygu yüklü doğaçlama yorum...
Nihayetinde öğrenmiştim şiiri yorumlayan ve sunumuyla dinleyiciyi yayına kenetleyen kişiyi. O, Mustafa Ceylan' dı!


*** 


Kısa zaman zarfında yayın hayatına birbirinden değerli arkadaşlar katılmıştı. Her birinin sunumu kendine özel, özgün ve sürükleyici...
Artan katılımla birlikte yayın da cezbedici bir hâl almış, "Mustafa Ceylan" adı etrafında saygı, sevgi, güven ve dostluğa dayalı anlamlı bir halka oluşmuştu. Gerek yayıncı, gerek yayın akışı ve sunumuyla birlikte dinleyici kitlesiyle de farklı, renkli ve özgürdü Güllük. Kısa zamanda kendi içinde tutarlı, disiplinli, değerlere saygılı ve titiz bir yayın politikası oluşturulmuştu. Pek tabii ki bütün bu güzelliklerin mimarı, ortak paydasıydı herkese dost ve bir şiir-edebiyat tutkunu olan "Mustafa Ceylan" adı.
Tamamen gönüllülük esasına dayanan ve usta-çırak anlayışıyla yayın yapan   "Antalya/Güllük" radyosu, kendi alanında bir ekol idi. İnternet radyo yayıncılığı konusunda yepyeni değerler yetiştirmiş, vakti gelince de kendi kanatlarıyla farklı diyarlara özgürce uçmasına olanak tanınmıştı.

Gerek grup çalışmaları gerekse radyo yayını paylaşımlarıyla daha yakından tanır olduğum Mustafa Ceylan hakkında artık belli bir kanıya sahiptim. Herkesin ağabeyi, kardeşi, dostu, ustası olabilmeyi başarmış bir gani gönül, bir şiir sevdalısı, bir duyarlı yürek...

Çok okuyan, araştıran, sorgulayan, analiz eden,  yetenekli  -ve/veya yetenekli olup da koşulları elvermeyen- kalemlerin elinden tutarak öne çıkaran, yüreklendiren merhamet sahibi, vefalı  ve sezgileri güçlü bir bilge insan...


*** 



Radyo Güllük' te program yapan değerli arkadaşımız Harun Yiğit' in  yayında olduğu bir akşamdı. Şiir yorumlarıyla birlikte birbirinden güzel has türkülerin paylaşıldığı  bir sunumla devam ediyordu yayın. Harun Bey, Hocam dediği Mustafa Ceylan' a ve radyo dinleyenlerine armağan ettiği bir türkü ile bizleri kısa bir sessizliğe gömdü. Türkü adının "Bir Yanardağ Fışkırması,"  sözlerinin "Mustafa Ceylan",  notaya alanın "İsmail İpek", derleyen ve yorumlayanın usta sanatçı "Musa Eroğlu" nun olduğuna dair bir anons... Tabii, bu anons  o an için bende olağanüstü bir etki yaratmadı. Türküleri seven birisi olarak elbette mutlu olmuştum anonstan. Ancak beni bekleyen asıl sürprizden bihaberdim.


Ve türkü yayında... O da ne! Çok uzaklarda kalmış bir tanıdık dostun sesini, nefesini duymuşcasına irkilerek kulak kabarttım müziğe. Evet...Sonlarına doğru dinleyebildiğim ve yorumcusuyla kaynağının kim olduğunu bilmediğim o türkü! Aman Allah' ım! O sözler, o sazlar ve usta yorumuyla o ezgi... Bittim! Yıllar öncesinde kalan yitik bir parçamla tamamlanmış ruhumdu sanki söz konusu olan. Türkü sona erdiğinde de geçmemişti şaşkınlığım. İlk defa bütünüyle dinlediğim türkü sözlerinin derinlerindeki mânâ deryasında kaybolmuş, bu muhteşem rastlantıyla bir hoş olmuştum. İçimden kuşlar gibi kıvançlı bir şükran duygusu geçivermişti Yaratan' ıma. Demek bu türkünün sözleri Ceylan Hocanın bir şiirine dayanmakta ve adı da "Bir Yanardağ Fışkırması"  idi!?


Hayatta hiç bir rastlantının boşuna olmadığına ve bunda da bir hikmet bulunduğuna dair inancımı korumaya devam ediyordum. Ankara' dan Antalya' ya uzanan bir yaşam kavşağında türkülerle, şiir, edebiyat ve  daha nice ortak paydalarla kesişmekteydi yollarımız.


*** 


Takvim yaprakları eksiliyorken birer birer, mevsimler ve gün de dönüyor, değişiyordu hızlı bir devinimle. İlk yaz bitmiş, kiraz ağaçları çoktan dönüvermişti çiçekten meyveye.

Akdeniz' in tuzu ipil ipil dökülürken şakaklarımızdan,  -Ceylan Hocanın şiirindeki gibi- sadece deli gönlümüz değildi yanar dağlar gibi fışkıran,  ruhumuz da...


Her şey normal seyrinde ilerlerken, "Antalya/Güllük" grubunda paylaşılan bir duyuru dikkatimi çekmişti. Bir anda onlarca kişinin paylaştığı bu duyurunun konusu ne yazık ki Ceylan Hoca idi. Bilgisayarın başında kalakalmıştım öylece. Hoca, apar topar hastaneye kaldırılarak yoğun bakıma alınmış, durumu ciddiyetini korumaktaymış. Karmakarışık bir durumdu o an. Ne diyeceğimi bilemez bir halde; omuzlarım düşük, boğazımda bin düğüm...
Bütün masumiyetiyle düşüvermişti yanağıma iki inci tanesi...
Henüz yüz yüze gelerek görmediğim bu bilge insana, bu renkli kişiliğe, bu duyarlı yüreğe dua etmekten gayrı bir şey gelmiyordu elimden maalesef.
Beklentisiz, içten ve katıksız bu dostluk köprüsünde bir ince çizgi, bir bilinmez tüneldi Araf...

Zaman çemberinden geçerken, her geçişin kendi öyküsü kalıyordu çemberin içinde iz olarak. Ve yine her izin rengi, boyutu, derinliği, anlamı da farklılaşmaktaydı doğallıkla.


Şu evrenin bir zerresi olarak; izimiz nedir, ne kadardır, nasıldır, bilemeyiz elbette. Bildiğimiz tek gerçek, şiir ve edebiyat sevgisiyle yürünülen bu yoldaki kesişmelerimiz ve bu kesişmelerle edinilen dostluklar, kazanılan değerlerle bizim bu değerlere katkımızdır.


*** 


Evet...


Hızla geçerken zaman, öyle anlar olur ki hiç geçmiyor sanırsınız. Bir hastane gerçeği bütün dost yürekleri birleştirmiş, dualar kabul olunmuştu bu kenetlenme karşısında. Çok şükür ki hocanın yaşama direnci galip gelmiş, kısa sürede sağlığına kavuşarak yeniden çok sevdiği ve şiir-edebiyat sevdasını harmanladığı "Radyo Güllük" günlerine,  dostlarına dönmüştü.


Ve Gülce' li süreç...


Artık sanaldan gerçeğe geçiş zamanı gelmiş, süreç başlamıştı; aynı kentte yaşıyor olmanın ve aynı amaç etrafında birleşerek ortak paylaşımlarda bulunmanın avantajıyla...


2003-2005 yıllarında Harun Yiğit ve Mustafa Ceylan' ın (Henüz araştırma ve geliştirme aşamasında) başlattıkları "Gülce Edebî Çalışmaları" ilgimi çekmiş, (İnternet ortamında) dışarıdan destekleme kaydıyla, bir süre ortaya konulmaya çalışılan bu önemli yenilikçi hareketin kıyısında bekleyip gözlemlemeyi tercih etmiştim. Zamanla olgunlaşan ve ortak bir paydaya dönüşen dayanışmamız, 2008 Eylül' ünde aynı amaca yönelmiş (Mustafa Ceylan, Harun Yiğit, Refika Doğan, Osman Öcal, Yusuf Bozan' dan mürekkep) çekirdekten bir ekip çalışmasıyla resmiyete dönüşmüş, kenetleyip kaynaştırmıştı bizi dostluk halkasıyla. Hiç bir şekilde yadsımadığımız en güzel, en anlaşılır ve anlamlı paydaşımızdı Gülce.



Gün doğumundan gün batımına değin değil, çok daha ötesiydi Gülce' miz.


"Gülce" ile "Mustafa Ceylan" adını daha yakından tanıma, daha etraflıca tahlil etme olanağını bulmuştum. Bir kere inanılmaz bir hafızaya sahipti. Titrek bir mum ışığıyla aydınlık bir kapıya yol aralanışınaydı tanıklığım. Kendisi geri planda dururken,  başarılı olacağına inandığı insanları öne çıkarmaktan, onlara karşılıksız desteğini sunmaktan mutluluk duyan çağcıl bir Dede Korkut, bir bilge kişiydi.


Çok okuyup çok çalışan bu değerli hocamızın azmi ve emeği karşısında bazen şaşırır, şüpheye düşerdim: "Nasıl bu kadar sağlam ayakta durabiliyor?" diye. Hatta zaman zaman kendisine şaka yollu takılır, programlanmış bir robota benzettiğimi söylerdim.


Belirli zaman dilimlerinde ve yine hayatın belirli dönemeçlerinde her birimizin birer Kutup Yıldızı' mız, bilge kişimiz vardır mutlaka; bizleri onura eden, öne çıkaran, desteğini esirgemeyen ustamız, ağabeyimiz, dostumuz...


*** 



Mustafa Ceylan denilince; ilk anda kin tutmayan, buna mukabil çabuk parlayan ve aynı hızla yelkenleri indiren, merhamet sahibi bir duygu insanı gelir aklıma. İşinde hırslı ve de hızlıdır. Başladığı işi sonuna kadar götürmeye, başarmaya odaklı bir azim ve inanç örneği.
Şiir ve edebiyatla hemhal olmuş böyle bir yüreği, şiir ve edebiyattan - özellikle de Gülce' den- uzak tutmak, ayrı düşünmek ölüme göndermekle eşdeğerdi.
Gelenekçi yanını muhafaza ederken özünde, öne çıkardığı yenilikçi ve dost yanıydı. Zaman zaman şeker hanım(!) yüzünden agresif tavırları olsa da, bu durum O' nun, " Yunus' un odunu, karıncanın gölgesi" olduğu gerçeğini değiştirmiyordu. Tıpkı o odunun külü, karınca gölgesinin düştüğü toprak olmayı şanından bilen gönlün bendeki ben' i gibi...



Su akar da zaman akmaz mı? Akan zaman ömür duvarını aşındırarak azar azar, yıkmaz mı? Keşke, şu göz görebilseydi her zerreciği...


2005-2006 yılları olsa gerek. Ceylan Hocanın yenilikçi, mucit damarının tuttuğu anlar...


"Antalya/Güllük Radyosu" nu bir tık ileri taşıyarak görüntülü yayına geçme hevesinin ağır bastığı anlardı. Büyük bir istek, azim ve inançla yola koyuldu hemen. 
Deneme yanılma yöntemiyle iğne ile kuyu kazma iradesi... 
O'ndaki bu kararlılık, bu yorulmak nedir bilmez yapı, bizlerdeki saygıyı çoğaltıyordu tabii ki.


Bir akşam türkü dinleyerek tamamlanması gereken yazılarımı gözden geçiriyorken Ceylan Hoca aradı ve yeni mucitlik hevesinden ( Görüntülü TV Yayını) bahsederek yardım istedi. İstediği yardım şu idi: Kendisi işin teknik yanı ile çabalarken, ben de kendi bilgisayarımdan görüntüyü takip ederek, olası bir olumsuzluk karşısında bilgi akışı sağlayacaktım. Adeta oyuncağı elinde mutlu bir çocuk gibiydi. O hevesi kırmak, o inancı sekteye uğratmak doğru olmazdı. Elimden geldiğince yardımcı olmaya çalışacağımı söyleyerek radyo sayfasına girdim. Saat, akşam sekiz- dokuz gibi başladı da, bir türlü bitmedi zaman.


Görüntü bir geliyor bir gidiyor, gerçek anlamda bir türlü netlik sağlanamıyordu. Tabii, bu durumda hoca daha da hırslanıyor, inada dönüştürüyordu başarma azmini. Nihayet tan ağarırken görüntülü yayın da gerçekleşivermiş, hoca başarmıştı başarmasına ama biz de bitap düşmüştük bu arada. Bir kaç test yayınının ardından bir video gelmişti ekrana.  Bu bir biyografik tanıtımdı. Burdur' un Tefenni ilçesine bağlı Ece köyünde dünyaya gelen, 1943 doğumlu bir şair-yazarın meşakkatli olduğu kadar  onurlu ve başarılı yaşamının öyküsüydü.  Kim olduğunu bilmediğim bu değerli insanın öyküsünden etkilenmemek olanaksızdı. İçim cız etmişti. Birçok yanıyla benzeşen yaşantımız beni O' na yakınlaştırırken, naif bir saygı ve sevginin çerçevesi de çizilmişti kendiliğinden. Büyük bir huşu içinde dinleyip izlediğim bu biyografik videoya dair ardı kesilmez sorularımla Ceylan Hocayı bunaltırken,  öyküdeki kahramanın da kim olduğunu öğrenmiştim. Bu çokça değerli  insan, Gazeteci-Şair-Yazar İsa Kayacan' dan başkası değildi. Tesadüfen izleyip dinlediğim bu muhterem insanın  ne derin, bilge ve beyefendi  kişiliğe sahip olduğunu da öğrenmiştim o dakikada. Sonraki süreçte daha yakından tanıma onuruna nail olduğum saygıdeğer büyüğüm İsa Kayacan' nın sakin, kendisiyle barışık, büyüğüne küçüğüne sevgi ve saygı dolu, kadirşinas vefası, mütevazı ve tevazuyla derinleşmiş muazzam kişiliğine hayran kalmıştım.


Değerli büyüğüm merhum İsa Kayacan' la birlikte,  bugün aramızda olmayan fakat maneviyatıyla daima gönlümüzde yaşayacak olan Sevim Erdoğan, Rasim Köroğlu, Asım Kısbet, Keskinli Âşık Haydari'  yi rahmetle yâd ediyor, bu değerleri tanımama vesile olan "Radyo Güllük" ve Mustafa Ceylan Hocamıza teşekkür ediyorum.


Ceylan Hocayı bir çırpıda anlatmak elbette kolay bir şey değildir. Ancak şu kadarını söyleyebilirim ki; O' nun itimadını, dostluğunu kazanmak başlı başına bir onur ve gururdur.


Bazen düşünüyorum da...


Hayat gerçekten de sürprizlerle dolu. Yıllarca Ankara' da Elmadağ' ın eteklerinde ikamet et, Abidinpaşa' da yan yana okullarda oku, aynı kamu kurumunun farklı teşkilatlarında yan yana çalış, şiir ve edebiyatla ilgilen ve orta yerinde denk gelip dinlediğin meçhul bir türkünün söz yazarı O olsun, dinleyeni ben...


Tanımadığın, görmediğin O insanla yan yanayken yabancılaştıran hayat; günün birinde bir başka kentte uzakken yakınlaştırır, aynı amaç etrafında bir kez daha yan yana getirerek kesiştirir, tanışık kılar  kader çizgini.


Biz; " Antalya/Güllük" ve "Gülce" dostluk kavşağında yalın, samimi, ölçülü, alabildiğince çekişmeli yergi ve övgülerimizle kalıcı ve güzel bir duruşun harcına emek harcadık.


Biz; dar günümüzde kendi gökyüzümüzdeki bulutlarla kirpiklerimizi yıkamayı da öğrendik, mutluluklarımızda gülüşler çoğaltmayı da... Bu yüzdendir:

 


" Dost dağının büyük çığı,

Çiğdemlerin hıçkırığı.

Su köpüğü, gün ışığı

Benim gönlüm deli gönlüm."




Biz; dostluğumuzla, gün oldu içimize akan hüzün nehirlerini  de akıttık dışarıya gürül gürül. Bu yüzden:




" Kanatlanıp göğe uçar,

Kendisinden kendi kaçar.

Hasret hasret çiçek açar

Benim gönlüm deli gönlüm."  dedik ya...






Ve bizi Gülce' li dostluk kavşağında buluşturan Güllük' ten, bir şarkı olup yankılanırdı Toroslar Antalya aşkıyla:


" Ruhumuzu okşayan,
Sevgileri taşıyan,
Gönüllerde yaşayan
Bir şarkısın Antalya.


Torosların başında,
Damlayan gözyaşında,
Sevenlerin düşünde
Bir şarkısın Antalya."



Bir başınalığımızı unutturan güç...


İçimizdeki tınıların saza, dilimizdeki kelâmın söze düşüşüdür dostluk.


Velhâsılı kelâm...


On yılı aşkın bir dostluğun ve kendi dostluk penceremden görüp anladıklarımın naçizane ifadesidir aşağıdaki dizelerim:

 
Ey ışık salkımı, Allah' ın kulu,
Gönül dergâhının irfan okulu
Yüklüdür sırtında çilenin çulu;
Dostluk meclisinin çul serenisin,
Bütün gönüllerin gül yârenisin...


Yarılanmış ömrün, yaralıdır el,
Tutmuyor mızrabın, çalmıyor ki tel.
Güvercin ruhunla kanatlan da gel;
Bin ilham taşıyor her kanat sesin,
Bütün gönüllerin gül yârenisin...



Özünün kumaşı hasların hası,
Diktiğin şal değil dostluk libası.
Eyüb' ün sabrısın, derdin babası;
En yakın dostusun şimdi herkesin,
Bütün gönüllerin gül yârenisin...


Ceylan bakışında giz Anadolu,
Dostluk kavşağının kesişen yolu.
Yedi coğrafyamın sağı ve solu;
Kanayan yareme em sürenimsin,
Bütün gönüllerin gül yârenisin...



Refika'm ben demez, diyorsun ya biz!
Yunus yunus deryâ, masmavi deniz,
En özgün mısramız, sonsuz gülcemiz;
Sevgi ikliminin bir erenisin,
Bütün gönüllerin gül yârenisin...


Dostluk adına kaleme aldığım naçizane duygu ve düşüncelerimin bu sayfalarda paylaşımına vesile olan değerli dost, can arkadaşım Harun Yiğit' e teşekkür ediyor...


Sanatının ellinci yılında yepyeni bir doğumla ömür kumaşına bir yıl daha ekleyen ustam, dostum, saygıdeğer büyüğüm Mustafa Ceylan Hocama, kutlanacak nice yıllar, tebessümlerle dolu, kalıcı dostluklarla taçlanacak sevgiler, şiirle dolu sağlıklı ve erinç nice yaşamlar diliyor; "İyi ki varsınız, iyi ki dostumsunuz, Can’sınız" diyorum Ceylan Hocam...


Refika Doğan
Antalya/2016


Bu mesaj Refika Doğan tarafından 2016-07-17 02:47 GMT, 1285 Gün önce düzenlendi.
__________________

İçimdeki Ses...