Forum Stats Test Link Test Link Test Link Test Link
Forumlar » Genel » Köşeyi Dönen Şairler » DEVLET KÂHYASI HALET EFENDİ

Yazar Mesaj   #1446  2016-01-31 21:04 GMT  

Online status Mustafa Ceylan



Administrators



Mesaj: 417
Şehir:
Ülke:
Meslek: Mühendis
Yaş:

HÂLET EFENDİ

(1760-1822)

Osmanlı devlet adamı.           ^

İstanbul’da doğdu. Kadı Kırımî Hüse­yin Efendi’nin oğludur. Asıl adı Mehmed Said olmakla birlikte küçük yaşlarda al­dığı Hâlet takma adıyla şöhret buldu. Düzenli bir medrese tahsili görmeyen Hâlet Efendi babası gibi kendi kendini yetiştirdi. Önce Şeyhülislâm Mehmed Şerif Efendi’nin aracılığı ile kadılık mesle­ğini seçti, fakat daha sonra rikâb-ı hü­mâyun reisi Mehmed Râşid Efendi’nin yanında mühürdar yamağı oldu. Râşid Efendi’nin teveccüh ve itibarını kazandı. Kısa sürelerle Ohrili Ahmed Paşa’nm ve Yenişehr-i Fenâr nâibinin yanında bulun­du. Daha sonra İstanbul’a giderek Gala­ta Mevlevîhânesi şeyhi Galib Dede’ye in­tisap etti ve kısa sürede Şeyh Galib’in gözüne girmeyi başardı. Bir süre daha bazı devlet adamlarının kâtipliklerinde bulunan Hâlet Efendi, Dîvân-ı Hümâyun tercümanlığını ellerinde tutan Fenerli Rumlar’la tanıştı. Onların kâtipliğini ya­parken voyvodalık ve tercümanlık tev­cihleri sırasında büyük servet sahibi ol­du. Bu münasebetle birçok düşman ka­zandı. Ardından beylikçi kesedarlığına girerek hâcegân zümresine alındı. 1803 yılında başmuhasebecilik pâyesi ve orta­elçi unvanıyla Paris’e gönderilen Hâlet Efendi üç yıl kadar Fransa’da kaldı. Na- polyon Bonapart zamanına rastlayan el­çiliği sönük geçti. 1806’da İstanbul’a döndükten sonra beylikçi vekili, ardın­dan rikâb-ı hümâyun reîsülküttâbı oldu (1807). Fakat İngilizler’le gizlice muha­bere ettiğine dair Fransa elçisi Sebastia- ni’nin ihbarı üzerine görevinden alındı ve 1808’de Kütahya’ya sürüldü. Bir yıl ka­dar burada kalan Hâlet Efendi, devlete isyana kalkışan Bağdat Valisi Süleyman Paşa’yı idam edip yerine kethüdâsı Ab­dullah Ağa’yı getirme vazifesiyle II. Mah- mud tarafından Bağdat’a gönderildi. Burada Musul ve Baban mutasarrıfları­nın yardımlarıyla Bağdat kölemenlerin­den Süleyman Paşa’nın hükümranlığına son vermesi padişah üzerinde nüfuz ka­zanmasına sebep oldu. İstanbul’a dön­dükten sonra rikâb-ı hümâyun kethüdâ- lığı ile gizli haberleşme işlerinin başına, ardından da nişancılık görevine getirildi (1811).

Uzun süre bu görevde kalan Hâlet Efendi, 11. Mahmud üzerindeki nüfuzunu

gittikçe arttırdı ve padişahın başdanış­manı oldu. Halk arasında “devlet kâh­yası" diye anıldı; tayin ve azillerde büyük rol oynadı. Bu arada Fenerli Rumlar’la bir olarak adı bir kısım yolsuzluklara ve devlet aleyhindeki bazı faaliyetlere karış­tı. Fenerli Rumlar’ın tesirinde kalıp ken­disine rüşvet vermeyi reddeden ve Rum âsilerinin hakkından gelebilecek tek adam olan Tepedelenli Ali Paşa’nın kat­linde önemli rol oynadı. Yenilik taraftarı vezîriâzamlardan Benderli Ali Paşa ile Hacı Sâlih Paşa’yı azlettirdi ve bir süre sonra Ali Paşa’yı öldürttü (1821). Aynı şekilde şeyhülislâmlardan Mekkîzâde Mustafa Âsim Efendi ve halefi Çerkez Halil Efendi ile de geçinemeyen Hâlet Efendi bunların da azillerinde etkili ol­muştur. Özellikle Rum ayaklanmasında ters düştüğü Halil Efendi’yi önce Bursa’- ya, ardından da Afyon’a sürdürmüş, ka­rısı Hacce Hanım'ı büyücülükle suçlaya­rak Bursa dışında feci bir şekilde öldürt­müş (Şânîzâde, IV, 137-139), bu olayı du­yan Halil Efendi de üzüntüsünden felç olarak ölmüştür.

Uzun süreden beri hareketlerinden şüphe edilen Hâlet Efendi hasmı Meh-
med Said Galib Paşa’nın tesiriyle önce Bursa’ya, ardından Konya’ya sürüldü; kı­sa bir müddet sonra da padişahın em­riyle koru-yı hümâyun ağası Arif Ağa ta­rafından öldürüldü (Safer 1238/Kasım 1822). Cesedi Konya’da defnedildi. İs­tanbul’a getirilen kesik başı önce Galata Mevlevîhânesi’ne, ardından bazı dediko­dular sebebiyle Yahyâ Efendi Dergâhı hazîresine gömüldüyse de yıllar sonra tekrar eski yerine nakledildi. Bütün mal­larına devletçe el konuldu.

Çağdaşlarınca merhametsiz, kindar biri olarak nitelendirilen ve pek sevilme­yen Hâlet Efendi, hayatı boyunca muha­liflerine karşı ve menfaatlerinin devamı için Yeniçeri Ocağı’na dayanmış, zaman zaman ocak ileri gelenlerine hediyeler ve bahşişler dağıtarak desteklerini sağ­lamış, ocağın ilga edilmemesi için elin­den gelen gayreti göstermiştir. II. Mah- mud’un orduya yeni bir düzen verme gi­rişimlerine hep muhalif kalmış ve onu yeniçerilerin isyanı tehdidiyle korkut­muştur. Ayrıca Avrupa’dan ve AvrupalI olan her şeyden nefret eden ve bu nefre­ti Paris elçiliği sırasında daha da artan Hâlet Efendi Batı taraftarları karşısın­
da yer almış ve muhafazakâr kesimin başını çekmiş, bu yolda da padişahı tesi­ri altına almıştır. Elçiliği sırasında Paris’­ten gönderdiği mektuplarda herkesin övgüyle söz ettiği gerçek Avrupa’yı bu­lamadığını, bu kâfir diyarından bir an ön­ce kurtulmak istediğini belirttikten son­ra Fransa’yı görüp de beğenenleri Frenk taraftarı ve casusu, görmeden beğenen­leri de ya Frenkler’in yazdıklarına inanan bir ahmak veya onların dininden biri ola­rak nitelemiştir. Onun bu tutumu, yurda döndükten sonra askerî yeniliklere kar­şı çıkma ve yeniçerileri destekleme şek­linde tezahür etmiştir. Batı'dan nefret etmesine rağmen Osmanlı Devleti ile Avrupa’yı teknik ve sanayi bakımından kıyaslarken onların ehl-i İslâm’la farkla­rını “kayıkçılarla kâtiplerin” farklarına benzeten Hâlet Efendi Frenkler’in hile­lerini ve politikalarını gayet kaba bulur, galebelerini de ancak bizdeki gayret­sizliğe bağladıktan sonra askerî cesaret ve vükelâ bakımından OsmanlI’yı üstün görür. Üç dört yıl içinde enfiye, kâğıt, billur, çuha ve fağfur için beş imalâthane ile lisan ve coğrafya ilimleri için bir mek­tep yaptırılsa beş yıl sonra onlarla boy öl­çüşebilecek konuma gelineceğini öne sü­rer.

Hâlet Efendi Mevlevî tarikatine men­sup olup evini devrinin seçkin şahsiyetle­rinin toplandığı bir mekân haline getir­miştir. Burada İlmî ve edebî sohbetler yapılırdı. Aynı zamanda iyi bir hatip ve şair olan Hâlet Efendi devrinin edip ve şairleriyle tartışmalar da yapardı. Keçe- cizâde İzzet Molla Hâlet Efendi’nin en yakın dostlarından biridir. Vak’anüvis Sa­haflar Şeyhizâde Esad Efendi de ona in­tisap ederek tahsilini sürdürmüştür. Hâ­let Efendi Galata Mevlevîhânesi içinde sebil, muvakkithâne ve kütüphaneden oluşan ve Arap dünyasında “sebilküttâb" diye anılan iki katlı bir bina yaptırmış­tır. Kitapları, günümüzde Süleymaniye Kütüphanesi’ni oluşturan koleksiyonlar­dan birini teşkil etmektedir (bk. HÂLET EFENDİ KÜTÜPHANESİ).

Daha ziyade kaside ve methiyelerden oluşan şiirlerinin toplandığı divanı ile man­zumelerini ihtiva eden Zînetü'l-mecâlis adlı eseri bir arada yayımlanmıştır (İs­tanbul 1258). Ölümünden sonra halkın ağzında dolaşan, “Ne kendi eyledi râhat ne halka verdi huzur / Yıkıldı gitti cihan­dan dayansın ehl-i kubur" beyti Hâlet Efendi için söylenmiştir."(1)

*

Bugün izin verirseniz sizi daha uzak bir geçmişten son derece ilgi çekici bir şahsiyetle tanıştırmak istiyorum, Mehmed Said Hâlet Efendi'yle... Hemen bir ipucu isterseniz, derim ki, "Ne kendi eyledi râhat ne halka verdi huzûr / Yıkıldı gitti cihandan dayansın ehl—i kubûr" beytinin onun için söylendiği rivayet edilir.

Ama daha önce babasını tanımalısınız. Kırımlı Kadı Hüseyin Efendi, Şeyhülislam Ebu Ishakzâde Şerif Efendi'nin dairesinde zekâsı ve işbilirliğiyle dikkati çeken hizmetlilerden biriymiş; bir süre medreseye devam ettiği için velinimetinin himmetiyle rüûs ihsan edilerek ilmiye sınıfına girmiş ve tahminen 1760 tarihinde doğan oğlu Mehmed Said'i de aynı mesleğe yöneltmiş. Şair Fıtnat Hanım'ın kardeşi olan Şerif Efendi, tahsilini oğlu Topal Atâullah Efendi'yle birlikte yapan Mehmed Said'i de koruyup kollamıştır.

Son derece zeki bir genç olan ve kendini çok iyi yetiştirdiği anlaşılan Mehmed Said'in ilmiyede rahatlıkla yükselebilecekken bürokrasiyi tercih etmesi, iktidar hırsının ilk işaretlerinden biri olarak kabul edilebilir. Zekâsı ve bilgisiyle kısa sürede dikkati çekerek hızla yükselen genç Mehmed Said, önce rikab—ı hümâyun kethüdası Mehmed Râşid Efendi'nin mühürdar yamağı olur. Hâlet takma adı, devrin âdeti üzere, kendisine bu dairede verilmiş olmalıdır. Râşid Efendi, yakışıklı, güzel giyinen, güzel konuşan, şair, sağlam bir imlâya ve düzgün kitâbete sahip, üstelik kendisine geceleri tarih okuyan ve şiirlerini tanzir eden Hâlet'i sevmiş ve yükselmesinde önemli bir rol oynamıştır.

Hâlet, Râşid Efendi'nin yanında kazandığı itibarı kullanarak daha da yükselmek için kalkıp Manastır'a gider; niyeti Rumeli Valisi Ebubekir Sâmi Paşa'nın dairesine intisap etmektir; fakat nedense pek iltifat göremez. Bunun üzerine ayrılıp Ohrili Ahmet Paşa dairesine, ardından Yenişehir Fener katibine kapılanacak ve kethüda olarak bir süre çalışacaktır. Ne var ki ihtirası, bir yerde öyle uzun boylu kalmasına mânidir, nitekim çok geçmeden İstanbul'a döner ve Kuledibi (Galata) Mevlevihanesi şeyhi Galib Dede'ye intisap eder. Bu arada Zahîre Nâzırı Mustafa Efendi ile Hacı Mehmed Ağa'nın kitâbet hizmetlerinde bulunmuştur. Ve daha sonra kaderini derinden etkileyecek bir görev: Derya (Tersane) tercümanı Kalimaki Bey'in kâtipliği ve oğlunun öğretmenliği.

Şeyh Galib'in kendisinden sadece birkaç yaş küçük olan Hâlet Efendi'nin zekâsından ve sohbetinden bir hayli etkilendiği ve onu yakın çevresine kabul ettiği anlaşılıyor. Hâlet'in de genç şeyhin etkisi altında kaldığı şüphesizdir; nitekim, belki de Galib Dede'nin hâtırasına bağlılığı dolayısıyla, ömrünün sonuna kadar mevlevileri koruyup kollayacak; mevleviler ise, en zor zamanında bile ona bağlı kalacaklardır. Mesela Keçecizâde İzzet Molla, sırf Halet Efendi'nin kellesini kurtarmaya çalıştığı için Keşan'a sürgün edilmiştir.

Hâlet'in Şeyh Galib'e yanaşması, çok sevmiş ve etkilenmiş olmakla beraber, büyük ihtimalle, genç şeyhle Sultan III. Selim arasındaki derin dostluktan faydalanma gayesine yöneliktir. Yükselme yolunda ilerlerken hiç bir ahlakî endişe taşımadığı, Galata Mevlevihanesi'nde mevlevilerle hem—hâl olurken diğer yandan keyfine düşkün büyüklerin saz ve işret sofralarına sokulmasından anlaşılmaktadır. Nitekim sofrasına revnak verdiği büyüklerden rikab—ı hümâyun kethüdası Mustafa Reşid Efendi'nin kollamasıyla hâcegânlık rütbesine yükselir. Ve çok geçmeden (24 Aralık 1802) başmuhasip pâyesiyle Paris elçiliği...

20 Temmuz 1803'te, yani altı ay kadar süren bir hazırlık döneminden sonra, elçilik erkânıyla birlikte yola çıkan Hâlet Efendi'nin kılavuzu, Fransa'nın İstanbul maslahatgüzârının kâtiplerinden biridir. Yetmiş iki gün süren bir yolculuktan sonra, 22 Eylül 1803'te Paris'e sessiz sedasız varıp elçilik konağına yerleşen çiçeği burnundaki elçi, ayağının tozuyla, gerektiği gibi karşılanmadığı ve mütekabiliyet esaslarına uyulmadığı için "papas bozuntusu" dediği Talleyrand'la çekişmeye başlar. Bu çekişmeden galip çıkmasına çıkmış, Napolyon tarafından da Devlet—i Aliyye'nin şanına uygun bir biçimde kabul edilmiştir, ancak mağrur tavrını tahsisatının azlığı yüzünden uzun süre koruması mümkün değildir.

Kalabalık maiyyetini geçindirmekte zorluk çeken, üstelik İstanbul'daki itibarlı dostlarının zırt pırt istediği ıvır zıvır hediyeler için kucak dolusu para harcamak zorunda kalan Hâlet Efendi, gelenekleri altüst olmuş ihtilal Fransa'sından beklediği hediyeler gelmediği gibi, İstanbul'a ardarda yazdığı mektuplar da sonuç vermeyince, önce Prusya elçisinden, daha sonra da Birinci Konsül'den, yani Napolyon Bonapart'tan borç istemek zorunda kalır.

Napolyon, Hâlet Efendi'nin para sıkıntısından faydalanmaya çalışmış, kendisinden borç olarak istenen parayı sağladığı gibi, hediye olarak gönderdiği mücevherin kutusuna hatırı sayılır miktarda frank sıkıştırmayı da ihmal etmemiştir. Ancak Fransa'ya, Fransızlar ve Fransız kültürü hakkında son derece olumsuz yargılarla gittiği anlaşılan Hâlet Efendi'nin kendini kullandırttığına dair herhangi bir işaret yoktur. Aksine bütün olup bitenlerden İstanbul'u derhal haberdar ettiği gibi gazetelerde Devlet—i Aliyye aleyhinde çıkan haberleri tercüme ettirerek gönderir, ayrıca Fransız hükümeti nezdinde protesto eder. Üstelik Fransızları iddia edildiği kadar akıllı bulmamış, mesela bir mektubunda şunları yazmıştır: "Frengistan şöyle, Frengistan böyle, Frenklerin aklı gibi akıl olmaz derlerdi; bunlar Frengistan'ın ne semtine düşer cânım efendim?"

Kendisinden önceki elçilerin aksine, komedya ve opera gibi gösterileri de pek ciddiye almayan Hâlet Efendi'ye göre, Fransızların askerî, teknojik ve ekonomik üstünlükleri de gözde öyle pek fazla büyütülmemelidir; Fransa'yı görmeden methedenler ya casustur, ya eşek. Aslına bakılırsa bir kralı bulunmadığı için Fransa'ya devlet bile denemez; bütün devlet işleri esâfil ve erâzil elindedir, bu yüzden doğru dürüst bir cumhuriyet bile olamamışlardır. İt derneği'ne benzeyen Fransız hükümetine asla güvenilemez. Gazetelerin de olayları olduğu gibi yansıtmak gayesiyle değil, kamuoyu oluşturmak (nâsın kulağını doldurmak) için çıkarıldığını söyleyen Hâlet Efendi aslında son derece başarılı bir gözlemcidir, gördüklerini küçümseme eğilimi ancak politik tavrıyla izah edilebilir.

Hâlet Efendi'nin, III. Selim'i ve yeniliklerini sonuna kadar destekleyen Şeyh Galib'e duyduğu sevgiye ve bağlılığa rağmen, zihniyet bakımından "teceddüd" hareketlerine muhalif olan, hatta bir ara küçük çapta bir ayaklanmanın öncülüğünü yapan Konya Âsitânesi şeyhi Hacı Mehmed Emin Çelebi'ye daha yakın durduğunu, esasen Şeyh Galib 1799'da öldüğü için muhaliflerle, yani mevcut nizâmın devam etmesine taraftar olanlarla daha rahat ilişki kurduğunu düşünebiliriz. Muhtemelen Paris elçiliğini bu grubun ağırlığını koyması sayesinde elde eden Hâlet Efendi'nin görevi, Napolyon'un kendisini imparator ilan ettirmesi ve Osmanlı Devleti'nin bunu tanıma konusunda tereddüt göstermesi üzerine doğan kriz sırasında, Muhip Efendi'nin fevkalâde elçi olarak Paris'e gönderilmesiyle sona ermiştir.

11 Eylül 1806'da, Napolyon'un yazdığı, görevini iyi yaptığına dair bir mektupla İstanbul'a dönen ve eski dostlarına kavuşan Hâlet Efendi, önce dîvân—ı hümâyun beylikçisi olur. Bu arada yakın dostu Topal Atâullah Efendi de meşihat makamına geçmiş ve Kabakçı isyanında son derece olumsuz bir rol üstlenmiştir. Hâlet Efendi'nin bu isyanda parmağı olup olmadığı belli değil. Hayatının sonraki safhalarına bakıldığı takdirde, rol almamış olsa bile, en azından isyanı desteklediği sonucuna varılabilir. Ancak pek su yüzüne çıkıp göze batmadığı için kargaşa dönemini en ufak sıyrık bile almadan atlatacak ve isyanda katledilen Vasfi Efendi'nin yerine rikab—ı hümâyun reisi olacaktır.

Paris'e gitmeden önce de bir cazibe merkezi olan kahramanımızın elçiliği sırasında kazandığı devletlerarası politika bilgi ve tecrübesi sayesinde aranan, görüşüne başvurulan bir bürokrat haline geldiğini tahmin etmek zor değildir. İç ve dış politika meselelerinin konuşulup tartışıldığı mahfillerde kısa sürede büyük bir itibar kazanan Hâlet Efendi, son derece ihtiyatlı davranıp uluorta atıp tutmamasına rağmen, muhtemelen Fransa'ya ve Fransız kültürüne muhalefet ettiği için Fransız elçisinin husumetini üzerine çekecektir. Nitekim, ihtirasları doğrultusuna kullanacağı ilişkiler ağını inceden inceye tam örmeye başlamışken Sebastiani'nin, İngilizlerle gizli muhaberede bulunduğu yolundaki ihbarı yüzünden kendini Kütahya'da sürgünde bulur. İddianın ne derece doğru olduğunu yazık ki bilmiyoruz.

Hâlet Efendi, bu bâdireyi de atlatmayı başaracak ve yaklaşık on yıl süren mutlak iktidarına doğru emin adımlarla ilerleyecektir.

 

Kütahya'da bir yıl sürgün hayatı yaşayan ve II. Mahmud'un cülusundan sonra affedilen Hâlet Efendi'nin önünde ikbal kapıları, belki de IV. Mustafa devrinde yediği sürgün cezası ve mağdur rolünü iyi oynamış olması sayesinde açılmıştır. İstanbul'a döner dönmez, kendisine hızla yükselmesini sağlayacak bir de hâmi edinir: İbrahim Rafet Efendi. Hem padişah masrafçısı ve şehremini, hem de genç hükümdarın gizli danışmanlarından biri olan Rafet Efendi, bir süre sarayla muhaberesinde Hâlet Efendi'yi aracı olarak kullanmış, hatta Bağdat'la ilgili son derece önemli bir görev için padişaha onu tavsiye etmiştir.

Hâlet Efendi, şansı yaver gittiği için Bağdat'ta yaşanan son derece karmaşık meseleyi büyümeden çözerek İstanbul'a döner ve başarısı takdir edilerek önce Rikab—ı Hümayun Kethudası, ardından Nişancı tayin edilir. Koruyucusu İbrahim Rafet Efendi'nin ölümünden sonra, onun gizli ve gayrıresmi danışmanlık görevini de üstlenerek II. Mahmud'un toyluğundan ve tecrübesizliğinden doğan iktidar boşluğunu şaşırtıcı bir maharetle doldurmayı başaran Hâlet Efendi, elde ettiği bu gücü korumak için her yola başvuracak ve rakiplerine karşı son derece acımasız davranacaktır. Artık o Müsteşar—ı Has—ı Saltanat, halkın deyişiyle Devlet Kahyası'dır; devletle ilgili herşey ondan sorulur ve padişaha ona rağmen bir şey yaptırmak mümkün değildir.

Mahmud, III. Selim'in başlattığı, ancak başaramadığı reformları bir şekilde devam ettirmeyi, başıbozuklar ordusu haline gelen Yeniçeri Ocağı'nı ortadan kaldırarak modern bir ordu kurmayı planlamaktadır. Bu düşüncesini son derece güvendiği Hâlet Efendi'ye açmaktan da çekinmez. Kurnaz kahya, genç padişahın fikrine katılıyor görünse de, bugün başlanacak bir reform hareketinin yarın kendi iktidarına son vereceğini ve iktidar oyununda bir anlık gafletin bile kellesine mal olacağını çok iyi bilmektedir. Alışılmış nizamın korunması iktidarının devamı için şarttır; o halde padişahı oyalamak ve harekete geçmesini önlemek gerekir. Bu yolda kolayca müttefikler de bulan Hâlet Efendi, özellikle Çuhadar Ömer ve Ser—berber—i Şehriyârî Ali Ağa'larla iyi anlaşacak, Ali Ağa vasıtasıyla kurduğu hafiye teşkilatı sayesinde sarayda olup bitenlerden anında haberdar olacaktır.

Cevdet Paşa, Tarihinde Hâlet Efendi ile Ali Ağa arasındaki gizli muhaberenin belgelerini yayımlamıştır. Berberbaşı'nın mektuplarından biri, II. Mahmud'un Hâlet Efendi'den ne kadar çekindiğini göstermesi bakımından şaşırtıcıdır: "Şevketlü efendimiz buyururlar ki, Mora adasının denizden korunması için Mısır Valisi Mehmed Ali Paşa'yı donanmayla memur etsek acaba Hâlet Efendi kulumuz münasip görür mü.?"

Bir taraftan padişahı oyalarken diğer taraftan ıslahat konusunda onu etkileyebilecek şahsiyetleri ortadan kaldıran, güç yetiremediklerini de bir yolunu bulup İstanbul'dan uzaklaştıran Hâlet Efendi gücünü Yeniçeri Ocağı'ndan alıyordu. Sadrazam Hacı Salih Paşa'ya birgün "Her daim Yeniçeri Ocağı'nı kaldırmaktan bahsedersiniz. Ocak kalkarsa arslanımızı ne ile zaptedebiliriz?" dediği rivayet edilmektedir. Sultan Mahmud'un Hâlet Efendi'den çekinmesi, şüphesiz, onun Yeniçeri Ocağı'ndaki nüfuzundan dolayıdır. İktidarını devam ettirebilmek için rüşvet yoluyla temin ettiği parayı dağıtarak Ocağın ileri gelenlerini elde eden ve istediği zaman isyan çıkartabilecek hale gelen Hâlet Efendi, voyvodalık, divan—ı hümayun tercümanlığı gibi bazı önemli memuriyetleri kendi dairesinin gedikleri arasına almış ve bu memuriyetleri gençliğinde yakın ilişki kurduğu Fener Rumlarına keyfince satmaya başlamıştır. Haraca kestiği Eflak ve Boğdan voyvodaları onun en önemli para kaynaklarıdır. Kurduğu müthiş rüşvet çarkı saat gibi işlemekte, onun hışmından korkan valiler, yüksek memurlar ve taşra ileri gelenleri konağa "hediye"ler akıtmaktadırlar.

Bu arada Hâlet Efendi'nin konağını derin sohbet ve musiki meclislerinin kurulduğu bir çeşit kültür merkezi haline getirdiğini, koruyup kolladığı âlim ve sanatkârlardan da güçlü taraftarlar edindiğini unutmamak gerekir. Mevlevilerle ilişkileri de sıkı bir şekilde devam etmekte, hatta konağındaki odasının kapısında tennure giymiş iki Mevlevi derviş niyazda durup hizmetini görmektedir. Bu yüzden Nâsır Abdülbaki Dede'nin onun hakkında "Dervişleri evliya kapısından vazgeçirdi, ağniya kapısına alıştırdı. Yar u ağyar içinde sikkeli, tennureli Mevleviye hizmet ettirmekten utanmıyor" dediği söylenir. Öte yandan Galata Mevlevihanesi'nin köklü bir onarımdan geçirilmesini sağlamış, girişte halen mevcut olan kargir kütüphane ve sebili (sebil—küttab) yaptırmıştır. Bu bakımdan içyüzünü bilmeyen biri için Hâlet Efendi, karizmatik bir şahsiyet, güzel giyinen, güzel konuşan "âlim ve fâzıl bir zat", âlim ve sanatkârları koruyup kollayan, eli ve kapısı açık, üstelik ehl—i tarik bir "devletlu"dur.

Hâlet Efendi'nin ne kadar acımasız olduğunu ancak iktidarları ve menfaatleri onunkiyle çatışanlar acı bir biçimde öğrenmektedirler. Muhaliflerinden Şeyhülislam Hacı Halil Efendi'yi ve karısını cezalandırma biçimi, eğer doğruysa, tüyler ürperticidir. Esasen Hâlet Efendi'yle çatışıp da pençesinden sıyrılabilen nadirdir; mesela Sadrazam Mehmed Emin Paşa, padişahın "Başına kallâvi pek yakışıyor, ben o güzel başa kıyamam" dediği için Halet Efendi'nin ısrardan vazgeçmesi üzerine kelleyi kurtarır, fakat sürgünden kurtulamaz. Yanya Valisi Tepedelenli Ali Paşa da Hâlet Efendi'nin telkiniyle katledilmiş, onun ölümüyle doğan otorite boşluğu yüzünden Yunan ihtilali patlak vermiştir.

Hâlet Efendi'nin Tepedelenli'ye rüşvet olarak istediği bin kese altını göndermediği için düşman olduğu söylenir. Bir görüşe göre, Yunan isyanının hazırlanmasında önemli roller oynayan Fener Rumlarıyla Hâlet Efendi arasındaki yakın ilişki, isyanın önündeki en büyük engel olarak görülen Tepedelenli'nin akıbetini hazırlamıştır. Ancak İlber Ortaylı, Hâlet Efendi'in Yunan ihtilalinde parmağı olduğu dolayısıyla devlete ihanet ettiği iddiasını iftira olarak görmektedir; bir rolü varsa, bu, "bilgisizliğinden dolayı ihtilalin gelişmesini yanlış değerlendirmiş, görmezlikten geldiği olayların önemsenmemesini telkin etmiş" olmasının sonucudur.

Hâlet Efendi'nin Tepedelenli'ye kancayı takmasının asıl sebebi, muhtemelen umduğu rüşveti alamamasıdır. Belki de yeni bir gaile icad ederek kafası ıslahat fikriyle gittikçe daha fazla meşgul olan padişahı "tedib—i mütegallibe"yle oyalamak istemiştir. Şu bir gerçektir ki, sayıları hızla artan ve Hâlet Efendi'nin defterini bir an önce dürmek isteyen düşmanları Tepedelenli vak'asını ve Yunan isyanını iyi kullanırlar. Ancak Hâlet Efendi kelleyi kolay kaptıracak adamlardan değildir; son kurbanı, bir aylık sadrazam Benderli Ali Paşa olur.

Sadaret mührünü alır almaz Hâlet Efendi'nin düşmanları tarafından doldurulan Paşa, bir toplantıda devleti zaafa uğratarak felaketlere sebep olanları araştırdığını ve hepsinin başlarını ezmek gerektiğini söyleyerek Devlet Kahyası'nın yüzüne dik dik bakar. Abdurrahman Şeref Bey, Hâlet Efendi'nin dehşete düşerek bir yolunu bulup toplantıdan çıktığını ve arka kapıdan sıvıştığını söylüyor. Benderli Ali Paşa aynı gün padişahtan Hâlet Efendi'nin idamına izin isterse de "Hele bir düşünelim!" diye atlatılır. O gece Hâlet Efendi bin dereden su getirip padişahı ikna ederek Benderli Ali Paşa'nın azline ve idamına ferman çıkaracaktır. Sonraki sadrazam Hacı Salih Paşa ise bir yıl kadar direnebilmiştir. Hâlet Efendi sonunda onu da azlettirmeyi başarırsa da kellesini alamaz, üstelik kendi sonunu hazırlar. Salih Paşa, azledildiği gün, padişaha düşündüklerini gerçekleştirmek istiyorsa bunun tek yolunun Hâlet Efendi'den kurtulmak olduğunu söyleyip İstanbul'dan bir şekilde uzaklaştırılmasını tavsiye etmiştir.

II. Mahmud bu tavsiyeye uyar ve Hâlet Efendi'nin bir süre Bursa'da istirahat etmesini irade eder. Meydan artık muhaliflerindir; yaptığı kötülükleri, çevirdiği dolapları bire bin katarak anlatırlarsa da, padişah, Bursa'da Mehmet Paşa'nın konağında misafir kalan Hâlet Efendi'yi boğdurmaya bir türlü karar veremez. Çünkü sabık kethüda herşeye rağmen hâlâ güçlüdür. Üstelik Keçecizâde İzzet Molla gibi, koruyup kolladığı bazı itibarlı şahsiyetler hayatının bağışlanması için ısrarla ricada bulunmaktadırlar. Ne var ki artık ok yaydan çıkmıştır; sürgün yerinin Konya olarak değiştirilmesi yolundaki dilekçesi kabul edilen Hâlet Efendi, Konya'da ikamet ettiği Çelebi Efendi dairesinde Ârif Ağa tarafından kılıç kaytanıyla boğularak öldürülür ve kesik başı İstanbul'a gönderilir (1823)*

Derin devletin ve kurulu düzenin o devirde en güçlü temsilcisini Hâlet Efendi'nin şahsında bulduğu anlaşılıyor. Onun ölümüyle bir devrin kapandığını ve eski nizamı kökünden değiştiren reformların birbirini takip ettiğini unutmamak gerekir. Bu bakımdan Hâlet Efendi hakkında bütün bildiklerimiz, muhalifleri tarafından anlatılanlarla sınırlıdır. Gerçek bir Hâlet Said Efendi portresi için arşive girip yeni ve kapsamlı bir araştırma yapılması gerektiğine inanıyorum.

Unutulmaması gereken bir gerçek daha: Kurulu her düzen kendini korumak için Hâlet Efendi'lere ihtiyaç duyar. İsterseniz etrafınıza şöyle bir dikkatlice bakın...

* Hâlet Efendi'nin bedeni Konya'ya, kesik başı Galata Mevlevihanesi'ne gömülmüştür. Daha sonra Yahya Efendi Dergahı'na nakledilen kesik baş, on sekiz yıl sonra bir irade ile Galata Mevlevihanesi'ndeki eski yerine konulacaktır."(2)

 

---------------------------------------------------------

(1): TDV-İslâm Ansiklopedisi

(2): Aksiyon Dergisi-aksiyon.com.tr; AYVAZOĞLU, Bekir.

 

 

 


Bu mesaj Mustafa Ceylan tarafından 2016-01-31 21:15 GMT, 996 Gün önce düzenlendi.
__________________