Forum Stats Test Link Test Link Test Link Test Link
Forumlar » Genel » Köşeyi Dönen Şairler » OSMANLI EDEBÎ HÂMÎLİK GELENEĞİ(9)

Yazar Mesaj   #1323  2016-01-18 00:44 GMT  

Online status admin



Administrators



Mesaj: 1953
Şehir: Ankara
Ülke:
Meslek: Site Yöneticisi
Yaş:

----------------------Devamla....

(KAYNAK: thesis.bilkent.edu.tr)

-Bilkent Üniversitesi-Doktora Tezi-Tûbâ Işınsu İsen-Durmuş

 

Âşık Çelebi de tezkiresinin önsözünde şiirin peygamber zamanından beri kutsal görüldüğü ve desteklendiğini ifade etmektedir. Bu çerçevede Osmanlıda nakdî olanların dışında en çok görülen câize şeklinin elbise veya cübbe olmasının temelini Hz. Peygamber’in Ka’b b. Züheyr’e mükafat olarak hırkasını hediye etmesine bağlamak yanlış bir düşünce olmasa gerektir.

 

Şâirlere verilen hediyelere dair evrak ve defterlerden oluşan birtakım belgelerden, tezkirelerden ve konu ile ilgili kroniklerden yola çıkarak bazı tespitlerde bulunmak mümkündür. Ancak şunu belirtmek gerekir ki, şâirlere verilen hediyeler ya da sunulan imkanlar çeşitli olmamakla birlikte, bu imkanların şâirlere göre değişen oranda miktar açısından çeşitliliği dikkati çekmektedir. Dolayısıyla, hâmîlik sisteminin işleyişine dair genel bir hüküm veremeyeceğimiz gibi, verilen hediyelerin tutarları konusunda da net ve genel bir hüküm verebilmek örneklerden yola çıkarak mümkün görünmemektedir.

Öncelikle şâirlere hâmîlik sistemi çerçevesinde sunulan imkanlardan maddî olanları belirtmek gerekir. Şâirlerin şiir sunma yolları, ne zamanlarda şiir sundukları ve şâirlerin sundukları şiirlerin kayıt altına alındığı defterler hakkında ayrıntılı bilgi “Hâmî ve Eleştirmen: Kuruluş Sürecinde Osmanlıda Şiirin Takdîmi ve Değerlendirilmesi” bölümünde yer almaktadır. Bu bölümde şâirlere, sundukları eserler karşılığı verilen hediyeler, şâirlere göre değişen miktarları çerçevesinde karşılaştırılarak ifade edilmeye çalışılacaktır.

Bayramlarda ‘îdâne, ya da ‘ıydiyye adıyla bayramlık dağıtılmakta; bir hânedan mensubunun, daha çok da genç bir şehzâdenin ölümü dolayısıyla mersiye, mevsim dolayısıyla nevrûziye, şitâiye, sultanın bir zaferi dolayısıyla kasîde ya da tarih sunanlara çeşitli armağanlar verilmekte idi. Önemli bir kişiye akrabasının ölümü dolayısıyla sultan tarafından para ve hil’at olarak ta’ziye gönderilirdi. Geçimi için düzenli olarak şiir sunan şâirler de vardı. Bu tip düzenli aylıklara verilen para in’âm, genelde ulema sınıfından olanlara verilen para da tasadduk olarak adlandırılmaktadır. Osmanlıda şâirler yıl içinde ta’ziye, kasîde, gazel, mersiye ya da bir eser takdîmi dolayısıyla veyahut bayramlarda şiir ya da eser sunup karşılığında sundukları ürünün değerine göre değişen oranlarda câize adı verilen para almakta idiler. Câize tabiri Osmanlı idârî ve mâlî teşkilatında, özellikle yüksek makamlara tayin edilen kişiler tarafından verilmesi mûtat olan aynî ve nakdî çeşitli hediyeler (gelirler) için kullanılmıştır. Câize, çoğu zaman gümüş akçe (nadiren altın sikke) olarak ve/veya yünlü ya da ipekli hil’at (dîvan dilindeki karşılığıyla câme) olarak karşımıza çıkmaktadır. İnalcık, Şâir ve Patron adlı çalışmasında, câize miktarının genelde 1000 ila 3000 akçe (20-60 altın) arasında değiştiğini ve bu bağışların genel devlet hazinesinden çıktığını söylemektedir (28). Ömer Lütfi Barkan, “954-955 (1547-1548) Mâli Yılına ait bir Osmanlı Bütçesi” adlı makalesinde, her türlü kişisel masrafı yapmak üzere Pâdişâh’ın cebine verilen paranın, 1567-1568 mâli yılında 31 milyon 466314 akçe olduğunu; bunun 30 milyonunun Mısır’dan her yıl gönderilen irsâliye 500 bin altın, 850 bin akçesinin her gün hazineden verilen ceyb-i hümâyun harçlığı ve 616314 akçesinin saray bağ ve bahçelerinden satılan mahsul karşılığı geldiğini söylemektedir (307). Konu ile ilgili II. Bâyezîd zamanına ait D 9587 (8337) numaralı hesap defterinde (bakınız Ek-2). şâir ismi verilmemekte, bununla birlikte “beş neferdir” ifadesi yer almaktadır. Yukarıda sözü edilen bütçeyi şâirlere sağlanan destek çerçevesinde yorumladığımızda, beş şâire ait aylık verilen toplam maaşın ifade edildiği bölümde söz konusu beş şâire aylık 2858, yıllık ise 34.296 akçe verildiği görülmektedir. Beş şâir için olan miktarı gösteren bu örnek, şâir taifesinin sultanın kişisel bütçesinden yaptığı harcamalarda küçümsenmeyecek bir payının olduğunu göstermektedir.

İnâmat ve ehl-i hıref defterlerinin şâirlere ayrılan bölümlerinde şâirin bazen sunduğu eser karşılığı aldığı ücret, bazen de eğer saraydan düzenli aylık alıyorsa aldığı maaşın ifade edildiği örneklerle karşılaşmaktayız (bakınız Ek-1 ve Ek-2). Söz konusu defterlerde sunduğu eser karşılığı şâire verilen hediye akçe ise “nakdiye”, elbise ise “câme” kayıtlarıyla belirtilmektedir. Bununla birlikte hediyenin cinsi nakdiye ise kaç akçe ve câme ise ne cins elbise ve kumaş verildiği de yine kaydedilmektedir. Söz konusu defterlerde toplu olarak zikredilen dönem şâirlerinden yola çıkarak birtakım tespitlerde bulunmak mümkündür. Maddî anlamda verilen hediyelerin akçe, at, elbise ya da kumaş olduğu söylenebilir. İnâmat defterlerinde şâirlere yukarıda saydığımız çeşitli sebeplerle verilen akçeler arasında miktar açısından bir farklılık olduğu; yine câme adı altında verilen hediyenin münakkaş-ı Bursa, benek, kadife gibi hem çeşitli hem de tıpkı akçede olduğu gibi şâirlere farklı miktarlarda ve kalitede verildiği dikkati çekmektedir. Örneğin II. Bâyezîd’e toplu olarak mersiye sunan Sabâyî, Keşfî, Edîbî, Sâilî, Refîkî ve Mevlânâ Ömer’den; Sabâyî 1500, Keşfî ve Refîkî 500, Edîbî ve Sâilî 2000 ve Mevlânâ Ömer 3000 akçe almıştır. Bunlara ek olarak Sâilî’ye câme adı altında “mirâhorî an kemhâ-i kırmızı” ve Mevlanâ Ömer’e “murabbâ” verildiği kaydedilmiştir. Benzer şekilde tezkirelerde de şâirlere sundukları eser karşılığında verilen miktarların farklı olduğuna dair birçok örnek vardır. Âşık Çelebi, Tezkiresinde, Gazâlî’nin yapılan bir köprü için söylediği bir tarihi Mustafa Paşa’nın hâtunu sultana ithaf edince karşılığında yüz altın aldığını kaydetmektedir (932). Yine Âşık Çelebi, Kâmî Efendi’nin, merhum Sultan Süleyman Edirne’ye geldiğinde kendisine bir gazel sunup iki yüz flori câize aldığını belirtir (362). Buna karşılık bu işin standartının olmadığını gösteren abartılı örnekler de vardır. Bir gün Sultan Mehmed Han’ın meclisinde Ahmed Paşa Hafız’ın bir beytini tazmin eder. Bu tazmin, Sultan tarafından beğenilip övülmüş ve aşırı cömertliğinden pâdişâh, Ahmed Paşa’nın ağzını mücevherle doldurmuştur. Latîfî’ye göre böylece söz cevherlerine kıymet ve itibar buldurmuştur (110). Yine Latîfî’nin belirttiği üzere Şükrî, pâdişâhın fetihleriyle ilgili olarak yalın bir dil ve güzel beyitlerle bir kitap yazmış, cömert kişilerin kendisiyle övündüğü İbrahim Paşa vasıtasıyla sultana sunmuş, karşılık olarak da yirmi bin akçe câize almıştır. Ayrıca ulu tımarla birlikte yukarıki miktar kadar merhum Paşa da bağışta bulunup şâiri ihsan denizine ve lütuf okyanusuna boğmuştur (441). Âşık Çelebi de Fevrî Efendi’nin “iki yüz beyt bir kasîde diyüp her beyt mukâbelesinde bir zer ve pesend-i pâdişâhdan nice dürr ü güher bahşîş alup şu’arânun mümtâzı old[uğunu].” (673) söylemektedir.

 

Şâirlere câize olarak verilen paranın yanında çeşitli rütbelerle ödüllendirmek ya da çeşitli görevler vermek de maddî anlamda değerlendirilebilecek kazanımlardır. Şâirler açısından düşünüldüğünde en büyük iltifat, pâdişâhın musâhibi olmaktır. Musâhip, başka bir deyişle nedîm ya da karîn sultanın daima yanında bulundurduğu, bir anlamda özel yaşamına ortak yaptığı danışmanı ve sırdaşıdır. Bu ilişkiye pek çok örnek verebiliriz. Fâtih Sultan Mehmed ile Mevlânâ Abdülkâdir arasındaki ilişki veziriâzam Mahmud Paşa’nın kıskançlığını çekecek kadar yakındır. Sultan Selim’in musâhibi olan Halîmî Çelebi’yi sultan, Trabzon’da vali iken “musâhabet-i ilmiyye ve mükâleme-i ma’neviyye için” yanına getirtmiş, ve tahta geçtikten sonra da en yakın arkadaşı olarak yanında tutmuştur. Latîfî, Tezkiresinde, devlet büyüklerinin önemli işleri onun aracılığıyla pâdişâha arz ettiklerini söylemekte ve Halîmî Çelebi’nin sultanla “seferde ve hazerde hemdem ü gam-küsâr ve ismen ve resmen münâsebeti var” olduğunu ifade etmektedir (134). Halîmî Çelebi’nin sultana yakınlığı şâirler tarafından şiire de konu olmuştur:

Şol pâdişâh ki ism-i şerîfi Selîm ola

Lâyık budur musâhibi anun Halîm ola (İsen Künhü’l-Ahbâr 175)

 

Kânûnî Sultan Süleyman ile Bâkî’nin ilişkisi de bu çerçevede değerlendirilebilir. Hayatının ilk dönemlerinde sıkıntı çeken Bâkî, Sultan Süleyman’ın iltifatına eriştikten sonra onun musâhibi olmuş ve en yüksek makamlara getirilmiştir.

 

Musâhiplik yanında, şâirlerin sarayda ya da saray dışında çeşitli görevler aldıkları da bilinmektedir. Bu tarz rütbe ve makamların verilmesinde tıpkı câizelerde olduğu gibi bir standart olmadığı söylenebilir. Bir eser ya da kasîde sunan sanatkâra patronun inayetinin türlü biçimlerde olduğu görülmektedir. Sultan mesleğine göre, münşî ise kâtipliğe, ulemâdan ise müderrislik, kadılık gibi bir ilmiyye mansıbına veya vakıf hizmetine tayin eder, asker ise timar, zeâmet veya hassına terakkî verirdi. Gelibolulu Âlî, Monla Ârif Ali’nin Farsça yazdığı kitapta durumunu anlattığını, karşılığında kendisine Tokat Dizdarlığının verildiğini söylemektedir (126). Âşık Çelebi’nin aktardığına göre ise, şâir Fikrî, Celal-zâde Nişancı Mustafa Çelebi’nin terbiyeti ile Celal-zâde Sâlih Çelebi’nin tercüme ettiği Kıssa-i Fîrûz Şâhînin birkaç cildini tercüme etmiş ve buna karşılık kendisine Yanbolu kazası sadaka olunmuştur (667). Yine Âşık Çelebi, Ârifî’nin, İbrahim Paşa Mısır’dan döndüğünde bir lâmiyye kasîde sunup Anadolu defterdarı Mahmud Çelebi kaleminde tezkirecilik taleb ettiğini ve Paşa’nın himmet ettiğini kaydetmektedir (561). Amrî ise, İbrahim Paşa’ya bir kasîde sunmuş ve Paşa beğenip karşılığında kendisine Vize kazasının vergi gelirini vermiştir (615).

 

Yukarıdaki örnekler, aynı süreçte şiir sunup karşılığında farklı miktarlarda hediyeler alan şâirleri, şiir kalitelerine göre değerlendirip onaylayan bir mercînin olduğunu düşündürmektedir. Yüksek miktarda câize alan şâirin Osmanlı hâmîlik sisteminin işleyişi çerçevesinde düşünüldüğünde sadece şiir sunup karşılığında ödüllendirilmesi dışında hâmîsinden başka tür kazanımları da olmalıdır ki bu durum onu devrindeki diğer şâirlerden üstün kılmaktadır. Bu da demektir ki, şâirlerin, kendi konumlarındaki meslektaşları arasından fark edilebilmelerini sağlayan şey aldıkları paradan daha önemli olmalıdır. Dustin Griffin, Literary Patronage in England adlı çalışmasında, kendi bütçelerinden para vermelerinin patronların hâmîlik yaptıkları sanatçılara sağladıkları kaynakların yalnızca biri olduğunu, ancak bu durumun, patronaj çalışmaları söz konusu olduğunda gereğinden fazla dikkati çekip bu işleyişin kazanımı olarak sadece para yönünün öne çıkarıldığını söylemektedir. Halbuki, şâirler arasında yeteneği fark edilenlerin, hâmîleri gözünde belli bir çizginin üzerinde tutulmaları hiyerarşik anlamda toplumda ve diğer şâirlere oranla bir statü yükselmesine de yol açmaktadır. Bu çerçevede hâmîlik sisteminin maddî kazanımlarına oranla hâmîlerinin kendilerine sağladıkları “korunma ve yakınlık” Osmanlı toplumsal yapısı dikkate alındığında, paradan çok daha değerli imkanlar olarak dikkati çekmektedir. Griffin’in çalışmasında önemle vurguladığı şey, “çeşitli tehlikelere karşı ‘korunmak’, bir yazar için önemli bir ‘güvence’dir, bu iki şey, patronaj sisteminin sağladığı ideallerdir.” (25).

Bu çerçevede hâmîsi tarafından “korunan” şâirin, çağdaşlarına oranla elde ettiği prestij, aldığı parayla ölçülemeyecek değerde olmalıdır. Tezkirelerde yer alan bazı örnekler, bu anlamda şâirlerin neden farklı konumda olduklarını da açıklamaktadır. Örneğin, Gelibolulu Âlî, Tezkiresinde, Hayâlî Bey’den bahsederken, İbrahim Paşa ve İskender Çelebi’nin şâire verdiği câizenin bolluğuna vurgu yapmaktadır:

bir gazel diyüp sunup [...] el-kıssa hafta geçmez imiş defterdâr

ve paşadan mezbûra birkaç yüz hasene ihsân olunmaya. Ay olmaz imiş ki şehriyâr-ı kişver-küşâdan ol meddâh-ı nâmdâra bir iki bin flori verilmeye. (212)

Hayâlî Bey’in o devrin gözde hâmîleri olarak hem İskender Çelebi’nin hem de İbrahim Paşa’nın gözündeki değeri, şâir açısından çok önemli bir kazanımdır. Üstelik sultandan daha alt konumdaki hâmîlerin kendi himâyesi altındaki şâirleri sultana takdîm ederek onun gözünde takdir toplama düşünceleri çerçevesinde düşünüldüğünde, şâirin zaten ulaşmak istediği son nokta da bu olmalıdır. Böyle bir ortamda şâirin “koruma alamayan” çağdaşları tarafından eleştirilmesi de doğal karşılanmalıdır. Yahyâ Bey, Kânûnî’ye yazdığı bir kasîdesinde, Hayâlî’ye gösterilen itibar kendisine gösterilmiş olsa, şiire hakkını vereceğini söylemektedir. Beyitle kendi halini anlatmak isteyen Yahyâ Bey, Hayâlî Bey’in pâdişâh katında gördüğü itibarı da eleştirmektedir:

Bana olaydı Hayâlî’ye olan ragbetler

Hak bilür sihr-i helâl eyler idüm şi’r-i teri (İpekten 100)

Hayâlî Bey’in yukarıda ifade ettiğimiz çerçevede hâmîleri tarafından her anlamda el üstünde tutulması onu çağdaşları arasında ayrıcalıklı bir konuma getirmektedir. Zatî de bu konumdaki şâirlerden biridir. Sultan Bâyezîd döneminin en gözde şâirlerinden Zâtî, döneminde şiir üstadı olarak kabul edilmiş, ölümüne kadar da bu şöhretini devam ettirmiştir. Şâir, sunduğu kasîdesi karşılığında kendisine verilecek hediyeyi belirlemekte ve bunu bir kıta ile vezir Ali Paşa’ya sunmaktadır:

Bir bayram kasîdemi dîvâna iletdükde bu kıt’ayı diyüp bile iletdüm:

Ben ey erkân-ı devlet kulzüm-i dürr-i maâniyem Sipah-ı cenk-cûya yaraşır yaşıl kızıl kemhâ Bana bir mevc-i mâî sof lutf eylen disün gören

Nesîm-i lutf-i şâhiyle bugün mevc urdı bir deryâ Ali Paşa merhûm bu kıt’ayı görüp defterdâra sâyir mevâliye bir sof verin diyü emr etti. (Âşık Çelebi “Kendi Dilinden Zâtî’nin Şâirlik Macerası” 283)

Ali Paşa’nın Zâtî’nin isteğini yerine getirmesi, şâirin devrinin gözdesi olması düşüncesi ile örtüşmektedir. Sultan Bâyezîd’e gönderdiği şiirlerini, çok beğenen pâdişâh, Âşık Çelebi Tezkiresinde Zâtî’nin kendisinin belirttiği üzere “Elbette Zâtî’ye mansıb görsünler diyü Hüseyin ağaya buyururlar.” (284). Yine Âşık Çelebi’nin ifadesine göre Zâtî, Sultan Selim pâdişâh olduğunda ona bir nuniyye kasîde sunmuş ve kasîdeyi çok beğenen pâdişâh düşen köylerden bir köy verilmesini buyurmuştur (896).

Sultana yakın hâmîler tarafından korunmak bir şâirin sultana ulaşma yolunda elde etmek istediği mevkî olduğuna göre sultanın meclisine girebilmek de bu anlamda her şâirin elde ettiği bir konum değildir. Bu çerçevede, korunmanın paradan daha değerli bir imkan olduğunu Âşık Çelebi’nin, Nihâlî’den söz ederken söyledikleri göstermektedir:

İbrahim Paşa vü İskender Çelebi zemânı oldı ve âşinâlarından Muhyiddin Efendi ve hem-kâselerinden Kadrî Çelebi devri geldi. Her birinün envâ-ı bahşîş ü bahşâyişine ve nevâziş ü sitâyişine mazhâr oldı. Ekâbir ansız sohbete mi giderdi ve ansız seyrlere mi giderlerdi her kal’anun ahmedegi ve her kalyenün nemegi idi. (486)

Nihâlî’nin hâmîlerinin girdiği her tür ortamda onlarla beraber bulunabilmesi, diğer şâirlere oranla büyük bir ayrıcalıktır. Bunun farkında olarak şâirler, sultan tarafından gelen her rağbeti makbul görmektedirler. Bu

duruma dikkat çeken Hayâlî Bey, bir kasidesinde, maddî yardımdan çok, eğer pâdişâh kendisini dinlerse bunun da ihsan etmek anlamına geldiğini söylemektedir:

Kulunun dinle şâhum vasf-ı hâlin

Bu hâli dinlemek ihsâna benzer (Dîvan 55)

Benzer bir düşünceyle Yahyâ Bey, kendisine arka çıkan olsaydı Selmân-ı Savecî’yi mat edebileceğini söylemektedir:

Şehâ fezâ-yı fesâhatda şimdi Yahyânun Zahîri ola idi mat iderdi Selmânı

Yahyâ Bey, bu sözleri ile kendisine destek olan ve arka çıkan bir velînîmeti olursa ancak dikkat çeken bir şâir olabileceğini vurgulamaktadır. Yazdığı şiirler karşılığında câize alan Yahyâ Bey’in arka çıkmak ve destek olmak ifadeleri ile kastettiği şey kuşkusuz paradan farklı bir şey olmalıdır.

Sonuç olarak, Osmanlıda hâmîlik sisteminin işleyişi içerisinde hâmînin destekleyen, sanatçının da desteklenen konumda olarak Osmanlı kültür ve sanatının gelişiminde çok önemli rolleri olduğu söylenebilir. Söz konusu işleyişin aynı zamanda toplum açısından farklı kazanımlar ortaya koyduğu da bir gerçektir. Osmanlıda sanata destek vermenin, devralınan ve büyük ölçüde uygulanan geleneğin en önemli gereklerinden biri olduğu dikkate alındığında, sanatın herhangi bir koluna ilgi duymayan bir yöneticinin az veya çok sanata destek vermekten vazgeçmemesi de anlamlı görünmektedir. Siyaset-name ya da nasihat-name gibi devlet yönetiminin yorumlanması anlamını taşıyan ve yöneticilere yönelik yazılan eserlerde ideal bir yöneticinin sahip olması gereken özelliklerinin başında bilim ve sanatı koruma ve desteklemenin gelmesi bu çerçevede düşünüldüğünde anlamlıdır. Yönetici olmanın en önemli vasıflarından biri sanatı ve sanatçıyı korumaktır. Şâirler ya da yazarlar, gerek söz konusu eserlerde gerekse de şiirlerinde, farklı ifadelerle hâmîlerin şâirleri korumalarının gerekliliğini ve bu işin bir gelenek olduğunu vurgulamaktadırlar. Hâmî, bu yolla hem sanatın içinde olarak desteklediği şâiri ile aynı dili konuşmakta, hem de edebiyat ve ilmin hâmîsi olarak prestijli bir kültürel geleneğin destekçisi olarak gündeme gelmektedir. Bu çerçevede adlarını ve ünlerini sonraki nesillere aktarma düşüncesi de sultanların en büyük arzularından biri olarak gündeme gelmektedir. Kendisi için yazılan eserlerde anlatılan özellikleri ile ismi ölümsüz hale gelen hâmî, aynı zamanda tebaâsı gözünde de iyi özellikleri ile gündeme gelmektedir.

Hâmînin sanata ve sanatçıya destek vermesi, kendilerine sunulan eserleri caize ve ihsanlarla ödüllendirmeleri sonucunu doğurmuştur. Bu duruma sanatçı açısından bakıldığında akla ilk gelen kazanım câizedir. Konu ile ilgili belge ve örneklerde caize, çoğu zaman gümüş akçe veya yünlü ya da ipekli hil’at olarak geçmektedir. Aynı zamanda şâirlerin sundukları şiirler karşılığında farklı hediyeler almaları, bu işin bir standartının olmadığı anlamına gelmektedir. Çağdaşlarına göre daha fazla ödüllendirilen bir şâirin hâmîsinden, paradan farklı olarak “yakınlık, otorite “gibi başka tür kazanımlarının olduğu düşüncesi akla gelmelidir. Konu ile ilgili örneklerden yola çıkarak denebilir ki, sanatçıya sadece maddî ödüllendirmede bulunmak, onun elde etmek istediği bir konum değildir. Sanatçı, kendisi ile aynı dili konuşan ve sunduğu eseri değerlendirebilecek nitelikte bir hâmî aramaktadır. Câize sistemi etrafında şekillenen polemiklerin Osmanlıda bu sistemin bir teşrifâtı olduğu düşüncesi dikkate alındığında ikinci planda kalması gerektiği

ve hâmîlik sisteminin hem hâmîye hem de sanatçıya “korunma, otorite ve prestij” gibi, maddîyattan çok daha değerli imkanlar sağladığı belirtilebilir.

 


Bu mesaj admin tarafından 2016-01-18 01:35 GMT, 1058 Gün önce düzenlendi.
__________________