Forum Stats Test Link Test Link Test Link Test Link
Forumlar » Genel » Köşeyi Dönen Şairler » OSMANLI EDEBÎ HÂMÎLİK GELENEĞİ(7)

Yazar Mesaj   #1321  2016-01-18 00:42 GMT  

Online status admin



Administrators



Mesaj: 1953
Şehir: Ankara
Ülke:
Meslek: Site Yöneticisi
Yaş:

Lâmiî Çelebi’nin münşeatında da konu ile ilgili ilginç örnekler vardır. Lâmiî Çelebi Dîvan Kâtibi Haydar Çelebi’ye yazdığı bir mektupta, Kânûnî Sultan Süleyman için yazmış olduğu “Gül” redifli kasîdeyi pâdişâha sunulmak amacıyla müderris Kadrî Çelebi’ye verdiğini; bu arada kasîdenin bir nüshasını da hediye olsun diye kendisine gönderdiğini söyler (Esir 31). Şâir, pâdişâha iletilmesini istediği kasîdenin bir kopyasını da dîvan kâtibine göndererek, yukarıda sözünü ettiğimiz sultandan daha alt konumdaki hâmî tarafından da takdîr toplamayı amaçlamakta ve bir anlamda işini garantiye almaktadır. Bir başka mektubunda Lâmiî Çelebi, Rum ili Kazaskeri Muhyiddin Efendi’ye Vâmık u Azrâ mesnevîsini tamamladığını söylemektedir. Mektupta Lâmiî, altı bin kadar beyti beş ayda nazmettiğini, tertib ve tezhîbi için de iki ay uğraştığını, oğlu Abdullah’la saraya gönderdiğini söyler. Mektubun sonunda Lâmiî Çelebi, Kazasker Muhyiddin Efendi’ye sığınabileceği tek merciin yüce katı olduğunu söyleyerek hürmetlerini arz eder (32).

Lâmiî Çelebi’nin Rum ili Kazaskerine yazdığı mektubun aynısını, kendisine hâmî olabileceğini düşündüğü başka birine, Anadolu Kazaskeri Kadrî Efendi’ye de göndermesi ilginçtir. Çelebi, Kadrî Efendi’ye pâdişâhın emri doğrultusunda Vâmık u Azrâ mesnevîsini tamamladığını söylemekte ve oğlu Abdullah’la saraya gönderdiğini, hataları olabileceğini, bunların bağışlanmasını ümit ettiğini söylemektedir. Benzer ifadeleri şâir, Arpa Yazıcısı Hüseyin Çelebi’ye de yazar. Bu noktada şâirlerin sultana ulaşma yolunda birden fazla hâmî arayışı içinde olmaları endişesini hatırlatmak gereklidir. Lâmiî’nin diğer bir mektubu Kânûnî Sultan Süleyman’ın veziri İbrahim Paşa’yadır. Lâmiî, Fahr-i Cürcânî’nin Veyse vü Râmin mesnevîsini elde edip aynı bahirde Türkçe’ye nazmettiğini ve “türâb-ı bâb-ı vezâret-nisâb” olarak nitelendirdiği İbrahim Paşa’ya sunduğunu belirtmektedir (36). Lâmiî Çelebi’nin Münşeatında Ayas Paşa ve İskender Çelebi’ye yazdığı mektuplar da yer almaktadır. Bu mektuplarda Lâmiî Çelebi, özetle, kendisine yazmasını emrettikleri eserleri hazırlamakta olduğunu ya da hazırladığını ifade eder. Çelebi, İbrahim Paşa’ya sunduğu Veyse vü Râmin mesnevîsini yazdığı bir mektupla İskender Çelebi’ye de sunar.

Yukarıda bazı örnekleri verilen Lâmiî Çelebi’nin mektuplarından yola çıkarak hâmîlik sisteminin işleyişine dair bazı tespitler ortaya koymak mümkündür. Şâirin hazırladığı eseri veya eserleri pâdişâha ulaştırma yolunda farklı hâmîlere göndermesi, sultana farklı yollardan ve farklı isimlerle yaklaşabilme düşüncesinin sonucudur. Lâmiî Çelebi’nin münşeatını genel olarak incelediğimizde şâirin mektup gönderdiği isimlerin aynı zamanda şâirin yaşadığı dönemde hâmî olarak nitelendirilebilecek isimler oldukları söylenebilir. Bu isimler, aynı zamanda sultana ulaşabilme konusunda da yetkin isimlerdir. Dolayısıyla bu örneklerden yola çıkarak sultana ulaşma yolunda daha alt konumdaki hâmîlerin, bu sistemin işleyişinde ne kadar önemli bir işlev gördükleri rahatlıkla söylenebilir. Hatta bu konuda hâmîlerin arasında bazı rekabet unsurlarının ortaya çıkması da doğaldır ki bu konu bir önceki bölümde ayrıntılı olarak tartışılmıştır.

B. Şiirin Hâmî Tarafından Değerlendirilmesi:

Şâirlerin şiirlerini sultana ulaştırma çabalarının yanında zaman zaman da, yukarıda verdiğimiz Zâtî örneğinde olduğu gibi, sultanın şiirlerini görmek istediği şâirleri huzuruna çağırdığı bilinmektedir. Latîfî, tezkiresinin Sultan Murat’tan bahsettiği bölümünde, sultanın haftada iki gün şâir ve bilginleri huzurunda toplayıp, dikkat ve iltifatla, baştan sona dinlediğini belirtmektedir (68). Sa’yî-i Kadîm’den söz ederken Latîfî, Sultan Bâyezîd’in bir gün şâirin bir gazeline rastladığını ve bu şiiri söyleyenin konunun ustası olduğunu anladığını, fermanla onu buldurup “pâdişâhça himmetler ve sultanlara yaraşır bağışlarda” bulunduğunu söylemektedir (394). Gelibolulu Âlî de tezkiresinde Sa’yî-i Kadîm ile ilgili aynı bilgiyi kaydetmekte ve şiirlerinden dolayı kendisine “saray-ı âmire hâceliği”nin verildiğini belirtmektedir (178). Şükrî ise pâdişâhın fetihleriyle ilgili olarak yalın bir dil ve güzel beyitlerle bir kitap yazmış, “cömert kişilerin kendisiyle övündüğü” merhum İbrahim Paşa vasıtasıyla sultana sunmuş, karşılığında yirmi bin akçe câize almıştı (441). Sultan III. Murad,

Surname yazarı İntizâmî’yi huzuruna kabul etmiş, kaleme aldığı düğün şenliğini temize çekip genişleterek bir kitap haline getirmesini istemiştir (Atasoy 85). Sultanın saray dışında bulunduğu zamanlarda da şâirlerin şiir sunduklarını gösteren örnekler tezkirelerde yer almaktadır. İşretî’nin Sultan Bâyezîd Edirne’ye geldiğinde ona gazel ve kasîde sunduğunu Âşık Çelebi, tezkiresinde kaydetmektedir (591).

Osmanlıda şâirlerin kendi konumlarındaki meslektaşları arasında konumlarını fark ettirebilmek adına zaman zaman farklılıklar ortaya koymaya çalıştıkları söylenebilir. Şâirler bunu kimi zaman şâirlik yeteneklerini konuşturarak, yani orijinal olarak, kimi zaman da hazır cevap üslûpları ile sağlamışlardır. Örneğin, Şâir Haffî, Latîfî’ye göre “ağız ve dillerden o kadar kelime, ibare, atasözü, aklî ve naklî meseleler elde etmişti ki kitapsız, deftersiz müftü ve müderris olmuştu” (197). Yazara göre bu iş neredeyse imkansız olduğu için, merhum Sultan Mehmed huzuruna getirtip gazel ve şiirlerine iltifat ve i’tibâr kulağını tutup onu dinlerdi (198). Zâtî, Letâyifinde Ali Paşa ile arasında geçen bir diyalogu şöyle anlatmaktadır.

Ali Paşa merhûm bir gün ben fakîr ü hakîrün birkaç dâne gazelin görmiş, hoş gelmiş, niçün bize gelmez dimiş. İşitdüm, birkaç dâne gazel yazdum, dîvânına varup sundum. Şikâyet kağıdı sandı, yazıcıya virdi. İbrahim Paşa oglı ‘İsa Beg yanında otururdı, ayıtdı: Sultânum bu Molla Zâtîdür, size gazeller getürmiş. Beni dahi Paşa görmemişdi, yüzüme bakdı; ayıtdı: Zâtî güzelce degülmiş. Amma kendüzinden çirkin-şekil yog idi. Ben ayıtdum: Sultânum, yigit yigidün âyînesidür. Paşa çün bunı işitdi, kahkaha ile güldi. Gazelleri aldı vâfir bahşiş eyledi.

Ali Paşa’nın Zâtî’nin gazellerini beğendiği için “niçin bize gelmez” diyerek şâiri çağırması, hâmîlik sisteminin kurumsallaştığının göstergelerinden biridir. Şâirlik yeteneği ile öne çıkmış bir şâir, kendisine aynı oranda değer verecek saygın bir hâmî bulmalıdır. Zâtî’nin hazır-cevap oluşu Ali Paşa’nın hoşuna gitmiş olacak ki şâire çok miktarda bahşiş vermiştir.

Osmanlı hâmîlik sistemi içerisinde hâmîlerin de Osmanlı şiir kültürüne vâkıf olduklarını dikkate aldığımızda, kendilerine sunulan şiirler hakkında değerlendirmede bulunmaları da doğaldır. Sultan Bâyezîd’in devrin şuarâsından şiirler istemesi ve kendi şiirinin sultanın dikkatini çekmesini Âşık Çelebi Tezkiresinde kendi ağzından şöyle anlatır Zâtî:

Benüm gazellerüm tetebbû iderken bu fâiye gazelin görmiş (...) Bu beyti okudıkda ki beyt Geldi ol zühd libâsını kabâ itdirici Zâhidâ hırkaya çek başunu manend-i keşef Baş götürüp billâhi görün âlemde ma’nâ dükendi dirler, hâşâ ki ma’nâ dükene, dünya dolu ma’nîdür hüner bulmaktadur. Elbette Zâtî’ye mansıb görsünler diyü Hüseyin Agaya buyururlar. (284) Sultanın böyle bir yorum yapabilmesi yani Zâtî’nin şiirindeki manaların orijinal olduklarını söylemesi, ancak şiir kültürünü iyi bilmekle mümkün olabilmektedir. Şiirin sultanın hoşuna gitmesi, onun aynı zamanda kendi kültürel zevkini tatmini ile de açıklanabilir ki bu, hâmîliğin koruyuculara sağladığı önemli yararlardan biridir. Benzer bir örnek Zâtî ile Ali Paşa arasında yaşanmıştır:

Kezâlik Ali Paşa vezir-i nüktedân ve kâm-bahş u kâmurân idi. Evvel ki ana kasîde virdüm. (...) Mahlas beytin dahî okıdum. Didi ki bu kasîdede üç mahlas derc itmişsün, biri asamm, biri remmâl, biri Zâtî. (Letâyif 282)

Vezir Ali Paşa’nın şiirde gizli olan mahlasları bulabilmesi, şiir bilgisine sahip olduğu kadar aynı zamanda şâir hakkında bilgi sahibi olmasıyla mümkün olmalıdır.

Hâmîlerin şiir kültürüne vakıf olması, her zaman olumlu yorumlar ortaya çıkarmamaktadır. Latîfî, şâir Likâyî’den söz ederken onun iyi şâir olamadığını vurgulayarak, bu halde sultana kitabını sunduğunu ve hataları ortaya çıkınca huzurdan kovulduğunu anlatmaktadır:

Likâyî’nin şiir tabiatı bu işin ustalarınca hiç makbul değildir. Şaşılacak taraf şudur ki bu garip yetenek ile Ahmedî’nin Yusuf u Züleyhâ’sına nazire söylemiştir. Nazire değil, o yolla eksikliğini ortaya koymuştur. Ayıbı hüner sayıp o mutlu sultana, yani Sultan Bâyezîd’e, bu kitabı binbir gururla sunduğu zaman pâdişâh, peygamber menkıbelerinde hatasını görüp adı geçen kitabı ateşe attırmıştır. “Ehli olmayan bu tür büyük işlere girişmesin” dedi. (289)

Benzer bir örnek Latîfî Tezkiresinde Firdevsi-i Rûmî’den bahseden bölümde kaydedilmektedir. Sultan Bâyezîd’in emriyle Süleyman-nâme adlı eserini onun adına nazım ve nesir halinde 360 cilt olarak tertib eden Rûmî, dört kitaptaki bütün kıssa ve haberleri, dünyadaki bütün hikaye ve masalları, felsefe, astronomi ile ilgili bilgileri bu kitapta toplamıştır. Ancak Sultan Bâyezîd, eserden seksen cildi seçip geri kalanını ateşe attırmıştır. Sultanın

bu tavrının nedenini yazar belirtmemektedir, ancak yukarıdaki örnekte olduğu gibi, eserde sultanın hatalar bulmuş olması muhtemeldir.

Hâmîlerin değerlendirmelerinin her zaman olumlu yönde olmadığını Revânî ile Sultan Selim arasındaki diyalog açıkça göstermektedir: “Merhum Revânî Mısır seferinde Sultan Selim’e “berf” redifli kasîde sununca, bu pâdişâhın hoşuna gitmemiş ve kar övülecek nesne midir, bunun gibi soğuk sözleri övgü vesilesi yapıp bana kasîde sunarsın” diyerek surat asmıştır (Latîfî 410)

Sonuç olarak bilinçli bir koruma anlayışı ile sanat arasında birebir ilişki olduğunu ve Osmanlıda hâmîlik sisteminin Fâtih Sultan Mehmed’le birlikte bir sisteme oturmasından itibaren devam eden süreçte hâmîlik sisteminin Osmanlı şiirinin gelişmesine ve çok önemli bir zenginlik elde etmesine katkı sağladığı söylenebilir. Bu zenginliğin elde edilmesinde sanat hâmîlerinin hem hâmî hem de eleştirmen olarak varlıkları önemli bir rol oynamaktadır. Osmanlı sultanlarının büyük çoğunluğunun sanata destek vermelerinin ötesinde bizzat üretici konumda olarak sanatın içinde bulunmaları, sanatçıların kendilerine sundukları eserler hakkında olumlu/ olumsuz değerlendirmelerde bulunmaları sonucunu doğurmuştur. Sanatçıların Osmanlıda mutlak otorite olan sultana eserlerini ulaştırmalarının çok çeşitli yolları olduğu, bunlar arasında özellikle sultana yakın daha alt konumdaki hâmîlerin aracılığının tercih edildiği söylenebilir. Konu ile ilgili örnekler, Osmanlıda ihsan kazanma ümidiyle sultana şiir takdim etmenin hâmîlik sisteminin işleyişi içinde bir teşrifatının olduğunu ve belli bir gelenek çerçevesinde bu işleyişin devam ettiğini göstermektedir.


__________________