Forum Stats Test Link Test Link Test Link Test Link
Forumlar » Genel » Köşeyi Dönen Şairler » OSMANLI EDEBÎ HÂMÎLİK GELENEĞİ(6)

Yazar Mesaj   #1320  2016-01-18 00:40 GMT  

Online status admin



Administrators



Mesaj: 1953
Şehir: Ankara
Ülke:
Meslek: Site Yöneticisi
Yaş:
  1. BÖLÜM

Hâmî ve Eleştirmen: Kuruluş Sürecinde OsmanlIda Şiirin
Takdîmi ve Değerlendirilmesi

Matbaa yaygınlaşıncaya kadar, bugünkü anlamda bir telif sistemi olmadığı için sanatçının üretimini destekleyecek ve sanatı geliştirecek sistemlerden en önemlisinin yöneticilerin sanatçıya sağladığı imkânlar olduğu söylenebilir. Ancak bu ifadeden matbaanın yayımı ve yaygınlaşmasından sonra hâmîlik sisteminin işlevini yitirdiği sonucu çıkarılmamalıdır. Tarihin bütün dönemlerinde, az veya çok, siyâsî kurumla sanat arasında yakın bir etkileşmenin varlığı ve siyâsî kurumun görevleri arasında, sanatı himâye etme ve desteklemenin de olduğu görülmektedir. Osmanlı gibi büyük imparatorluklarda ise bu işleyişin bir teşrifâtının olduğu ve Osmanlı toplumsal yapısı teokratik bir yönetim biçimini benimsediği için bu işleyişe bir dînî arka plan kazandırmak düşüncesiyle peygamberin, kasîdesini sunan Ka’b bin Züheyr’e hırkasını vermesi ile câize sistemine çok eskiye ve kutsala bağlanan bir gelenek kazandırdığı düşünülebilir.

Osmanlıda şiir üretmek, şiiri ve şâiri desteklemek kadar sanatçıların kaleme aldıkları eserlerini saraya takdîm etmeleri ve çeşitli şekillerde karşılık görmeleri de bir gelenektir ve belirli kurallar çerçevesinde yürütülmektedir. Dolayısıyla Osmanlıda sanata bakış ile ona destek vermek, yaygınlaşmasını sağlamak gibi faaliyetler ve sanatın hâmîlere takdîmi ve takdîmden sonraki talepler, bir süreci de beraberinde getirmektedir. Bu noktada şâirlerin şiirlerini takdîmlerinin çok çeşitli yolları olduğunu ve tek bir sunuş şeklinden söz edilemeyeceğini önemle vurgulamak gerekir. Elimizde doğrudan bu konuyu ele alan yazılı kaynaklar yoktur. Bununla beraber, tezkireler başta olmak üzere hâmîlik sistemine dair kaynaklardan edindiğimiz örnekler bir araya getirildiğinde, şâirin tanınır olmasına bağlı olarak değişen derecelerde sunuş şekilleri olduğu dikkati çekmektedir. Saraya takdîm edilen şiirlerin çoğunlukla kayıt altına alındıkları, karşılığında verilen hediyelerin kaydedildiği bilinmekle birlikte, şiir takdîminin öncesine dair süreç, örnekler üzerine yapılacak yorumlar ile aydınlatılmaya çalışılacaktır. Şiirin takdîmi ve kabulü aşamaları, sadece kayıt altına alınmaları ile değil, aynı zamanda hâmîlerin şiirler üzerine yaptıkları olumlu ya da olumsuz yorumları da içerdiğinden incelenmeye değer malzeme ortaya koymaktadır.

A. Şiirin Takdîm Süreci:

Osmanlıda şâirlerin şiirlerini nasıl ve ne şekilde sunduklarına dair elimizde somut bilgiler olmamasına rağmen, konu ile ilgili bazı defterler takdîmden sonraki sürece dair önemli veriler ortaya koymaktadır. Bunlar arasında cülûs, düğün ve doğum şenliklerinde, başta yeniçeriler olmak üzere Dîvân-ı Humâyun görevlilerine, şâirlere, duâ-gûyâna ve Haremeyn (Mekke- Medine) ahâlisine gönderilen hediyelerin kayıtlı olduğu Atiyye defterleri; bayramlarda ve özellikle Ramazan ayında çeşitli yerlere gönderilen paraların miktarlarını gösteren Câizat defterleri; düğün ve doğumlarda yapılan harcamaları gösteren Hediye, Rûznâmçe ve İcmâl defterleri bu süreçleri en küçük ayrıntısına kadar kaleme alan önemli belgelerdir. Bu belgeler yanında İnâmat ve Ehl-i Hıref defterleri de konumuza katkı sağlayacak önemli veriler ortaya koymaktadır. Devlet adamlarına, yabancı devletlerin elçileri, saray mensupları, ulemâ ve meşâyıh, sanatkârlar, şâirler ve devlet teşkilâtının çeşitli kademelerinde bulunan görevlilere çeşitli vesîlelerle verilen inâm ve ihsanların kaydedildiği ve dönemin kültür hayatı hakkında çok zengin malzeme sunan inâmat defterlerinde, şâirlerin diğer sanatkârlardan ayrı olarak ya tek tek ya da toplu olarak zikredildikleri ve “cemaât-ı şuarâ”dan olmadıkları halde zaman zaman şiir yazıp saraya takdîm eden çeşitli meslek erbâbından da söz edilmektedir. Böylece inâmat defterleri tezkirelerde yer almayan şâirleri de kaydettiği için çok önemli malzemeler konumundadır.

Bu önemli konumuyla inâmat defterleri hâmîlik sisteminin işleyişine dair de önemli malzeme sunmaktadır. Belli bir sisteme göre düzenlenen inâmat defterleri, şiirin sunulduğu tarih, şâirin mesleği veya görevinin belirtilmesinin ardından inâm ve ihsanın veriliş sebebi ve karşılığında sunulan hediye, akçe ise “nakdiye”, elbise ise “câme” kayıtlarıyla belirtilmektedir. Şâirlerin isimlerinin yanına çoğu zaman “şâir” kaydı konulmakla birlikte, eğer saraydan düzenli aylık alıyorlarsa “der-cemaât-i müşâhere-horân” ifadesi eklenmektedir. İnâm ve ihsanın veriliş sebebi de çoğu zaman ifade edilmekte, hediyenin cinsi nakdiye ise kaç akçe ve câme ise ne cins elbise ve kumaş verildiği belirtilmektedir. Hediyeler eğer verilmeyip de gönderiliyorsa “be-mârifeti” kaydı konulur ve kimin vasıtasıyla gönderildiği kaydedilir.

İsmail Erünsal, Türk Edebiyâtı Târihinin Arşiv Kaynakları adı altında II. Bâyezîd ve Kânûnî Sultan Süleyman dönemlerine ait iki inâmat defterini yayımlamıştır. Erünsal’ın yayımladığı kayıtlardan şiirlerin sunuş şekillerinin kasîde, gazel, mersiye takdîm etme veya bayram ve nevruz sebebiyle şiir sunma şeklinde bir tablo ortaya çıkmaktadır. Bâyezîd dönemi ile karşılaştırıldığında Kânûnî dönemine ait inâmat defterinin daha sistemleşmiş olduğu söylenebilir. Bayramda veya nevruzda sunulan şiirlerin başına “âdet-i îdâne” veya “âdet-i nevrûz” şeklinde ibareler bulunması bu zamanlarda şiir sunmanın bir gelenek olduğunu düşündürmektedir ki tezkirelerde de buna dair örnekler vardır. İnâmat defterlerinde yukarıda ifade edilen gelenek haline gelmiş belli dönemlerde şiir takdîm eden şâirlerin şiir sundukları tarihlere dikkat edildiğinde dönem şâirlerinin hakkında da bilgi sahibi olmak mümkün olabilmektedir. İnâmat defterleri yanında saraya bağlı sanatkârlar hakkında çeşitli bilgilerin kaydedildiği Ehl-i Hıref defterleri de takdîmden sonraki sürecin kayıt altına alınması yönüyle önemli belgelerdir.

Topkapı Sarayı arşivinde bulunan D 9706-2 (3204) numaralı Ehl-i Hıref defterinde (bakınız Ek-1), şâirler topluluğu da içinde olmak üzere çeşitli meslek mensuplarına ait günlük ve aylık maaşlar belirtilmektedir. Söz konusu defterin “cemaât-ı şâirân” başlıklı bölümünde Mâilî, Şefiî ve Hayâlî’nin adları geçmekte, günlük ve aylık olarak aldıkları maaşlar belirtilmektedir:

 

Cemaat-i Şâirân

 

Hayâli

Şefiî

Mâilî

Fi-yevm 10

Fi-yevm 12

Fi-yevm 20

Fi-şehr 295 akçe

Fi-şehr 354 akçe

Fi-şehr 590

 

 

 

 

 

Topkapı Arşivinde ulaştığımız konu ile ilgili bir başka defter II. Bâyezîd zamanına ait D 9587 (8337) numaralı bir hesap defteridir (bakınız Ek-2). Söz konusu defterde şâir ismi verilmemekte, bununla birlikte “beş neferdir” ifadesi yer almaktadır. Hemen ardından “fi-şehr” başlığı altında aylık verilen toplam maaş ve “fi-sene” başlığıyla da senelik verilen maaş kaydedilmektedir:

Cemaat-i Şuarâ     beş neferdür

Fi-sene                                           Fi-şehr

34.296 akçe                                   2858 akçe

II. Bâyezîd dönemine ait oldukları ifade edilen, ancak adları belirtilmeyen beş şâire aylık ve yıllık olarak ödenen miktar, şâirlerin saray içerisindeki konumlarının önemli olduğunu göstermektedir. İsmail Hakkı Uzunçarşılı, “Osmanlı Sarayında Ehl-i Hıref (Sanatkârlar) Defteri” adlı makalesinde, Osmanlıdaki Ehl-i Hıref teşkilâtının işleyişi ve bu konuda hazırlanan defterlerin düzeni hakkında bilgi vermektedir. Her sanatçının bölük halinde defterde kayıtlı olduğunu, terfî ve terakkîlerinin o deftere kaydedilip o yönden yürütüldüğünü belirten Uzunçarşılı, bu defterlerde genellikle saraya bağlı olan her sanatkârın ve yetişmekte olan öğrencisinin ismi, gündeliği, hangi milletten geldiği, kimin nesi olduğu ve hangi pâdişâh zamanında hizmete alındığının gösterildiğini söylemektedir (25). Yazar, söz konusu makalesinde Kânûnî Sultan Süleyman’ın beşinci yılında yazılmış olan Ehl-i Hıref defterini incelemektedir. Kânûnî devrine ait olan defterde şâirler topluluğu yer almamaktadır. Nakkaşân, mücellidân, külah-dûzân, zer-gerân, hakkâkîn, zer-dûzân gibi çeşitli meslek mensuplarına ait bilgilerin verildiği defterdeki bazı tespitler ilginçtir. Bazı sanatkârlar için ayrılan açıklama bölümünde “Tebriz’den sürgün” ya da “Sultan Bâyezîd Han Akkirman’dan çıkarmış” şeklinde ifadeler yer almaktadır. Bu ifadeler, çeşitli bölgelerde tutsak edilip Osmanlı sarayına getirilen sanatkârların saray mensupları arasına dahil edilip değerli görüldüklerini gösterdiği gibi, yöneticilerin bu konudaki politikalarını da ortaya koymaktadır. Yöneticilerin özellikle kendilerini ispatlama dönemlerinde Osmanlı inkişâfını sağlama düşünceleri, bu ifadelerde açıkça kendini göstermektedir. Buradan Fâtih Sultan Mehmet döneminde özendirme yoluyla, Yavuz Sultan Selim döneminde ise zorunlu olarak Osmanlı başkentine sanatçı ilhâkının devam ettiği anlaşılmaktadır.

Yukarıda da ifade edildiği gibi, sanatkârların sundukları her sanat eseri niteliği, kim tarafından üretildiği ve karşılığında ne verildiği gibi ayrıntılı açıklamalarla kayıt altına alınmaktadır. Ancak sanat eserinin takdîmi sonrasındaki süreç, daha öncesinde yani şiiri sunma yolları söz konusu olduğunda ortaya somut bir tablo çıkarmamaktadır. Başka bir ifadeyle biz, sanat eserlerinin nasıl, kimler aracılığıyla takdîm edildiğini, takdîm süresince ne gibi işlemler ortaya konduğunu ancak konu ile ilgili örneklerden yola çıkarak tespit edebilmekteyiz.

Cevdet Dadaş, “Osmanlı Arşiv Belgelerinde Şâirlere Verilen Câize ve İhsanlar” adlı makalesinde, arşiv belgelerinden yola çıkarak şiirin makâma ulaştırılması ve kabul görüp ödüllendirilmesinin bir gelenek olduğundan söz etmektedir. Dadaş, söz konusu makalesinde, şâirler arasında takdîme önce münasip görülenlerin isim ve unvanlarının kırmızı yazı ile yazılarak şiirlerinin bir defter halinde sunulduğunu; bunun dışında kalanların ise, şâirlerin isimleri ve bazı örnek beyitleri ile birlikte bir defter haline getirilip yine pâdişâhın takdirine arz edildiğini söylemektedir (750). Bu ifadeler, saraya sunulan şiirlerin pâdişâha takdîm edilmeden önce bir değerlendirmeden geçtiğini göstermektedir.

“Şâirlerin şiirlerinin değerlendirilmesi” üzerine tezkirelerde çok sayıda örnek bulunmaktadır. Böyle bir görev almanın aynı zamanda diğer şâirlere oranla prestij kazanmak olduğu dikkate alındığında bu konudaki örneklerin çokluğu da anlamlıdır. Değerlendirmeyi geçen şâirlerin hâmîlere ve belki de sultana tanıtılacağı düşüncesi de böyle bir görevi Osmanlı toplumsal yapısı çerçevesinde anlamlı kılar. Gelibolulu Âlî, tezkiresinin Makâlî-i Sânî’den söz ettiği bölümünde, II. Selim’in valiliği sırasında mâiyetinde iken şehzâdeye sunulan şiirleri değerlendirip “Lâyık-ı irsâl” olanları imzalayıp Turak Çelebi’ye sunduğundan ve şiirlerin değeri konusunda fikrini beyan ettiğinden bahsetmektedir:

Bir kere şehzâde medâyıhında bir kasîde söyledi. İbtidâ-yı kelâmında bu matla’ı îrâd eyledi.

Melâhat ehli zamânında bulmadı ta’zîm Bütân-ı deyr ile mânend-i devr-i İbrâhîm İttifak ol esnâlarda bu fakîre emr olınmış idi ki kasâ’id u eş’âr-ı şu’ârâyı görürdüm. Lâyık-ı irsâl olanı imzâ-yı kabûle çeküp Turak Çelebi’ye gönderürdüm. Mezbûrun ki ol matlâını gördü Melâhat ehli zamânında bulmadı ta’zîm yanlışdı. Hak edâ

Melâhat ehline zamânunda ta’zîm olınmadı dinilmektedür. Sahîh oldugı takdîrce de mevhîbe-i Hudâ-dâd olan cemâl-i bâ-kemâle ragbet olınmamak bî-mezaklığı müş’ir ve memdûhun hicv-i melîhi mücerreddür diyü kendüye virdüm idi. Ya’nî ki harem-i sa’âdete irsâlini câ’iz görmedüm idi. (İsen 328)

Gelibolulu Âlî’ye verilen böyle bir görev, bizi, hem onun döneminde iyi bir şâir olarak kabul edildiği hem de yetkin şâirlere de şiirleri hâmîye ulaşmadan önce değerlendirme görevi verildiği sonucuna götürmektedir ki şiirin toplumsal konumu ve algılanışı açısından önemli bir örnek olarak değerlendirilebilir.

Menderes Coşkun, “Dîvan Şâirlerinin Birbirleriyle İlgili Manzum Değerlendirmeleri” adlı makalesinde, resmî olarak şâirleri değerlendirme görevinin ilk olarak Sultan III. Ahmed tarafından “reis-i şâiran” ünvanı ile Osman-zâde Tâ’ib’e verildiğini söylemektedir (120). Coşkun, 1721 yılında , bir şehzâdenin doğumu üzerine Tâ’ib’in sultana sunduğu bir tarih manzumesi dolayısıyla verilen bu ünvanın yetkileri olan resmî bir unvan olabileceğini söyler (120). Tâ’ib’in dönemindeki bazı şâirleri övdüğü, bazılarını da üstadlık tasladıkları için tenkît ettiği görülmektedir:

Onların daha Sa’dî’nin Gülistân’ını bile okumadan, üstatlık tasladıklarını, asıl şâirlerin önüne geçmek için büyük bir istekle paçaları sıvadıklarını söyleyen Tâ’ib, güzel şiir yazanlarla kötü şiir yazanları ortaya çıkarması için Vehbî’yi kendisine vekil tayin ettiğini ilan eder ve onun, herkesin şâirlik derecesini ortaya koyacağını ve şâirlik taslayanlara da hadlerini bildireceğini söyler. (120-21)

“Haddini bildirmek” ifadesi, şâirler arasındaki korunma hiyerarşisi dikkate alındığında önemli olmalıdır. Çünkü 17. yüzyıl şâirlerinden Fehîm-i Kadîm de dönemin diğer şâirlerini eleştirdiği bir kasîdesinde eğer elinde ‘ferman’ olsa, söz ettiği şâirlere ‘hadlerini bildireceğini’ söyler:

Bildirürdüm bu kavme ben haddin Âh elümde olaydı fermânı (Dîvan 206)

Şâirler hakkında olumlu/ olumsuz eleştirilerde bulunma hakkının sultanların yakın çevresinde bulunan veya korunan şâirlerde olması, koruma alamayan şâirler tarafından neredeyse bir üstünlük yarışı olarak algılanmıştır. Böylelikle ‘korunma’nın hâmîliğin sağladığı imkanlar arasında belki de en önemlisi olarak düşünülmesinin gerekliliği ortaya çıkmaktadır. Osman-zâde Tâ’ib’in dönemin reis-i şuarâsı olarak sadece şâirleri değil, aynı zamanda şâir ve hâmî ilişkilerini de değerlendirmesi önemlidir. Şâir, Kânûnî Sultan Süleyman’ın, kudretli şâir Bâkî tarafından şanına lâyık bir şekilde övüldüğünü söylerken, destekçi sultan ve başarılı sanatçı ilişkisine dikkat çekmektedir (alıntılayan Coşkun 105). Böyle bir ifade yukarıda bahsedilen ‘haddini bildirme’ düşüncesinin karşıtı olarak düşünülebilir.

Şâirlerin sultana ulaşma yolunda ona şiirler sunmalarının yanında, sultanların da beğendiği şâirlerin şiirlerini görmek istediklerine tanık olmaktayız. Âşık Çelebi Tezkiresinde Zâtînin kendi dilinden şâirlik macerasını anlattığı bölümde, Zâtî, pâdişâhın kendisine yılda üç kez kasîde vermesini emrettiğini söylemektedir: “Ve pâdişâh-ı merhum yılda üç kasîde vermek buyurdu. Birin Nevruzda virirdük ve bir kasîde bayramlarda virirdük” (282). Sultan Bâyezîd’in dönemin şâirlerinden gazeller istediğini ve kendisinin bu şiirleri pâdişâha ilettiğini şöyle anlatır Zâtî:

(...) Bu hâl üzere pâdişâh gazel istedi. Şuarâ-yı vakt tâze didügümüz gazelleri cem’ idüp içeri virdük. Ol kadar in’âmlar itdi. Genc-i şâyegâniye irdük.

Yukarıdaki örnek, hâmiliğin sultanlar açısından işleyişine dair önemli veriler sunmaktadır. Sultanın belli dönemlerde devir şâirlerinin şiirlerini görmek istemesi ve dikkatini çeken, beğendiği şiirleri yorumlayarak ödüllendirmesi yöneticilerin şiirle ne kadar iç içe olduklarının bir göstergesidir. Zâtî’nin “gazelleri cem’ idüp içeri verdik” ifadesi, şâirlerin konumlarına göre her zaman şiirlerini sultana doğrudan sunamadıklarını gösteriyor olabilir. Böyle bir durumda araya aracı konumlar girmektedir ki, bu da Osmanlıda şiirin takdim sürecinin resmi bir işlev kazandığının bir göstergesi olarak yorumlanabilir. Abdülaziz Bey, Osmanlı Adet Merasim ve Tabirleri adlı kitabında yukarıda sözü edilen aracı konumla ilgili şu bilgileri vermektedir: Şâirlerin ileri gelenlerinden pek çoğu, pâdişâhların tahta çıkışında, sultan ve şehzâde doğumlarında, sefere çıktıkları zamanlarda ve savaşlarda muzaffer olmaları için kasideler yazar, tarihler düşürür ya saraydaki bir aracıyla pâdişâha takdim ettirirler ya da usûl üzere Bâb-ı Âlî vasıtasıyla, yani vezîr-i a’zâma verirlerdi. Bâb-ı Âlî vasıtasıyla takdim olunmak daha da önemli bir şöhret yolu idi. Bu manzûmelerden pâdişâha sunulmaya layık olanlar seçilir, sadrazamın öven yazısıyla saraya, huzûr-ı humâyuna sunulurdu. (450)

Pâdişâhın ihsanını kazanma ümidiyle huzura arz edilen şiirlerin, değer ölçülerine göre pâdişâhın, uygun gördüğü ihsanın taksim edilmesi konusunu kendi hattıyla sunulan belge üzerinde bildirmesi, bu işin bir sürecinin olduğunu gösteren noktalardan biridir. Cevdet Dadaş, söz konusu makalesinde, hatt-ı hümâyunlu arşiv belgeleri hakkında bilgi vermektedir: Pâdişâha arz edilen ve pâdişâhın kendi hattıyla görüşlerini (emirlerini) bildirdiği bu belgelerin orijinal metni üzerinde iki farklı yazı bulunmaktadır. Bunlardan biri, sadrazâmın konuyu özet olarak pâdişâha sunduğu, şevketlü, kerâmetlü,...pâdişâhım şeklindeki elkap ile başlayan telhis yazısıdır. Pâdişâhım kelimesiyle biten elkap cümlesindeki pâdişâhım kelimesi, boşluk bırakılarak belgenin sol üst köşesine yazılmıştır. Hatt-ı hümâyunlu belgelerin, genelde bu şekilde kompoze edildiği dikkati çekmektedir. Özellikle bırakılan boşluk, pâdişâhın daha sonra konu hakkındaki görüşlerini bildirmesi içindir. Pâdişâh bu kısma, kendi el yazısı ile konuyu, önemine binâen ya birkaç cümle içinde cevaplandırmakta ya da; “mûcebince amel oluna, pesendîde-i hümâyunum olmuştur, uygun görmüşümdür.” şeklinde sadrazama bildirmektedir. (748-49)

Dadaş, makalesinde II. Mahmut dönemine ait bir belgeyi örnek olarak vermektedir. Belgede, talep edilen konu ile buna cevap veren makamın bir üst yazısının yer aldığı iki bölüm vardır. II. Mahmud’a arz edilen birinci bölümde, pâdişâha yazılan kasîdesiyle bir memuriyet talebinde bulunan Mehmet Akif adında bir gence , ayrıca yazı yazmadaki kabiliyetini de görmek için, birkaç satır yazı yazdırılır ve kasîdesiyle birlikte pâdişâha arz edilir. Belgenin ikinci bölümünde ise pâdişâhın kendi yazısıyla konu hakkındaki “benüm vezirüm” hitabıyla yazdığı görüşleri yer almıştır: “Mümâileyhin yazısı ve kasîdesi güzeldür. Bu makûlelere i’tibâr ve istihdâm olundıkça aklâmda erbâb-ı hüner çogalmaya başlar. Buna müceddeden bir ta’yîn viresün.”(749).

Yukarıdaki yoruma örnek teşkil edecek Topkapı Sarayı Hazine Arşivi’nde bulunan E 6687 numaralı belge (bakınız Ek-3), Kânûnî Sultan Süleyman’ın bir gazeline iki nazîre yazan şâir Bâkî tarafından takdîm mektubunu ve bu mektubun pâdişâha takdîmi hakkında bir bilgi notunu içermektedir. Belgede nazîreler yer almamaktadır. Mektupta tarih de yer almamaktadır, ancak mektubun içeriğinden Bâkî’nin yaşadığı dönemdeki sultanlar tarafından sağlanan ayrıcalıklı konumunun henüz gerçekleşmemiş olduğu sonucu çıkarılabilir. Mektup, şu şekildedir:

Sultanum hazretlerinün hâk-i cenâb-ı saâdet-nisâblarına çehre-i husû’ mevzû kılınup ediye-i izdiyâd-ı ‘ömr ve devlet-i rûz- efzûnları kemâ-yenbagî edâ vü îfâ olundıkdan sonra ma’rûz-ı bende-i bî-mikdâr oldur ki devletlü ve saâdetlü pâdişâh hazretlerinün bu câniblere iki dâne mümtâz ü müstesnâ gazel-i şerîfleri vârid olup bu bende-i hakîr ‘acz u kusûr üzre bir dânesine iki nazîre dimek müyesser oldı Hak budur ki gazel-i şerîfün eger matlaı eger maktaı eger sâir ebyât-ı şerîfesi bî-misl ü bî-hemtâ vâkî oldugından gayrı, husûsâ

Egrilik olsa aceb mi kâfir mihrâbda beyt-i şerîfi vallâhü’l-azîm bir mertebe ser-âmed beytdür ki aslâ nazîre mümkin degildür Bunca zamândur ki eger şuarâ-yı Acem eger şuarâ-yı Rûm mihrâba müteallik nice sözler söylemişlerdür kat’â birisinün hâtırına bunun gibi tasarruf-ı hâs gelmemişdür Bu kadar devâvin tasaffuh idüp bunca eş’âr tetebbû itdüm Hakk

alîm ü dânâdır ki bu dakîka-i enîkayı şimdi gördüm. Hakk sübhanehu ve teâlâ saâdetlü pâdişâh hazretlerinün ‘ömr ü devletlerin ziyâde kılup murâdât-ı dünyevîyye ve uhrevîyyelerin ber-âver ü ber-hayr eyleye bifazlihi ve ihsânihi celle zikruhu. Bâkî hemîşe zât-ı şerîf-i melek-hisâl-i mu’addedden be hıfz u himâyet-i zi’l-celâl bâd, innehu raûfun bi’l-ibâd.

Min’e-l abdi’l-fakîr Bâkî el-hakîr

Bâkî, mektupta abartılı ifadelerle sultanı övmekte ve gazeline iki nazîre söylemek cesaretinde bulunduğunu belirtmektedir. Bu kadar zamandır Acem ve Anadolu şâirlerinin dîvanlarını okuduğunu ifade eden Bâkî, böyle orijinal şiir görmediğini de söyler. Mektup, pâdişâhın ömrünün uzun olması dilekleri ile sona erer. Mektubun yanına Bâkî, bir de not ilave etmiştir:

Eger niçün iki nazîre didün diyü sual buyurulursa meşhûr meseldür “yenilen oyuna toymaz” dirler bir ma’kûlce beyt düşe bolay ki diyü bulsam birkaç dahi söylerdüm ammâ kande müyesser olur ki benüm gibi sagîr ol tabaka-i şi’r-i şerîfe nazîre dimege kâdir ola hemân bir taklîd-i mahsdır ki olınur.

Bâkî, yazdığı notta pâdişâhın şiirine iki nazîre yazmasının nedenini, “yenilen oyuna doymaz derler” meşhur meseli ile açıklamaktadır. Nazîrenin usta şâirlerinkinden daha da güzel bir şiir ortaya koyma çabası olarak düşünüldüğünde, Bâkî’nin bu ifadelerinin Kânûnî’nin şâirliğini yüceltme amaçlı olduğu söylenebilir.

Bu ifadelerin ötesinde belgenin ilginç olan kısmı, mektubun köşesine başka birisi tarafından düşürülen bir bilgi notudur. Bu not muhtemelen yukarıda sözünü ettiğimiz aracı kişi tarafından düşürülmüştür. Not şu şekildedir:

Bâkî kulunuzdan bu bendenüze gelen mektûbdur gazel-i dürer- bârunuza derdinden iki nazîre dimiş. Ola ki birisi münâsip vâkî ola diyü hem sultanum meşhûr meseldür ki yenilen kişi doymaz dirler ammâ bir gazeldür ki lâ-nazîrdür her kande varsa müsellemdür

Notta, mektubun Bâkî’den geldiği ve mektubun amacı yani şâirin iki nazîre söylemesi kaydedilmiştir. Bâkî’nin Kânûnî’nin şiirini benzersiz olarak nitelendirmesi ve “yenilen kişi oyuna doymaz” ifadesi, burada tekrarlanmaktadır. Mektubun birkaç cümle ile özeti olabilecek bu ifadeler, kul-hâmî ilişkisini vurgulayacak şekilde seçilmiştir. Şâirlerin şiirlerini sundukları bir makam, bu makamda şiirlerin incelenmesi ve sultana açıklayıcı notla gönderilmesi süreci, şiirin resmiyet kazanmasının göstergesi olarak değerlendirilebilir. Bâkî’nin daha sonraki dönemlerde şiirlerini sultana takdîmi bu şekilde resmi olmasa gerektir, ancak böyle bir örnek şâirler arasındaki hiyerarşiyi de göstermektedir. Yukarıdaki mektupta Bâkî, Kânûnî’nin şiirine iki nazîre yazdığını, yazmaya cesaret ettiğini söylemektedir. Ancak sonraki yıllarda Kânûnî’nin, yazdığı gazellerini Bâkîye göndererek nazîreler söylemesini istediğini biliyoruz (İpekten 26). Böyle bir tavır ancak hâmîlik sistemi içerisinde dostluk ve samimiyet ile açıklanabilir.

Şâirlerin şiirlerini bir aracı ile sultana ulaştırmaya çalıştıklarını yukarıda ifade ettik. Bu aracının çoğu zaman veziriâzam gibi sultana yakın konumda kişiler olduğu dikkati çekerken zaman zaman da saray içerisinde çok önemli konumu olamayanlar da tercih edilmektedir. Bu duruma bir örnek Topkapı sarayı Arşivinde E 5459 nolu belgede yer almaktadır (bakınız Ek-4). Ebrî Hoca’nın oğlunun II. Bâyezîd’e arîzasını içeren mektupta, oğul, babasının Amasya’da Bâyezîd’in hizmetinde bulunduğu sırada telîf ettiği tarihi takdîm etmeden öldüğünü, vasiyeti üzerine Şarapdar Hamzaoğlu vasıtasıyla takdîm ettiğini ve ma’zûl kaldığından tekrar hizmete tayinini talep ettiğini belirtmektedir.

Şâirlerin kendilerini ifade etme ve şiirlerini sunma yollarından birisi olarak düğün ve şenlikler, önemli fırsatlar doğurmaktadır. Osmanlı döneminde yapılan düğün ve şenliklerin sünnet, evlenme, doğum, zafer ve fetihler gibi görünen sebeplerinin yanında, iç ve dış dünyaya karşı devletin ve onun sembolü olan pâdişâhın üstünlüğünün ve ihtişamının sergilenmesi, şenlik düzenleme ve bu şenliklerin sözel ve görsel kayıtları olan surnâme hazırlatma geleneğinin en önemli sebeplerinden biri olarak düşünülebilir. Osmanlı şenliklerine toplumun her kesiminden insanların katılması, halkın sarayla irtibatını daha da arttırması açısından da çok önemli bir işlev görmektedir. Surnâmelerin devlet otoritesindeki bir söylem ile kaleme alındıkları dikkate alındığında, sultanların bu şenlikleri yazıya geçirme istekleri ve bu eserlerin saray nakkaşları tarafından minyatürlerle süslenmesi, surnâmeleri sultanların ihtişamını tıpkı kasîdelerde olduğu gibi, sonraki nesillere aktaracak önemli belgeler konumuna getirmektedir. III. Murad’ın oğlu Şehzâde Mehmet için düzenlediği 1582 şenliğinin anlatıldığı İntizâmî Surnâmesi hakkında Gisela Prochazka-Eisl’in transkripsiyonlu metni yayımladığı Das Surnâme-i Hümâyûn adlı çalışmasında ve Nurhan Atasoy’un hazırladığı Düğün Kitabı’nda, sultanın önünden geçerek hünerlerini sergileyen meslek mensuplarının sultana beyitler okuduklarından söz

edilmektedir. Peştamal dokuyanlar, mühreciler, yılancılar, takkeciler (69), arakçin dikicileri (90), çiftçiler (102), kefeciler (103), kahveciler (120), imamlar, dervişler ve bilginler gösterilerinin ardından pâdişâha karşı şiirler okumuşlar ve çeşitli hediyelerle ödüllendirilmişlerdir. Bu durumu hâmîlik sistemi çerçevesinde değerlendirmek doğru bir yaklaşım olmamakla birlikte, bu tür örneklerin şiirin Osmanlı toplumunda bir anlamda düşüncelerin ifade şekli olduğu hatırlandığında, şiirin Osmanlıda algılanışına dair de önemli ipuçları sağlamaktadır.

Abdülaziz Bey, Osmanlı Âdet Merasim ve Tabirleri adlı çalışmasında, Osmanlıda bir dönem şâir ve edip olmanın büyük bir meziyet ve şöhret sebebi olduğunu ve sokak satıcısına kadar yayılan bir merak haline geldiğini söylemektedir. Ramazan davulcusu, bozacılar, mısırcılar, buğdaycılar, muhallebiciler, sebilciler, dilenen körler, keten helvacılar gibi esnaf da malını satmak, hoşa giderek müşteri çekmek için tertip ettikleri manzumeleri okuyarak sokakları gezer olmuşlardı. Yazara göre, esnaf bu şekilde daha fazla mal satmakta idi (451).

Duygu ve düşüncelerin şiirle ifade edildiğine tezkirelerde de rastlamaktayız.

Necâtî Bey’in Zâtî mahlasını kullanarak çıkar elde etmeye çalışan Hallaç Zâtî adlı şâiri meclisten,

bre edepsiz, bu bîdâd ile Zâtî’ye muâraza ve anunla şiirde mutâraha ne haddündür? Vallâhi eger pâdişâh âsitânesine şimdi gider olsam, dönmiş bulunmasam, kasîde ile arz iderdüm bir mahlasda bir şâir-i kâdir var iken her küstâh u mukallid anun

mahlasıyla şi’re mahlas bulup muâraza itmeye diyü yasag itdürüp hükm-i şerîf ihrâc iderdüm. (Âşık Çelebi 888-89) diyerek kovması, böyle bir isteğin kasîde ile sultana iletilme düşüncesi şiirin iletişim vasıtası olarak algılandığını düşündürmektedir.

Kânûnî zamanındaki iki düğünde şâirlerin kasîdelerini bizzat okuduklarını biliyoruz. Kınalı-zâde Hasan Çelebi’nin belirttiğine göre, Şehzâde Mehmed’in sünnet düğününde, şâirlerin en yaşlısı, belki de en meşhuru olduğu için Zâtî’ye kasîde okumakta öncelik verilir. Zâtî, kendi kasîdesini bitirince “Fazlî diye bir çıragum var buyurunuz, gelsin o da kasîdesini okusun.” der. Şehzâde Mustafa’nın ve daha sonra II. Selim olarak tahta çıkacak olan Şehzâde Selim’in Dîvan katipliklerinde bulunmuş olan Gül ü Bülbül adlı meşhur mesnevînin sahibi Kara Fazlî diğer şâirlerden önce girerek kasîdesini okur (Alıntılayan Çavuşoğlu “16. Yüzyılda Divan Edebiyatı: Divan Edebiyatında Şiir Kavramı” 217). “Gelsin, okusun” ifadesi, pâdişâhın şâiri huzura kabul ettiğini gösterdiği gibi, şâirlerin sıra dahilinde huzura kabul edildiklerini de düşündürebilir. Gelibolulu Âlî, tezkiresinde Enverî’nin Sultan Süleyman’ın şehzâdelerinin sünnet düğününde sultanın huzurunda okuduğu gazeli karşılığında ihsanlar aldığından söz etmektedir:

Merhûm Sultân Süleymân Han-ı Gâzî sene sitte ve erba’în tarihinde ki şehzâdelerin sünnet itmişdür kunbaracı pîri ile ma’an âteş-bâzlık idüp sûr-ı hümâyun giceleri nergîs ü gül- efşânlar yakarken Hüdâvendigâra karşu bu gazelini okımış.

Nice ihsanların alup bülbül gibi şetâretler kılmışdur. (198-199)

Âşık Çelebi’nin anlattığına göre ise, İbrahim Paşa’nın düğününde Zâtî bir kasîde okumuş, Paşa kasîdeyi pek beğenmemiş olacak ki, “kasîdeyi şöyle diyin” diyerek değerlendirmede bulunmuştur.

Dügün itdügünde kasîde iletdüm; Okudıgumda kasîdeyi şöylece din diyü Hayâlînün ol dügünde pâdişâha virdügi Yâiyye kasîdesinden bu beyti okıdı,

(Beyt)

Ne tozlar ki koparmışdur semend-i tab’-ı mevzûnum Gözine tûtiyâ eyler Sifâhanda Kemâl anı Bu beyt böyle degüldür didüm, Ya nicedür didi,

(Beyt)

Ne tozlar kim koparmışdur semend-i tab’ı Zâtînün Gözine tûtîya eyler Sifâhanda Kemâl anı dır didüm. Âzürde-dil olup, âh şuarânun burası olmayaydı, hiç dahl idemeseler, tevârüd da’vâsın iderler, didi. Ve devletlü Paşa bu kasîdeyi ben ibtidâ-i cülûs-ı Süleymânî’de didüm ve “Key İskender-i Sânî” lafzın târih bulup kasîdede derc itdüm, ayakları topragına virdüm, bu beyt dahi ol kasîde ebyâtında dâhildür ve aynı ile harîm-i padişâhîde hâsıldur. (286)

Zâtî, verdiği cevap üzerine Paşa’nın incindiğini “İlzâm kast itdügümden mugber oldı” sözleri ile ifade etmektedir. Hâmîlerin kendilerine okunan şiirleri dinlemekle birlikte aynı zamanda şiirlerdeki ifadelere ve hayallere vakıf olduklarını gösteren böyle bir örnek, şâirlerin arasındaki rekabetin hâmîlere yansıyan boyutuna da dikkat çekmesi bakımından önemlidir. İbrahim Paşa, Zâtî’ye kendi himâyesi altındaki Hayâlî Bey’in okuduğu gibi şiir yazmasını önermektedir. Yukarıdaki örnek, şiirden anlayan hâmîler için hâmîlik sıfatının sadece şiir alıp karşılığında para vermek gibi basit bir şekilde yorumlanamayacağını, bunun çok ötesinde bir “korunma /himâye” içerdiğini göstermektedir.

Tezkirelerde, şiirin takdîmine dair bulduğumuz örnekler, şâirlerin tanınır olma ya da olmama durumlarına göre değişiklik göstermektedir. Sehî Tezkiresinin Mevlânâ Ulvî’den söz ettiği bölümünde, şâirin Sultan Murad ve Sultan Mehmed zamanlarında, devamlı ‘dünyanın sığınağı olan dergâhın’ hizmetine geldiğini, kasîde arz edip böylece pâdişâhın umûmî ve husûsî ihsanlarına lâyık olduğunu; bir süre sonra yaşlandığı ve saadet eşiğine gelecek gücü kalmadığı için kasîdelerini “Hayâtî adlı şâir öğrencisi aracılığıyla Saraya Bursa’dan göndermeye devam ettiğini; devlet erkânının şiirleri makamı yüce pâdişâha arz ettiğini” (136) söylemektedir. Gelibolulu Âlî, Âfitâbî’nin Sultan Bâyezîd’e şiir sunup ona yakınlaştıktan sonra onu kıskananlarca iltifattan uzaklaştırıldığını ancak uzak da olsa yazdığı kasîdeyi göndererek sultana ulaşmaya çalıştığını belirtmektedir (151 -152). Benzer bir örnek yine Sehî Bey tarafından Şeyhî’den söz ederken belirtilmektedir. Mir Süleyman’ın vefatından sonra Merhum Sultan Murad Han’a musâhip olan Şeyhî, pâdişâhın kendisini imtihan için verdiği Şeyh Nizami Hazretlerinin Penc Genc adlı eserini örnek alarak Hüsrev ü Şirin'i yazar. Rivayet ederler ki Mevlana Şeyhî, Nizami’nin Hamsesinden Hüsrev ü Şirin kitabının tercümesine başlayıp bin beyit kadarını yazdıktan sonra numune için Sultan Murad Han Hazretlerine ileterek arz ettiğinde, yazdıkları son derece güzel bulunmuş ve karşılık olarak pek çok ihsana nâil olmuştur. Şeyhî’nin bir süre sonra yazdığı Har-nâme’yi ise nazm ederek Germiyan’dan pâdişâha gönderdiği kaydedilmektedir (Sehî 111-112). Her iki örnekte de pâdişâhın huzurunda şiir okuyup artık onun tarafından “tanınan” şâirler, saray dışında bulundukları zaman da şiirlerini gönderebilmektedirler. Ancak gönderilen şiirlerin devlet erkânı tarafından pâdişâha sunulması, tamamen şâirlerin tanınır olmalarıyla mümkün olmalıdır. İnâmat defterlerinde şâirlerin kasîde, dîvan ya da kitap şeklindeki eserlerini dîvana göndermeleri “feristâde” ifadesi ile belirtilmektedir. Bâyezîd dönemine ait inâmat defterinde kasîde gönderenler başlığı altında Mevlânâ Sa’dî Çelebi (331) ve Mihrî Hâtun (334, 339)un isimleri geçmektedir. Korkud Çelebi (325)nin “Kitab-ı telif-i hod feristâde” başlığı altında kendi kitabını ve yine Mihrî Hâtun (322)un kendi dîvanını Bâyezîd’e gönderdiği kayıtlarda bulunmaktadır.

Şâirlerin şiirlerini bizzat huzurda sunmaları, saray dışında iseler göndermeleri, mektupla takdîm etmeleri, zaman zaman da sultanın şâirleri çağırarak şiirlerini görmek istemesi gibi yollar, şiiri sunma biçimleri olarak değerlendirilebilir. Ancak bu yollu şiir sunma biçimlerinin çoğu zaman yine bir aracı veya daha çok alt konumdaki bir hâmî tarafından gerçekleştirildiği dikkate alındığında, sultana yakın hâmîlerin neden şâirler tarafından tercih edildiklerini de anlamak mümkün olmaktadır. Latîfî, Hadîdî’nin, yazdığı Osmanoğulları Tarihi’ni pâdişâha sununca karşılığını alamamasını, “sunmasına yardımcı olup onu koruyacak birini bulamadı” şeklinde yorumlamaktadır (195).

Gelibolulu Âlî’nin Menşeü’l-lnşâ adlı eserinde aracılık istemeye dair bazı mektup örnekleri yer almaktadır. İsmail Hakkı Aksoyak, “Gelibolulu Mustafa Âlî’nin Menşeü’l-lnşâ sı” adlı makalesinde, eserin Âlî’nin ve bazı devlet büyükleri ve kendisi için yazdığı mektuplardan oluştuğunu, toplam yetmiş dokuz mektup bulunan eserde kırk dokuz mektubun Âlî’nin kaleminden çıktığını söylemektedir (233). Âlî, iki mektubunda Rumeli beylerbeyi musâhip Mehmet Paşa’dan, Bağdat defterdarlığına atanamamanın üzüntüsünü belirterek aracılık yapmasını istemektedir (Aksoyak “Gelibolulu Mustafa Âlî’nin Menşeü’l-İnşâ’sı” 233). Âlî’nin bunların dışındaki iki mektubu da eserlerinin pâdişâha ulaştırılması talebi ile ilgilidir. Bunlardan ilki Âlî’nin, harem-i saadetden birisine yazdığı, Cami’ü’l-Buhûradlı kitabının pâdişâha ulaştırılması hakkındaki mektubudur. Diğerinde ise yazar, isim belirtmeden eserlerinin pâdişâha ulaştırılması için erbâb-ı devletten birine, “kitâb-ı mezbûrun hazretünüz vesâtatıyla cenâb-ı ‘azâmet-menâb-ı hümâyûna vâsıl ola” (Aksoyak Gelibolulu Mustafa Âlî’nin Menşeü’l-İnşâ’sı 115) hitâbı ile aracılık etmesi ricâsında bulunmaktadır.


__________________