Forum Stats Test Link Test Link Test Link Test Link
Forumlar » Genel » Köşeyi Dönen Şairler » OSMANLI EDEBÎ HÂMÎLİK GELENEĞİ(4)

Yazar Mesaj   #1318  2016-01-18 00:37 GMT  

Online status admin



Administrators



Mesaj: 1953
Şehir: Ankara
Ülke:
Meslek: Site Yöneticisi
Yaş:

Pâdişâhın yakınında olan vezirler veya başka devlet ileri gelenlerinin sadece şiirleri değerlendirip sultana iletmede değil; onların şiir meclislerinde bulunacak şâirler hakkında da karar sahibi oldukları söylenebilir. Bu çerçevede, hâmîlerin sadece şâirleri koruma altına almaları değil, aynı zamanda şiirleri değerlendirerek sultanı yönlendirmeleri dikkate alındığında ne kadar önemli bir işlev gördükleri daha iyi anlaşılmaktadır. Örneğin, İranlı şâir Hâmîdî, Anadolu’ya geldiği zaman, ilk kasîdesini Fâtih’in veziri Mahmud Paşa’ya yazmıştır. Böyle bir tavır, şâirin Mahmud Paşa’nın hâmîliği altına girmek istediğini ya da Paşa’nın kendisini başka şâirlere ya da sultana tanıtabileceği ihtimalini düşündürmektedir. Bu durum, Mahmud Paşa’nın döneminin gözde bir hâmîsi olduğu sonucunu ortaya koymaktadır. Aynı zamanda hâmîlerin genç şâirlerin şiirlerini çevreye tanıtma konusunda ne kadar önemli işlevleri olduğu konusunda da düşündürmektedir. Âşık Çelebi’nin belirttiğine göre şâir Halîmî’nin, Mahmud Paşa’nın hâmîliği sayesinde şöhret bulması, böyle bir düşünceyi doğrular görünmektedir. Benzer bir örnek, Konyalı Nizâmî için de verilebilir. Nizâmî, sultana Mahmud Paşa tarafından, “Ahmet Paşa’dan daha üstündür” sözleri ile tanıtılmış ve bunun üzerine şâir, sultan tarafından saraya davet edilmiş, ancak İstanbul’a ulaşamadan yolda ölmüştür.

Sultana ulaşmada alt konumdaki hâmîlerin böylesine önemli ve gerekli olmaları, aralarında bir rekabet de doğurabilmektedir. Bunun en somut örneği İbrahim Paşa ve İskender Çelebi’de görülmektedir. Kânûnî Sultan Süleyman’ın damadı, önce makbul ve sonra maktul sıfatları ile anılan vezîr-i âzâmı olarak devrinde büyük bir nüfûza sahip olan İbrahim Paşa’dan söz eden kaynaklarda, onun vurgulanan en önemli özelliği cömertliği ve sanatçılara verdiği destektir. Haluk İpekten, İbrahim Paşa’nın At Meydanı’ndaki sarayının hüner sahiplerinin sığınak yeri haline geldiğini ve bu devirde Paşa’ya kasîde sunup câize almayan şâir kalmadığını belirtmektedir (143). İbrahim Paşa’nın maddî imkan ve cömertliğini duyan ihtiyaç sahiplerinin Paşa’nın At Meydanı’ndaki sarayına akın etmeleri, beraberinde İbrahim Paşa çevresinde oluşan edebî bir topluluktan söz edebilmemizi sağlamıştır. Latifî, Evsâf-ı İbrahim Paşa adlı risalesinde, Paşa’nın sanatçı topluluğuna karşı duyduğu özel sevgiyi ve bu alandaki hâmîliğini, adını ölümsüz kılma arzusunun yanı sıra, onun “bu fende behre-mend” yani bizzat kendisinin de şâir olmasına bağlamaktadır. Latifî, aynı risalede Paşa’nın cömertliği ve hayırseverliğini önde gelen özelliği olarak sunmaktadır. İbrahim Paşa’nın adının tarihe altın saçan vezir “vezîr-i zer-nisâr” olarak geçmesi, onu diğer hâmîler arasında farklı bir konumda incelemeyi gerektirmektedir. Latifî, onun cömertliğini şu sözlerle vurgulamaktadır: “Ne deniyyü’n-nefs ve sûk-ı nazar ve mübtelâ-yı sîm ü zer idi. Belki kesîrü’l-hayrât u ehl-i hasenât u sâhib-i kadem u ebu’l-berekât idi. Bu münâsebet ü takrîb ile beyne’l-vüzerâ lakabı vezîr-i zer-nisârdur. Ne vezîr-i zer-dâr!” (Sevgi 24). Latîfî, Tezkiresinde, benzer şekilde Paşa’dan “cömert kişilerin kendisiyle övündüğü” (185) şeklinde söz ederken, Âşık Çelebi, Paşa’yı “penâh-ı ehl-i marifet” (Kılıç 750) olarak göstermektedir. İbrahim Paşa’dan söz eden farklı kaynakların hepsinin onun lütufkârlığını ön plana çıkarmaları, tesadüf olarak yorumlanamaz. İbrahim Paşa’nın kendisinin bizzat şiirin içinde olması ve Osmanlı şiiri kültürüne vâkıf olması, kendisine sunulan şiirleri değerlendirme kriterlerine de olumlu anlamda yansımaktadır. Latifî, söz konusu risâlesinde onun şâirleri şiire kabiliyetleri ölçüsünde değerlendirdiğini vurgulamaktadır: “Ve kadrine göre erbâb-ı hünere rağbetler ve ma’rifet-i mikdârı eshâb-ı kemâle kemâl derecede himmetler idüp oturduğun makâma hakkın virürdü.” (Sevgi 26). Latifî’nin bu sözleri, Osmanlının her döneminde rağbet bulan hâmîlik sisteminin hâmîye ve hâmînin ilgi alanına göre değer bulup bulmamasını da bir anlamda açıklamaktadır. Osmanlının belli dönemlerinde ve belli hâmîler zamanında şâirlerin şiirlerinin objektif olarak değerlendirildiği ve şâirlerin konumunun genellikle kendilerinden önceki veya sonraki hâmîye göre belirlendiğini konu ile ilgili kaynaklardan öğrenmekteyiz. Latifî, İbrahim Paşa’dan sonra yerine vezirlik makamına gelen Ayas Paşa’nın sanatçı dostu olmadığını, “Merhûm ve mağfûrun leh sadr-ı sadâretden gidüp ol makâm-ı kerîme vedâ’ itdükten sonra zümre-i mezbûrenin teşrîfât u cevâyizi külliyen kat’ oldu” (Sevgi 26) sözleri ile anlatmaktadır. Benzer durumu Aşık Çelebi, tezkiresinde Zati’nin ağzından şöyle nakleder: “İbrahim Paşa fevt olup Ayas Paşa vezîr-i a’zam oldu. Ve Mahmud Çelebi defterdâr-ı Ekrem oldu. Câize ve salyâne kat’ oldu” (286). Bu durum, İbrahim Paşa’nın ne kadar cömert ve sanatçılara rağbet gösteren bir hâmî olduğuna işaret ederken, aynı zamanda kendisinden önce veya sonra gelen veyâhut kendisiyle aynı dönemde yaşayan başka hâmîlerle karşılaştırılarak konumunun belirlendiğini de göstermektedir. Latifî’nin belirttiğine göre, İbrahim Paşa’dan sonra o makama onun gibi birisi daha gelmemiştir: “Dahı ol sadra ana mümâsil bir sühan-fehm-i kerîmü’ş-şân u nüktedân gelmedi” (Sevgi 26).

İbrahim Paşa’nın kısa bir süre hâmîliğini yaptığı ve önemli bir şâir olarak kabul ettiği Hayreti, ona yazdığı kasîdelerinde Paşa’nın cömertliği ve adaleti üzerinde durmaktadır. Böyle bir vurgu şâirin şiirde bir talebinin olmasından daha gerçekçi bir anlamla yorumlanmalıdır. Hayretî,

Hazret-i Paşa-yı a’zam kim simâtı fazlası Her gedâya kim müyesser ola olur kâmrân

Mihr-i ‘adl ile ara yerden bürûdet götrilüp İ’tidâl üstindedür muhkem zemîn ü âsumân

Dest-i cûdunda senün bir sikkesüz dînârdur Toprağı altun ider gerçi ki şems-i zer-feşân

Cûdun ol bahr-i ‘atâdur kim ana yokdur kenâr Lütfun ol kân-ı sehâdur kim ana yokdur kerân

Devletün bâbında şâhâ bir durur bay u gedâ Kuvvetün yanında yeksândur tüvân u nâ-tüvân

(Çavuşoğlu, Hayretî Divanı, 48, 49)

beyitleri ile, İbrahim Paşa’nın sofrasının bolluğundan, yoksulları mutlu ettiğinden, zengin ile yoksul arasında bir fark gözetmediğinden, onun altın saçan güneş gibi toprağı bile altına çevirdiğinden ve elinden bir sikkenin dinara bedel olduğundan bahsetmektedir. Kasîdelerin medhiye bölümlerinde şâirler genellikle, eğer bir istekleri varsa, yardım beklentisi ile hâmîlerinin taleplerine karşılık vermesi gerektiğini ima eden sözler söylemektedirler. Böylelikle bir hâmî, cömert olmasa da yardım etmesi konusunda yönlendirilmiş olur. Yukarıdaki beyitler, İbrahim Paşa’nın olması gereken değil, zaten sahip olduğu özellikleri vurgulamaktadır. Hayreti’nin ifadeleri, onun döneminde her şeye gücü yettiğini anlatmak isteyen “gerçekçi” tanımlamalardır. Benzer şekilde, Latîfî’nin Evsâf-ı İbrahim Paşa adlı risalesini İbrahim Paşa’nın ölümünden sonra, yani herhangi bir caize beklentisi olmadan yazdığı dikkate alınarak, risaledeki Paşa’nın cömertliğini ifade eden sözler “gerçekçilik” çerçevesinde değerlendirildiğinde daha da anlam kazanmaktadır. Âşık Çelebi’nin tezkiresinde belirttiğine göre, İbrahim Paşa, Hayreti’yi himâyesine almak istemiş, şâirin hemşehrisi Hayâlî Bey’e şâirliğinin nasıl olduğunu sorup Hayâlî’nin kıskançlığı sebebiyle olumsuz bir yanıt alınca, hâmîlikten vazgeçmiştir. Bu durum, Osmanlıda hâmîlik sistemi içerisinde korunan şâirin hâmî üzerideki olumsuz etkisini açıkça göstermektedir. Benzer kıskançlık örneklerine hâmîler arasında da rastlanmaktadır. Örneğin Âşık Çelebi tezkiresinde, İbrahim Paşa’nın Kanûnî’nin hem şehzadelik döneminde Manisa’da, hem de saltanata geçtikten sonra onun nişancılarından olduğu belirtilen Nişânî’yi kıskandığını ve ona sancak vererek, pâdişâhın yakınından uzaklaştırdığını ifade etmektedir. Şâirin, ancak İbrahim Paşa’nın ölümünden sonra yeniden pâdişâha yakınlaştığını söyleyen Âşık Çelebi, pâdişâhın Nişânî’yi “nice mevâ’îd ile ihya” ettiğini anlatmaktadır (459). Hayâlî’nin başka şâirleri hâmîsinden uzaklaştırdığı gibi, İbrahim Paşa da kendi rakiplerini sultandan uzak tutarak politik güce olan yakınlığıyla saygınlığını arttırmaya çalışmaktadır.

Bir güneş metaforu çerçevesinde düşünüldüğünde, hâmî, ya da
merkez, güneş ışığının kaynağı ise, eğitim, zenginlik, makam, saygınlık gibi

karşılıklı faydalarla güneşe yaklaşarak daha fazla “aydınlanma”yı kendisine hedef seçen şâir, merkeze yaklaşmayı bütün bunları elde etmek olarak yorumlamaktadır. Fuzuli gibi, böyle bir aydınlıktan mahrum şâirler ise, şiirlerinde, elde edemedikleri hâmîliğin eleştirisini yapmaktadırlar. Osmanlı hâmîlik sistemi çerçevesinde düşünüldüğünde, bir kişinin himâyesinde bulunmak, bir sanatkâr için en yüksek makama erişerek bir eser sunmanın ve bazen de sultan tarafından korunmanın tek yolu olduğundan, sanatçılar kimi zaman birden fazla hâmî arayışı içinde olmuşlardır. Hayâlî Bey’i ilk olarak Defterdar İskender Çelebi tanımış ve himâyesi altına almış, daha sonra kendisi onu İbrahim Paşa’ya tanıtmıştır. İbrahim Paşa tarafından Kânûnî’ye takdîm edilen Hayâlî Bey, hâmîleri olan İskender Çelebi ve İbrahim Paşa’nın ölümlerinden sonra da pâdişâhtan yardım görmeye devam etmiştir. Mehmet Çavuşoğlu’nun hazırladığı Yahyâ Bey Dîvanı’nın giriş bölümünde belirttiği üzere, İskender Çelebi’nin ölümünden sonra, İbrahim Paşa’nın himâyesinde bulunan Hayâlî’yi sevmediği ifade edilen Rüstem Paşa, Yahyâ Bey’i himâyesi altına alarak, Kanûnî’nin ilgisini Hayâlî Bey’den uzaklaştırarak Yahyâ Bey’e yöneltmeyi amaçlamıştır. Rüstem Paşa, Hayâlî’yi kötülerken aslında hâmîsinin yani İbrahim Paşa’nın saygınlığını azaltmayı amaçlamaktadır. Bu durum, aynı dönemde yaşamış hâmîler arasında bir güç gösterisi olarak yorumlanabilir.

Kânûnî Sultan Süleyman’ın başdefterdarı olarak İbrahim Paşa’nın sadrazamlığı sırasında sarayda bulunan İskender Çelebi, tıpkı İbrahim Paşa gibi, cömert ve iyiliksever, zenginliği ve konağının bilim ve sanat ehlinin bir merkezi olması ile meşhurdur. Şâirliğine ve şiirlerine dair herhangi bir bilgi bulunmamasına rağmen, dönemin tezkirelerinde, hem defterdarlığı hem de

devrinde yaşayan ve üreten şâirlerin hemen hepsi ile koruyuculuk bağlamında ilişkisinden söz edilen İskender Çelebi (ö. 1535), Peçevî Tarihinde kaydedildiği üzere defterdarlık görevinde bulunanların en iyisi, hem kişilik hem de san bakımından en başta gelenidir:

Kendisinde bulunan kabiliyet dolayısıyla defterhaneye çırak olarak girmiş ve zamanla başdefterdarlık mertebesine erişmişti. Sadrazam İbrahim Paşa’ya seraskerlik layık görülünce,

İskender Çelebi’ye de asker kethüdalığı mevkii uygun bulundu ve devletin askerine ait bütün işler ona emanet olundu. Böylece kısa zamanda o kadar yüksek şan ve ulu ün sahibi bir defterdar oldu ki, bu devletin defterdar ve beylerbeyinde değil, sadrazamlarında bile bu derece ün sahibi kimse yok idi. (I /32) İskender Çelebi’nin bu imkanları, sanata hürmeti çerçevesinde bir araya getirildiğinde, ortaya büyük bir güç çıkmaktadır. Ali Yıldırım, “16. Yüzyılda Bir Devlet Adamı ve Edebiyat Hâmîsi Defterdar İskender Çelebi” adlı makalesinde, maiyetinde yedi bin civarında adamından bahsedilen İskender Çelebi’nin her yönüyle iyi işleyen bir sistem kurduğunu belirtir. Kaynaklarda özellikle mürebbiliğinin çokça dile getirilmesinin ve maiyetindeki kişileri iyi bir şekilde eğittiğinin bir delili olarak, kendisinin idamından sonra pâdişâh ve devlet ileri gelenlerine dağıtılan içoğlanlarının terbiyesi ve iyi yetişmiş olmasından dolayı, pâdişâhın emriyle hepsinin saraya alınması olduğunu göstermektedir (222).

Pâdişâhın güvenini kazanmış olan İskender Çelebi’nin, devrinde ne talep ederse olacağı düşünülür, bir arzusu olan, bir vazifeye tayîn bekleyen ona koşardı. Çelebi’nin kimseyi boş döndürmediği, herkesi memnun etmeye çalıştığı Âşık Çelebi Tezkiresinde kaydedilmektedir. Konağı, şâirlerin bir araya geldiği, âlim, şâir ve bütün yetenekli kişilerin himâye edildiği yer olmuştur. Adına yüzlerce şiir yazılan İskender Çelebi hakkında tezkirelerde “mürebbî-i ashâb-ı hüner”, “ erkân-ı devletin yâr-ı kadîmi husûsâ yegâne-i erbâb-ı devlet” (Âşık Çelebi 195), “ ol asrın kerîmi nice Hâtem-i Tâî gibi sehâ- yı kerîmi”, “bilge kişilerin yardımcısı ve fâsihlerin koruyucusu” (Latîfî 215) gibi cömertliğine vurgu yapan sıfatlar söylenmiş, bu sebepten etrafında büyük bir şâir topluluğu oluşmuştur.

Kendilerine hâmî bulma noktasında başka hâmîleri kötülemekten çekinmeyen şâirler de vardır. Bu konumdaki şâirleri tezkire yazarları eleştirmekten geri durmamışlardır. Emânî bu şâirlerden biridir. Emânî, İskender Çelebi sayesinde rahat yaşamış ve onun çok iyiliğini görmüştür. Künhül-Ahbar’da kaydedildiğine göre, iyilik bilir bir şahıs değildir. Çelebi’nin azlinden sonra velinimetini kötüleyen bir tarih yazmaktan çekinmemiştir. Çelebi’nin musahiplerinden olan Emânî’nin Çelebi’yi kötüleyen tarihini Âlî, şöyle nakleder:

Defterdar İskender Çelebi musâhiblerindendür. Mezbur İskender Çelebi azlinde küfrân-ı ni’meliği kabul ve isnâd-ı irtişâyla veli-ni’metine ta’n-ı nâ-makbûl idüp me’âl cihetinden bu makule bir târih-i medlûl dimişdür ki nakl olundı:

İrtişâ kasrını yapdukda Sikender Çelebi Tahtasın sîmden itdürdi vü zerden mîhın

Der ü dîvârını nakş eyleyicek ol dânâ Katı açık boyadı çok idüben zırnîhun

Münteşir olıcak efvâha peyâm-ı ‘azli Hâtif-i gayb didi rüşvet ile târihin (198)

Emânî’nin İskender Çelebi’nin ölümünden sonra dönemin önde gelen bir başka hâmîsi olan İbrahim Paşa’ya yakınlaşmak istemesi, ona iyi görünmek için velinimetini kötülemesini gerekli kılmıştır. Bu durum, Osmanlıda hâmîlik sisteminin hem hâmîler hem de şâirler açısından nasıl bir rekabet ortamı yarattığını göstermektedir. Hâmîsini yitiren şâirin başka bir hâmî bulmadaki başarısı, ancak rakip hâmîyi kötülemekle mümkün olabilmektedir.

İbrahim Paşa ile çok iyi iki dost iken, kaynaklarda Irak seferi sırasında aralarının açıldığı söylenen İskender Çelebi, 1535 tarihinde Bağdat’ta idam edilmiştir. Aralarındaki bu geçimsizliğe neden olan hususlardan birisi de şâirleri korumakta gösterdikleri rekabetçi yaklaşımdır. İbrahim Paşa ve İskender Çelebi’nin, aynı dönemde pâdişâha yakınlıkları ile gündeme gelen hâmîler oldukları ve Osmanlı toplumsal yapısında hâmîlik görevinin bir prestij unsuru olarak değerlendirildiği dikkate alındığında, İbrahim Paşa ve İskender Çelebi’nin en önemli rekâbet alanlarının hâmîlikleri olduğu rahatlıkla söylenebilir. Üstelik, İbrahim Paşa ve İskender Çelebi’nin hâmîlik yaptıkları şâirlere dikkat edildiğinde, genellikle aynı isimler olduğunu görülür. Aynı şâirlere hâmîlik yapmaları dolayısıyla, İbrahim Paşa ve İskender Çelebi’nin aralarında bu konuda bir rekabet olması doğal karşılanmalıdır. Böyle bir rekabet ortamından, hâmîleri dikkate alındığında, şâirlerin olumlu ya da olumsuz anlamda etkilendikleri söylenebilir. Hayâlî Bey, böyle bir duruma iyi bir örnektir. Asrın büyük şiir üstadı Hayâlî Bey, Pâdişâhın yanından ayırmadığı, ihsâna gark ettiği, tezkire sahibi Âşık Çelebi’nin tabiri ile “elinden yem yiyen bir şahin” (pençe-i sultânîden tu’me yiyüp sâ’id-i saâdetde karâr iden şâhbâz) (İpekten 95) idi. Her meclisinde hazır bulunur, şiirler sunar, ihsânını, câizesini, hediyelerini alırdı. Hayâlî, erken yaşta başladığı şiirde şöhret bulmuş ve önce Defterdar İskender Çelebi’nin himâyesi altına girmiştir. Hayâlî Bey’in İbrahim Paşa ve onun ölümünden sonra da Kânûnî Sultan Süleyman tarafından himâye edildiğini biliyoruz, ancak onun kabiliyetini keşf ederek ortaya çıkarması sebebiyle Hayâlî Bey’in edebî hayatında İskender Çelebi’nin ayrı bir yeri olmalıdır. Âşık Çelebi, tezkiresinde, Hayâlî Bey’in henüz genç bir şâir iken şiiri ile tanınmaya başladığını ve İskender Çelebi’nin dikkatini çektiğini, onun sayesinde devrin büyükleri ile tanıştığını, İbrahim Paşa’ya tanıtılıp, onun da himâyesini kazanınca artık şöhretin yolunun önünde açıldığını belirtir. Vezirlerden Halil Paşa’nın da kendisiyle ilgilendiği ve Sadrazam İbrahim Paşa’ya bahsettiği Hayâlî, genç yaşta devlet büyükleri tarafından tanınır. Âşık Çelebi’nin kaydettiğine göre, İbrahim Paşa bir süre sonra şâiri pâdişâha takdîm ederek Kânûnî’nin iltifatını ve himâyesini kazanmasına vesile olur. Bu durum, şâirlerin çeşitli basamaklardan geçerek yükseldiklerini gösterdiği gibi, hâmîlerin iyi şâirleri sultana tanıtmada yarış içinde olarak onun gözünde takdir toplamayı amaçladıklarını da ortaya koymaktadır. Haluk İpekten, İbrahim Paşa’nın Hayâlî Bey’i diğer şâirlerden üstün tutması sebebiyle, onun devrin diğer şâirleri tarafından sevilmediğini belirtmektedir:

İbrahim Paşa Hayâlî’yi çok takdir eder, ihsanlara boğardı. Onu pâdişâha da takdim etmek suretiyle daha emin bir koruyucu kazandırmış oldu. Ulufe bağlanmasına, timar ve zeâmet verilmesine sebep olmuştur. Özel meclislerine kabul etmiş, şiirinden ve sohbetinden daima zevk duymuştur. Onu devrin bütün şâirlerinden üstün tutardı. Bu yüzden de Hayâlî Bey, devrinin diğer şâirleri tarafından sevilmemiştir. Hayâlî’nin de, böyle pâdişâh ve sadrazamdan başlayarak bütün devlet ricalinin himâyesinde oluşu sebebiyle diğer şâirlere tepeden bakan, onları hor gören bir tavrı olmuştur. (144)

Hayâlî Bey’in döneminin başka şâirlerine tepeden bakan bir tutum içerisinde olması hiç kuşkusuz Osmanlıdaki hâmîlik sistemi içerisinde korunan şâirin, koruma alamayan şâirler karşısındaki konumunu açık bir şekilde göstermektedir. Hayâlî Bey, bu süreden sonra pâdişâhın musâhibi ve nedîmi olarak, her vesîle ile pâdişâha gazel ve kasîde sunmuş, her sunduğu şiire hediye ve ihsanlar almıştır. Gelibolulu Âlî’nin aktardığına göre, bir Edirne seferinde Kânûnî Sultan Süleyman, Hayalî’yi yanında götürmeyerek ona iltifat etmemiştir. Bu durumdan telaşlanan şâir, başka şâirlerce sultana kötülendiği kaygısına düşerek Edirne’ye varmış ve sultana bir gazel sunup bağlılığını dile getirmiştir:

Anlarun [İbrahim Paşa ve İskender Çelebi] hüsn-i terbiyetiyle ma’lûm-ı pâdişâhî olup dâhil-i bezm-i hâs olmakdan berî bir takarrub-i küllî peydâ eylemiş.Hattâ bir defa’ ki şehriyâr-ı cihân Sultân Süleymân-nişân Edirne dârü’l-mülkine gitmişler.

Hayâlîye cidden iltifât itmeyüp hem-râh idinmemegi mukarrer itmişler. Şâ’ir-i mezbûr bir ay mikdârı ‘atebe-i ‘aliyyeden dûr ve iltifât-ı pâdişâhâneden mehcûr kalmış. Âlâm-ı mihnet-i firâk cânına te’sîr idüp şahbâz-ı teveccühini Edirne şikârgâhına salmış. Vardugı gibi bir gazel diyüp sunup makta’ında ma’nâ-yı ihtisas bu yüzden göstermiş ki ol gazelin matla’ı ve makta’ı budur

Fer viren mâha cemâl-i bâ-kemâlündür senün Mihre hançerler çeken iki hilâlündür senün

Gayrilerle yârdur şimdi Hayâlî dir isen

Hâşe lillâh pâdişâhum ol Hayâlündür senün (212)

Hayâlî Bey’in bu tavrı, hâmîlik sisteminin işleyişi içerisinde “korunan” bir şâirin, “koruma alamayan” diğer şâirler tarafından gözden düşürülmeye çalışıldığı bir ortamı göz önünde canlandırmaktadır.

Kendisini koruyan İskender Çelebi’nin ve İbrahim Paşa’nın ölümleri şâirin durumunu sarsmış, onların yerine gelen sadrazam ve defterdar olan Ayas Paşa ile Mahmud Çelebi’nin, şiire ve şâire çok değer vermeyip, bütçede kısıtlamayı sağlamak için şâir ulufelerini kesmeleri, Ayas Paşa’dan sonra gelen Rüstem Paşa’nın Hayâlî’den hoşlanmayarak onun yerine Yahyâ Bey’i korumaya ve yükseltmeye çalışması, şâirin bir süre sonra saraydan ayrılmasına sebep olmuştur. Böyle bir örnek, şâirlerin sadece sultan tarafından beğenilmelerinin yeterli olmadığını, alt konumdaki hâmîlerin de desteği olursa sarayda güvenle kalabileceklerini göstermektedir. Hâmîler arasındaki kendi tuttukları şâirleri sultana tanıtma kaygısı, şâirleri olumlu veya olumsuz etkilemekte ve bu durum, şâirleri sultana tanıtma yolunda hâmîlerin ne kadar önemli bir işlev üstlendiğini bir kere daha göstermektedir. Rüstem Paşa’nın şiire değer vermemesine rağmen Hayâlî’ye karşı Yahyâ

Bey’i yükseltmeye çalışması, ancak sultanın takdir ve beğenisini kazanma düşüncesi ile açıklanabilir.

Yukarıda ifade edildiği gibi, şâirlerin sultana ulaşma yolunda birden fazla hâmîye ulaşma çabaları, Osmanlı toplumsal yapısı açısından değerlendirildiğinde doğal karşılanmalıdır. Ancak Osmanlıda bunun bir istisnası olarak düşünülebilecek bir durum Cem Sultan ve Cem şâirleri örneğidir. Cem Sultan’ın Konya’daki şehzâdeliği sırasında (1474-1495) etrafında Cem şâirleri olarak anılan bir şâir topluluğu oluştuğu bilinmektedir. Osman Horata, “Cem Şâirleri: Bir Kader Birliğinin Anatomisi” adlı makalesinde, Osmanlı tarihinin ilginç simalarından biri olan Cem Sultan’ın, Konya’daki valiliği sırasında etrafında oluşan edebî topluluğun edebiyât muhitleri içinde farklı bir yer işgal ettiğini, bu şâirlerin tezkirelerde diğerlerinden farklı olarak hâmîlerinin ismiyle anıldıklarını söylemektedir (92). Sehî Bey ve Âşık Çelebi, Cem Sultan’ın nedîm ve musâhipleriyle Konya Sarayı’nda ve Meram Bağları’nda düzenlediği şiir ve ‘ayş u tarâb’ âlemlerinden bahsetmektedirler. Âşık Çelebi, Cem’in şiir eğlencelerine düşkünlüğünü, “servi gibi hevâ-yı kayd-ı rüzgârdan âzâde idi. Bir dîvan yanında bin dîvandan yeg, bir hum-ı mey katında bin Husrevânî genc-i şâyegandan yeg idi” diyerek onun bir şiir dîvanını bin devlet dîvanına, bir şarap küpünü bin Hüsrev hazinesine tercih ettiğini söyler. Şehzâdenin kendi adıyla birlikte Cem şâirleri olarak anılan Kandî, La’lî, Sehâyî, Sa’dî ve Haydar Çelebi’nin, Cem’in Avrupa’da geçen esaret hayatında onunla beraber bulunmaları, hâmîlik sisteminin sadece şiir sunup karşılığında para almak gibi basit bir şekilde yorumlanamayacağının kanıtı olarak düşünülebilir.

Yukarıdaki isimlerin dışında sanatını Cem Sultan’a adaması yönüyle söz edilmesi gereken bir isim, Karamanlı Aynî’dir. Şehzâde hakkında en çok şiir yazan kişi olarak dikkati çeken Aynî, Cem sevgisi ve taraftarlığını sanatının esas gayelerinden biri haline getirmiştir. Horata, söz konusu makalesinde, dîvan edebiyâtında, hâmîsine olan bağlılığını bu şekilde aşk derecesine dönüştüren başka bir şâire rastlamanın güç olduğunu söyler (102).

Osmanlı toplumsal yapısı çerçevesinde düşünüldüğünde şâirin ulaşmak istediği hedef sultanın sürekli himâyesinde bulunmaktır. Osmanlıda bunun çok az sayıda şâire nasip olduğunu dikkate aldığımızda, sultanın sürekli hâmîliğinin olmadığı, hedefin daha alt basamaklarındaki korunma şekilleri üzerinde durmak gereklidir. Sultanın meclisine girebilmek, şiirlerini sultana iletebilmek ve şiir karşılığında devlet kademelerinde çeşitli görevler ya da hediyeler almak bunların en önemlileri olarak düşünülebilir. Dolayısıyla sanatını gösterme noktasında sultana ulaşmayı başaran şâirlerin genelini dikkate alarak bir koruma sisteminden söz edilemeyeceğini, buna karşılık her şâirin sultanla yakınlığı ölçüsünde bir hâmîlik ilişkisinden söz edilebileceğini önemle vurgulamak gereklidir. Osmanlıda hâmîler tarafından sultana tanıtılarak kendi yaşamları ya da sultanın yaşamının sona ermesine kadar onun yanında kalarak desteğini alan şâirler sayıca çok değildir. Bu konumdaki şâirlerin daha çok sultanların nedîm ya da musâhipleri oldukları dikkati çekmektedir. Söz konusu şâirlerin aynı zamanda birden fazla sultan döneminde rağbet gördükleri söylenebilir. Örneğin Fâtih Sultan Mehmed’in veziri olması yanında, iltifat gösterdiği şâirler arasında şâirlik yeteneği ile ön plana çıkan Ahmed Paşa, sarayda düzenlenen ilim ve şiir meclislerinde daima hazır bulunmuş, Sultana Latîfî’nin belirttiği üzere Melîhî gibi bazı şâirleri tanıtmış ve onlara şâir ulûfesi bağlanmasını sağlamıştır. Şâir, vezirlikten ve saraydan uzaklaştırılıncaya kadar sultanın gözde şâiri olmaya devam etmiştir. Fâtih’in veziri olarak gözünden düşen ve sultanın Bursa’ya sürdüğü Ahmet Paşa, Bâyezîd devrinde şiirlerinde affedilmesi talebine rağmen İstanbul’a dönememiştir. Ancak sultanın ilgi ve iltifatını kazandığını dîvanını onun adına tertîb etmesinden ve Gelibolulu Âlî’nin belirttiği üzere Ali Şir Nevâyî’nin Bâyezîd’e gönderdiği 33 gazeli Sultanın Ahmet Paşa’ya göndererek nazîre yazmasını istemesinden anlaşılmaktadır. Bu noktada hem nazîre yazmak için neden Ahmet Paşa’nın ve tanzîr edilecek şiirler olarak da neden Ali Şir Nevâyî’ninkilerin seçildiği üzerinde durmak gereklidir. Efsane hükümdar Hüseyin Baykara’ya yakınlığı, tezkirecilere model olan tezkiresi, Molla Cami ile olan dostluğu ve sağlam gazelleri ile Ali Şir Nevâyî, 15. yüzyılın sonunda Türk şâirleri için ulaşılması güç bir model konumundadır. 15. yüzyılın sonlarına doğru özellikle II. Bâyezîd zamanında Herat-İstanbul münasebetlerinin çok sıkı olduğu, bu yıllarda Herat ekolünün ünlü şâirleri Molla Câmî ve Nevâyî’nin eserlerinin kimi zaman elçilerle, kimi zaman ise Herat’a giden Osmanlı şâirleri tarafından getirildiği bilinmektedir. Nevâyî’nin Anadolu’da tanınmasındaki en ciddi katkıyı Ahmed Paşa’nın yaptığı söylenebilir. Sigrid Kleinmichel’in “Mir Alişar Navâî und Ahmet Paşa” adlı makalesinde tespit ettiği Nevâyî’den gelen 33 gazel, Âşık Çelebi ve Kınalızade Hasan Çelebi’nin rivayetlerine göre tanzîr edilmek üzere Sultan Bâyezîd’in emriyle Ahmed Paşa’ya verilmiştir. Gelibolulu Âlî bu durumu şöyle anlatır:

Sultan Hüseyn-i Baykaranun vezîr-i müşîri ve ol asr-ı bâhîrü’n-

nasrun melâz-ı fühûl ü fuzalâ olan Mir Ali Şîr ol şehriyâr-ı âli- himmete birkaç gazel gönderdi. Anlar dahi nezâir cihetinden tetebbu’ını merhûm Ahmed Paşa’ya emr eyledi. (132)

II. Bâyezîd’in tanzîr etme görevini Ahmet Paşa’ya vermesi, onun şiir kalitesini onayladığını göstermektedir. II. Bâyezîd, Ali Şir Nevâyî gibi o dönemde herkes tarafından tanınan büyük bir şâirin karşısına Ahmet Paşa gibi usta bir şâiri çıkartmaktadır. Mehmet Çavuşoğlu, “Kânûnî Devrinin Sonuna Kadar Anadolu’da Nevâyî Tesiri Üzerine Notlar” adlı makalesinde, Nevâyî’nin o dönemde Anadolu içinde büyük bir şâir olarak tanınmaya başladığını, bu bakımdan Nevâyî’nin II. Bâyezîd’e 33 gazelini göndermesinin yâhut o şiirlerin tanzîr edilmek için pâdişâh tarafından her bakımdan saygı duyduğu bir büyük şâire gönderilmesinin önemli olduğunu belirtmektedir (81).

Ahmet Paşa gibi birden fazla sultanın iltifatını kazanan şâirler arasında Bâkî ve Zâtî’den de söz etmek gereklidir. Sultan Bâyezîd döneminin en gözde şâirlerinden Zâtî, döneminde şiir üstadı olarak kabul edilmiş, ölümüne kadar da bu şöhretini devam ettirmiştir. İstanbul’a ve dolayısıyla şiir ortamına Sultan Bâyezîd devrinde gelen Zâtî, şâirlik macerasını Âşık Çelebi Tezkiresinde kendi ağzından anlatmaktadır. Zâtî’den söz edilen bu bölüm, dönemin kültür ve şiir ortamı ve hâmîlik sisteminin işleyişi hakkında oldukça önemli bilgiler içermektedir. Zâtî, İstanbul’a geldiğinde Sadrazam Hadım Ali Paşa ve Defterdar Pîrî Paşa vasıtasıyla Bâyezîd’e şiir sunduğunu, Hersekzâde Ahmet Paşa’nın kendisini ve dönem şâirlerini her zaman himâye ettiğini, Hadım Ali Paşa’nın, Rumeli Kazaskeri Hacı Hasanzâde, Anadolu kazaskeri Müeyyedzâde ve Nişancı Câfer Çelebi’nin ihsanları ile geçindiğini belirtmektedir. Bu ifadeler devrin sultan dışındaki koruyucularını da belirtmektedir ki, yukarıdaki örneklerden dönemin şiir ortamının çeşitliliği hakkında ipuçları almak mümkündür. Buna karşılık Zâtî’nin “İbrahim Paşa fevt olup Ayas Paşa Vezîr-i a’zâm oldı ve Mahmûd Çelebi Defterdâr-ı ekrem oldu. Câize ve salyâne kat’ oldu” sözleri, şâirleri korumanın bir gelenek haline geldiği devirde, bu geleneği devam ettirmeyen yöneticilerin eleştirisini içermektedir. Şöyle ki, geleneğin belirlediği ideal yöneticiliğin başta gelen vasıflarından biri sanatçıları korumak ve himâye etmektir. Zâtî, Kânûnî döneminde de şâirlerin üstâdı olma durumunu korumuş ancak bu devrin önemli hâmîlerinden olan İbrahim Paşa’nın kendisini sevmemesinden ötürü bu dönemde saraydan uzak kalmıştır.

Dönemin Sultanü’ş-şuarâsı ve Kânûnî’nin gözdesi olarak devrinde hayli şöhret bulan Bâkî, pâdişâhın himâyesine ulaşmak için sürekli çaba göstermiş, çevresindeki hâmîlere şiirler sunmuş, yıldızı ancak şâirlerden hoşlanmayan Rüstem Paşa’nın ölüp yerine Semiz Ali Paşa’nın sadarete gelmesi ile parlayabilmiştir. Bir şiir meclisinde şiirler okunurken Sultan Süleyman, Bâkî’nin bir şiirini çok beğenerek, bu şâirin kim olduğunu ve hangi görevde bulunduğunu sormuş; Süleymâniye medresesinde dânişmend olduğunu öğrenince, böyle bir şiirin sahibinin medrese odalarında çürümesinin doğru olmadığını acele mülâzemet verilerek 25 akçelik medrese müderrisliğine gönderilmesini emretmişti. O sırada Rumeli Kazaskeri bulunan Hâmid Efendi, “henüz dânişmend olan bir kimsenin müderrisliğe atanması hilâf-ı kânûndur” diye karşı çıktıysa da, pâdişâh bir hatt-ı hümayunla Bâkî’yi kendi hazinesinden ödenmek üzere 30 akçelik Silivri Medresesi’ne göndermiştir. Pâdişâhın Bâkî’yi kendi hazinesinden verilen parayla maaşa bağlaması, sultanın sanata desteğinin hafife alınmayacak bir çaba olduğunun çok önemli bir göstergesidir. Bâkî’nin Kânûnî’nin ve hükümet adamlarının takdir ve iltifatlarına mazhar olması, edebî şöhretini kuvvetlendirmekle birlikte; hâmîlik sisteminin sanatçıya sağladığı en önemli imkanlardan biri olan “korunma”, diğer şâirlerin kendisini kıskanmalarına neden olmuştur. Sultanın yazdığı şiirleri Bâkî’ye gönderip nazîreler yazmasını istemesi, ihsan ve iltifatını şâirden eksik etmemesi, Osmanlıda bir sanatkârın ulaşmak isteyeceği en yüksek konumdur. Kânûnî bir şiirinde Bâkî’yi en büyük şâir olarak tavsif etmiş; müverrih Selaniki’nin Ferhad Ağa’dan naklen anlattığına göre, Bâkî gibi büyük bir kabiliyeti bulup, ona mevkî vermesini pâdişâhlığının en zevkli birkaç hadisesinden biri olarak telakkî etmiştir: “Pâdişâhlıgımun birkaç yirinde hazz-ı vâfirüm vardur. Biri de Abdülbâkî gibi bir tâb-ı pâk ve cevâhir zâtı bulup kadr u kıymet virdigümdür.”(İpşirli 858). Bâkî’nin Kânûnî himâyesindeki parlak devri pâdişâhın ölümüne kadar sürmüştür. Bâkî, Kânûnî devrinde gördüğü itibarı II. Selim döneminde de fazlasıyla görmüştür. Bu dönemde Sokullu Mehmed Paşa’nın en yakın adamı Feridun Bey’in evini tavsîf eden bir kasîde sunarak, onun vasıtasıyla sadrazama yaklaşmış ve Kânûnî devrinde olduğu gibi pâdişâhın meclislerine girmeye başlamıştır. Sultan Selim’in yazdığı birkaç gazeli tahmis ve tanzir ederek sultanın ilgisini ve iltifatını kazanmıştır. Pâdişâhın ölümünden sonra Bâkî, III. Murad ve III. Mehmed dönemlerinde de saray tarafından ilgi ve itibar görmüştür.


__________________