Forum Stats Test Link Test Link Test Link Test Link
Forumlar » Genel » Köşeyi Dönen Şairler » OSMANLI EDEBÎ HÂMÎLİK GELENEĞİ(3)

Yazar Mesaj   #1317  2016-01-18 00:36 GMT  

Online status admin



Administrators



Mesaj: 1953
Şehir: Ankara
Ülke:
Meslek: Site Yöneticisi
Yaş:

Osmanlı şâirleri de bu örneklerden yola çıkarak benzerlikler ortaya koymaktadırlar. Gelibolulu Âlî, Necâti Bey’den söz ederken, onun şehzâde Mahmud’a önce nişancı sonra da musâhib olmasını Sultan Mahmud ve Firdevsî örneği ile anlatmaktadır:

Şâh Mahmûd-ı Gaznevîye bedel

Sadr-ı ikbâle geçdi Şâh Mahmud

Vasfın idüp Necâtî nazm iderek Oldı Firdevsî yirine mevcûd (165)

Yine Âlî, Fâtih Sultan Mehmed’in veziri olan Mahmud Paşadan, Horasan pâdişâhı Hüseyin Baykara’nın veziri Ali Şir Nevâyî’ye benzerliği ile söz eder: “Ol târihde Horasan Padişâhınun vezîri Mir Ali Şir ve Hüdâvendigâr-ı Rûmun vekîl-i müşîri mezkûr Mahmud Paşa gibi zî-şân-ı bî- nazîr olmak gâlibâ saâdet-i tevâlı-ı kevâkibdendür ne iktizâ-yı menâsib ve ne istidâ-yı merâtibdendür” (140).

Osmanlıda yöneticilik anlamında kronolojik bir sıra takip eden yukarıdaki isimler, sonraki yıllarda örnek alınacak bir tabloyu vurguladığı gibi, aynı zamanda Fâtih’le birlikte Osmanlıda bir imparatorluk düşüncesinin de şekillendiğini göstermektedir. Fâtih dönemi ile birlikte sanatsal faaliyetlerin sultandan daha alt konumlara inen bir yapı gösterdiği söylenebilir. Fâtih’in şiire iltifatı ve teşviki ile İstanbul başta olmak üzere Edirne, Manisa, Kastamonu, Aydın, Amasya gibi eski Osmanlı şehirlerinde şâirlerin şiir sohbetleri için toplandıkları, sanat anlayışlarını tartıştıkları ve mevsimine göre mesîre, bozahâne, tekke, meyhâne, konak ve yalı gibi mekanlarda edebiyât çevrelerinin oluşmaya başladığı bilinmektedir. Fâtih’in bu konuda çevresinde bulunan devlet adamlarına da örnek olduğu, bu dönemde hâmîlik faaliyetlerinin sultandan daha aşağıya yayılan bir geleneğe dönüşmesinden anlaşılabilir. Sultanın vezirlerinin yanında Şehzâde II. Bâyezîd’in Amasya’da, Cem Sultan’ın ise Konya’da şiire itibar gösterdikleri bilinmektedir. Fatih Sultan Mehmed’in, döneminde hizmetinde 185 şâirin bulunduğu, 30 şâirin şâir ulufesi aldığı ve bu şâirlerin pâdişâh başta olmak üzere devrin hemen bütün ileri gelenleri tarafından korunduğu, câize ve ihsanlar aldığı bilinmektedir. Fâtih kadar, sadrâzamları Mahmud Paşa, Karamânî Mehmed Paşa ve Sinan Paşa da hem şiir ve nesir alanında eserler ortaya koymuşlar, hem de birçok şâirin hâmîliğini yaparak edebiyâtın gelişmesine katkıda bulunmuşlardır. II. Bâyezîd’in biri nişancısı, diğeri de veziri olarak Tâci-zâde Câfer Çelebi ve Kâsım Paşa aynı zamanda şâirleri destekleyen hâmîlerdir. Yavuz Sultan Selim’in saltanatında Hersek-zâde Ahmet Paşa ve Pîrî Mehmed Paşalar vezir olarak sanatın koruyucusu ve üreticisi olmuşlardır. Kânûnî’nin iktidârı döneminde çevresinde bilim ve sanata destek veren kişilere dikkat ettiğimizde ise, damadı ve veziri İbrahim Paşa, diğer vezirleri Derviş Ağa ve Pîr Mehmed Paşa, Defterdarı İskender Çelebi, Nişancısı Celal-zâde Mustafa Çelebi, kapudân-ı deryâ Seydî Ali Reis, devrin tanınmış âlimlerinden ve şeyhülislamlarından İbn Kemal, Ebu’s-suûd Efendiler ve Kazaskerlerinden Kadrî Efendi, Kınalı-zâde Ali Çelebi ve Perviz Efendi Celal- zâde Salih Çelebi’nin padişâhın en yakın muhitinde yaşayarak onunla daimî temas içinde olmaları ve ona hizmet etmelerinin yanında konaklarının hüner sahiplerinin sığınağı olması dikkati çekmektedir. Kânûnî’nin çevresindeki en yakın kişilerin sarayda veya konaklarında ilim ve şiir üzerine tartışmalar yapılması, şiir meclislerinin düzenlenmesi ve şâirlere okudukları şiirlerinin değerine göre ihsanda bulunmaları bize o dönemde şiirin dolaşımda bulunduğu kültür atmosferini çok iyi yansıtmaktadır. Merkezî otorite olarak kabul edilen sultandan daha aşağıya doğru yayılan böyle bir uğraş, şiirin bu dönemde neden klasik bir çizgiye geldiği sorusunun da cevabıdır. Bağdat, Konya, Bursa, Edirne gibi o devre kadar birer kültür merkezi olan şehirlerin

Kânûnî devrinde eski önemlerini yitirmeleri, daha da mühimi, o zamana kadar ilim ve edebiyât tahsili için Osmanlı ülkelerinden İran’a yapılan gidişlerin durması ve bu devirde yetişen şâirlerin artık kendilerini Acem meslektaşlarının seviyesinde görmeye başlamaları sonucu İstanbul’un kısa zamanda büyük şâir ve sanatkârların yetiştiği bir kültür merkezi haline gelmesi, pâdişâhtan başlayarak etrafındaki kişilerin şiiri hem üretme hem de koruma anlamında desteklemelerinin sonucudur.

Yukarıda, sultanların şiire önem vermeleri, şâirleri destekleme ve ödüllendirmelerini, onlarla aynı kültürel atmosferi paylaşmaları çerçevesinde yorumladık. Ancak sultanların bu gibi faaliyetlere destek vermelerinin başka ve önemli bir nedeninin politik olduğunu da unutmamak gerekir. Sultanların hem yaşadıkları, hem de sonraki dönemlerde adlarının iyi anılması istekleri, kendileri ve dönemleri hakkında yazılan eserleri sahiplenmeleri sonucunu doğurmaktadır ki Osmanlının toplumsal yapısını dikkate aldığımızda bu doğal bir tavırdır. Christine Woodhead, “Süleyman Üzerine Görüşler” adlı makalesinde, yazılı sözün önemi konusunda 16. yüzyıl Osmanlı tarihçileri tarafından savunulan olağan yaklaşımlardan birinin, bunların bir hükümdarın şan ve şöhretinin sürmesinde oynadığı rolle ilgili olduğunu söyleyerek; dedesi II. Bâyezîd gibi Süleyman’ın da tarihçiliğin hem politik hem kültürel anlamda, hem kısa hem de uzun vadede yararlarının farkında olduğunu kaydetmektedir (167). Bu çerçevede onun saltanat döneminde, çok sayıda ve övgüye değer malzeme sunulmasının yanında, gayretli yazarları teşvik edip ödüllendirmesi de doğal karşılanmalıdır. Woodhead, aynı çalışmasında, Kânûnî Sultan Süleyman’ın edebiyât ve ilmin hâmîsi olarak bizzat sanatın özellikle de şiirin içinde olması ile dönemindeki âlim, târihçi ve edebiyâtçılarının üretimine yeni bir ruh kazandırdığını ve böylece Süleyman’ın saygıdeğer bir hükümdar olarak çağdaş ününü hem şâir hem de şiirin hâmîsi, dolayısıyla prestijli bir kültürel geleneğin teşvikçisi olarak sahip olduğu konumunu arttırdığına işaret etmektedir (171).

Bir kişinin veya konumun iyiliğinin veya kötülüğünün, önceki veya sonraki yönetimlere göre değerlendirildiği dikkate alındığında, I. Selim’in yönetiminin ardından tahta geçen Süleyman’ın 16. yüzyıldaki Osmanlı târihlerinin hemen hepsinde adâlet ve doğruluk örneği olarak sunulması ve kendi döneminde tarih kitaplarında ve şâirler tarafından ortaya konan iyi özelliklerinin ölümünden sonra 17. yüzyılda yazılan eserlerde de tekrarlanması politik anlamda onun lehine bir durumdur. Woodhead’in söz konusu makalesinde belirttiğine göre, Süleyman’ın imgesinin bazı yönleri, 17. yüzyıl târih ve siyâsî risâle yazarları tarafından, sadece kayda geçmiş bir ifade olarak değil, kendi kaygılarına dikkat çekmenin aracı olarak da görülüyordu, çünkü bunlar - daha sonraki sultanların Süleyman’ın başarılarının düzeyini aşamamış olmalarıyla birleşerek- Süleyman döneminin Osmanlı altın çağı olarak belirlenmesinde hatırı sayılır rol oynamıştır (168).

İlk kez Yavuz Sultan Selim için hazırlanan Selim-nâmeler ve daha sonra bu geleneğin Kânûnî Sultan Süleyman için Süleyman-nâme adıyla devam etmesi böyle bir düşünce ile anlam kazanmaktadır. Selim-nâme ve Süleyman-nâmeler, dönemin ve sultanların içinde bulundukları tarihi olayların anlatıldığı en dikkate değer tarih kitaplarıdır. Dönemlerinde yazılan çoğu tarih kitabını yazılma aşamasında gözden geçirdikleri gibi kendilerine dair yazılan çalışmaları da denetleyen Selim ve Süleyman’ın bu tavırları, hâmîliğin politik çerçevede yorumlanabilirliği hakkındaki tezimizi doğrulamaktadır. Selim-nâme ve Süleyman-nâmelerin okuyanın gözünde bir sultan imgesi oluşturması, gazi sultan, âdil hükümdar, İslam’ın savunucusu ve kültürün hâmîsi gibi ana başlıklar çerçevesinde eserin oluşturulmasıyla doğru orantılıdır. Böyle bir ideal yönetici portresi, tebaâsı gözünde sultanın prestijini de arttırarak hem yazar, hem hâmî, hem de tebaâ açısından farklı açılımlar ve faydalar ortaya koymaktadır. Örneğin Şehnâmeci Ârif’in Süleyman-nâme’si 1520 ile 1555 yılları arasındaki başlıca olayları kronolojik bir sıra içinde ve manzum biçimde anlatmaktadır, bununla birlikte, çalışma, yazım süresince Ârif’in müsveddeleri sultanın onayına sunması ve eserde yer alan resimlerin saray sanatçıları tarafından yapılmış altmış dokuz minyatürden oluşması ile diğer çalışmalardan farklılık göstermektedir. Dolayısıyla sadece sultanın denetimi değil, resim konularının seçimi ve kompozisyonlardaki düzenlemelerin saray çevresindeki geniş bir kesimin dikkatine sunulmuş olması da bu anlamda önemlidir. Süleyman’ın târihçilik faaliyetlerinin yanında Osmanlı tezkirelerinin ilk olarak 16. yüzyılda ortaya çıktığını ve giriş bölümlerinde en önemli yerin hânedan şâirlerine verildiğini dikkate aldığımızda, sultanların bu yöndeki çabalarının sonuçsuz kalmadığı söylenebilir.

Sultanların kimi zaman şâirlere çeşitli konularda eserler yazmaları için sipariş verdikleri, kimi zaman da kendilerine sunulan eserlerin çeşitli şekillerde değiştirilmesi konusunda yönlendirmede bulundukları bilinmektedir. Hâmîlik sistemi çerçevesinde değerlendirildiğinde, Osmanlıda mutlak otorite olan sultanın bu çeşit yönlendirmeleri ile sanat ortamlarının şekillendiği ve bazen de değiştiği görülmektedir. Örneğin, Sultan II.Murad’ın, döneminde Arapça ve Farsça eserlerin Türkçe’ye tercümesine büyük önem verdiği bilinmektedir. Osmanlı edebiyâtının başlangıç dönemi olarak tanımlanan 14.yüzyıldan 16. yüzyıl başına kadar olan dönemde edebiyâtın büyük ölçüde tercüme faaliyetleri üzerinden ilerlediği söylenebilir. Bu dönemde özellikle Arapça ve Farsça eserlerin, kelimelerin, cümle yapısının, edebiyâtın kurulmasında, gelişmesinde ve zenginleşmesinde çok önemli bir rolü olmuştur. Hilmi Ziya Ülken’in ifâdesiyle,

[A]yrı medeniyetleri açar gibi görünen büyük uyanışlar, gerçekte gittikçe genişleyen ve sürekli tefekkürle birbirine bağlıdır. Sürekli tefekkürü sağlayan en önemli öğe ise tercümedir. Büyük uyanış hareketleri her şeyden önce birer büyük tercüme devri ile başlamışlardır. Bir başka ifade ile uyanış dönemlerine yaratıcılık gücünü tercüme verir. (14)

Bu yüzden Osmanlı edebiyatının kuruluşunda çevirinin ağırlıklı yeri vardır. Sâliha Paker, 13. yüzyıldan 20. yüzyıla kadar geniş bir alana yayılan tercüme faaliyetlerini ele aldığı “Translation as terceme and nazîre: Culture- bound Concepts and their Implications for a Conceptual Framework for Research on Otoman Translation History” ( Tercüme ve Nazire çevirileri: Osmanlı Çeviri Tarihi Araştırmalarına Yönelik Kavramsal bir Çerçeve için Kültür Odaklı Kavramlar ve Anlamları) adlı makalesinde Âgâh Sırrı Levend’in o dönemdeki tercüme faaliyetlerinin bugün kullandığımız ‘çeviri’ anlamını tam olarak karşılamadığını ve Osmanlı şâirinin metni birebir çevirmeyi asla düşünmediğini ifade ettiği sözlerine yer vermektedir (124). Bu tür çevirilerde yazarın eserin aslına sadık kalmakla birlikte, oldukça serbest hareket ettiği, çoğu zaman kendi düşüncelerini esere ilave ettiği söylenebilir. Zehra Toska, “Ferideddin-i Attar’ın Mantıku’t-Tayr’ının 14, 15, 17 ve 20. Yüzyıllarda

Yapılmış Türkçe Yeniden Yazımları” adlı makalesinde 14. 15. 17. ve 20. yüzyıllara ait tercüme metinlerini inceleyerek, çevirmenlerin amaçlarının, kendilerine özgü birikimlerinin, bağlı bulundukları mezhep, inandıkları dünya görüşü, kişilik yapıları ve benimsedikleri ideolojinin, himâye gördükleri ya da görmek istedikleri kişi, kurum ve okur kitlelerinin istek ve beklentilerinin, geleneklerin ve dönem normlarının çeviriyi çeşitli ölçülerde biçimlendirdiği sonucuna ulaşmıştır (262-63).

Sultan Murad’ın bir sefer sırasında , Filibe yakınlarında sohbetinde bulunan Mercimek Ahmet, Keykavus’tan tercüme ettiği Kâbus-nâme’ nin önsözünde kitabı tercüme nedenini şöyle anlatır:

Bir gün Filibe yolında pâdişâh hizmetine vardum. Gördüm ki Sultân-ı cihân sâhib-kırân-ı zamân Sultan Murad Han elinde bir kitâb tutar. B u zaîf-i haste-dil ol âli-cenâbdan ne kitabdur deyu isti’dâ itdüm. Ol lafz-ı şekerlerinden Kâbus-nâmedür diyü cevâb virdi ve eyitti ki hoş kitâbdur ve içinde çok fâideler ve nasihâtler vardur ammâ fârisî dilincedür. Bir kişi türkçeye terceme etmiş, velî rûşen degül, açık söylememiş didi. Velâkin bir kimse olsa ki, bu kitâbı açık terceme itse. Tâ ki mefhûmından gönüller haz alsa. (alıntılayan İpekten 24)

Sultanın bu sözleri üzerine kitabı Türkçeye tercüme edip sunan Mercimek Ahmed’den başka, Si-nâmeyi tercüme eden Hümâmî, Gülistan'ı tercüme eden Mehmed ve Envârü’l-Âşıkîn'i tercüme eden Yazıcıoğlu Mehmed gibi bir çok şâir de eserlerini pâdişâha sunmuşlardır. Tercüme konusundaki böyle bir hareketlilik, sultanın sanat ortamlarını belirleme konusunda ne kadar etkin olduğunu göstermektedir.

II. Murad döneminde başlayan tercüme faaliyetleri, Fâtih döneminde hız kazanmıştır. Fâtih’in imparatorluğun ilim dili olarak Arapçayı kabul etmesi bu dönemde birçok eserin Arapçaya tercüme edilmesini sağlamıştır. Batlamyus’un Yunan diliyle yazdığı ünlü coğrafya kitabı Amirutres tarafından Arapçaya çevrilmiş ve bizzat pâdişâha sunulmuştur. Daha sonra Amirutres’in oğlu da İncil’i Arapçaya çevirerek sultana sunar. Ali Kuşçu, önce Farsça yazdığı Risâle fi’l-Hey’e adlı astronomi eserini Fethiyye adıyla, Risâle fi’l- Hisâb adlı matematik eserini de Risâle-i Mehemmediyye adıyla Arapçaya çevirip Fâtih’e sunmuştur. Devrin ünlü bilginleri Molla Gürani, Molla Hüsrev, Sinan Paşa ve Hâtipzâde’nin eserlerini Arapça yazmaya gayret etmeleri, sultanın sanat ortamlarını belirlemedeki tavrı ile açıklanabileceği gibi, bilim ve kültür faaliyetlerinin yön alması konusunda bilinçle hareket ettiklerini de düşündürebilir.

Sultanların sanat konusundaki politikalarının bazen de farklı yönlendirmeler içerdiği söylenebilir. Örneğin Fâtih’in Acem şâirlerine hediyeler göndererek onları Anadolu’ya getirtme çabası bu çerçevede yorumlanabilir. Gönül Tekin, “Fâtih Devri Türk Edebiyâtı” adlı makalesinde, Fâtih Sultan Mehmed’in çeşitli bilim dallarında uzman olmuş Molla Gürânî, Molla Hüsrev, Hoca-zâde, Molla Yegân, Sinan Paşa ve Ahmet Paşa gibi âlim ve bilginlerle ciddî bir şekilde çalıştığını; onun bu öğrenme ve müspet bilimlere olan merakının Osmanlı Devleti’ndeki kültür faaliyetlerinin çehresini değiştirdiğini söylemektedir (162). “İşte bu ilgi onu İslam dünyasında bilgisi ve ilmiyle şöhret kazanmış kişileri kendi sarayında toplamaya itmiştir.” (162). Tekin, bunlardan birinin matematik ve astronomi bilgini Ali Kuşçu olduğunu, Kuşçu İstanbul’a geldiğinde Fâtih’in onu yeni pâyitahtında alıkoymak istediğini ve gündelik 200 akçe maaşla Ayasofya medresesine tayîn edip; ailesini de yanına alarak İstanbul’a döndüğünde Fâtih’in bu yolculuğunda kendisine günde bin akçe verdiğini nakletmektedir (162-63). Bir başka âlim Câmî de Fâtih’in “adım başına bir akçe paha biçtiği” (Pala 20) ve iltifat ettikleri arasındadır:

Anlatırlar ki bir gün Fâtih Sultan Mehmed’in hazır bulunduğu bir ulemâ meclisinde vahdet-i vücûd felsefesi üzerine bir anlaşmazlık çıkmış ve zamanın kazaskeri, bu meseleyi ancak Molla Câmî’nin çözebileceğini söylemiştir. Fâtih Sultan Mehmed, bu söz üzerine, Câmî’ye hediyeler göndererek bu meselenin çözülmesini ondan ricâ etmiştir. Bu rica üzerine Câmî, Risâle fi’l-Vücûd adlı eserini yazarak II. Mehmed’e göndermişse de, bu risâle İstanbul’a varmadan Fâtih Sultan Mehmed vefat etmiştir. II.Bâyezîd’in de (886-918/ 1481-1512) Câmî’ye babasının gösterdiği ilgiyi gösterdiği, ona hediyeler gönderdiği ve kendisini İstanbul’a davet ettiği; hattâ ona her yıl bin flori gönderdiği kaynaklarda kayıtlıdır. (Tekin 163)

Fatih Sultan Mehmed hakkında yazılan risâle ve onunla ilgili belgelerde ve bunların yanında tezkirelerde, sultanın hâmîlik yönüne işaret eden örnekler vardır. Tezkiresinde Sehî Bey, Fâtih Sultan Mehmed döneminde ilim adamına çok itibar olduğunu, kabiliyetli danişmendlerin her birinin değerine göre pâdişâhın defter tutup yanında sakladığını ve onun şâirler zümresine ettiği itibar ve verdiği şöhreti hiçbir pâdişâhın vermediğini; onun devrinde toplanan şâirlerin başka hiçbir pâdişâh zamanında bir araya gelmediğini anlatmaktadır (50). Latîfî de tezkiresinde Fâtih dönemindeki

bilgin, fakih ve yetenekli insan çokluğunun hiçbir pâdişâh devrinde olmadığını söylemektedir:

Bilgi ve marifetin o dönemde ileri seviyede ilgi görmesi, bilginlerin diğer meslek mensuplarının üstünde tutulması söz konusuymuş. Şiir ve nesire de o şekilde rağbetleri ve ehline o seviyede hürmetleri varmış. Bu yüzden Hint’te Hâce-i Cihân’a, Acem’de Mevlânâ Câmî’ye her yıl bin flori gönderilirmiş. Şâirlerden de otuz kişi, onun maaş ve ulûfesi ile geçinirmiş. (İsen 71)

Yavuz Sultan Selim’in bu konudaki tavrının ise Fâtih’ten daha zorlayıcı olduğu söylenebilir. Yavuz, Çaldıran seferinden sonra, bin kadar ilim ve sanat ehlini Tebriz’den İstanbul’a nakletmiştir. Lutfî Paşa, Tevârîh-i Âl-i Osmân adlı eserinde bunu “sürmek” fiili ile anlatmaktadır: “ve tüccardan ve ehl-i sanayi’den iki yüz hane mikdârı sürüp İslambol’a gönderdiler (Atik 219). Saray sanatçılarının , sultanlar gözünde ne kadar değerli olduğunu, Çaldıran Savaşı sırasında Şah İsmail’in Yavuz’un eline geçmemesi için meşhur ressam Bihzâd ile hattat Nişaburlu Şah Mahmud’u bir mağaraya gizlemesi örneği çok iyi anlatmaktadır. Fâtih Sultan Mehmed’in ve Yavuz’un yukarıda sözü edilen sanat politikaları ve hatta II. Bâyezîd’in Ali Şir Nevâyî’nin gazellerini Ahmet Paşa’ya tanzîr ettirmesi, benzer bir bakış açısı ile yorumlanabilir. Böyle bir tavırdaki amacın Osmanlı sanatkârlarının bu sayede yetiştirmeleri, revaçta olan Acem ilmine, şiirine ve diğer sanat kollarına karşı Osmanlı şiir ve kültürünün inkişâfını sağlama düşüncesi olduğu söylenebilir.

Sultanların sanata ve özellikle de şiire verdikleri destek, yakın ve daha alt konumdaki hâmîlerin şiire verdikleri destekten farklı değerlendirilmelidir. Osmanlıda mutlak ve merkezi otorite olan sultana yakın olmanın yollarından biri onun uğraşlarına destek vermek olarak düşünüldüğünde, takdir toplama ve saygınlık, sultanın çevresindeki kişilerin hâmîliklerinin önemli bir nedeni olarak düşünülebilir. Osmanlı hâmîlik sistemi içerisinde, hâmîler de iyi şairleri koruyarak ve kendi himâyeleri altına alarak şiirin dolaşımda olduğu ortamda aktif rol almakta ve bir anlamda hem şairler tarafından tercih edilmeyi, hem de böylelikle sultanın beğenisini kazanacak şairleri sultana takdîm ederek onun takdirini toplamayı amaçlamaktadırlar. Böyle bir tavırdaki amaç, hâmîlerin sultana yani politik güce yakın olarak saygınlıklarını arttırma çabaları olarak yorumlanabilir. Kuşkusuz, bunun yanında hâmîlerin sanata destek vermelerinin saygınlık kazanma ve kendi kültürel zevklerini tatmin etme oluşu unutulmamalıdır. Hâmîler penceresinden yaklaştığımız böyle bir bakış açısı, şâirler çerçevesinde düşünüldüğünde de benzer bir tablo ortaya koymaktadır. Sanatçıların hâmî arayışları, onlara mutlak güce erişme yolunda yardım sağlayacak bir düşünceden yola çıkmaktadır. Latîfî, Hadîdî’nin, yazdığı Osmanoğulları Târihini pâdişâha sununca karşılığını alamamasını, “sunmasına yardımcı olup onu koruyacak birini bulamadı” şeklinde yorumlamaktadır (195). Theoharis Stavrides, The Sultan of Vezirs: The Life and Times of the Otoman Grand Vezir Mahmud Paşa Angelovic (14533-1474), (Sultanların Vezirleri: Büyük Osmanlı Veziri Mahmud Paşa Angelovic, Hayatı ve Çağı) adlı çalışmasında, Paşanın koruması altında çok sayıda edebî eserin ortaya konduğunu söylemekte ve bunlardan ikisi Düstur- nâme ve Behçetü-t Tevârih üzerinde durmaktadır. Yazar, eserin, Mahmud

Paşa’ya ithaf edilen son iki bölümünde, Enverî’nin Düsturnâme’yi yazmaktaki amacının büyük vezir üzerinden ün kazanmak olduğunu söylemektedir (296). Şükrullah’ın Behçetü’t-Tevârih’i ithaf ettiği Mahmud Paşa, eserde adı söylenmeyerek, onun imparatorluğu ayakta tutan bir direk, vezirlerin en önde geleni, dünyadaki bütün vezirlerin sultanı şeklinde tanıtılmaktadır. Bu referanslardan ismi söylenmeden Mahmud Paşa’nın anlaşılması, Paşa’nın devrinde ne kadar saygın bir kişi olarak anıldığını göstermektedir. Hâmîliğin koruyuculara sağladığı en önemli imkanlardan birinin isimlerinin güzel anılması olarak düşünüldüğünde, hâmîlik yaptığı şâir ve yazarların Mahmud Paşa’yı güzel sıfatlarla övmeleri Paşa adına büyük bir kazanım olmalıdır. Şükrullah’ın eserini ithaf nedenini, Mahmud Paşa’nın şanlı isminden ve yüksek ününden yararlanmak olarak açıklaması, hâmî ve koruduğu şâir arasındaki karşılıklı alışverişi de yansıtmaktadır. Bu yolla hem hâmî hem de korunan sanatçı saygınlık elde edecektir. Hâmî olarak sanatçılara fazlasıyla destek veren kişilerin şâirler gözünde de ayrı bir konumu olmalıdır. Bazı şâirler bunu şiirlerine de yansıtmışlardır. Sehî Bey, Latîfî ve Âşık Çelebi’nin kaydettiğine göre, Mahmud Paşa’nın musahibi olan Sarıca Kemal, Paşa’nın ölümünden sonra onun hâmîliğinin boyutlarını gösteren şu beyti söylemiştir: Kemâl inşâ vü eş’ârın komadı fikr ü zikrini Meger kim devridür sanur dahi Mahmûd Paşanun Sarıca Kemal, Mahmud Paşa’nın ölümünün ardından şiir yazmaya devam ettiğini söyleyerek, ‘kendisini Mahmud Paşa devrinde sanır’ ifadesiyle, Mahmud Paşa dönemindeki sanat faaliyetlerinin bolluğuna ve bunların desteklenmesine gönderme yapmaktadır. Şâire göre Mahmud Paşa zamanı, ki böyle bir adlandırma bile onun kendi dönemindeki diğer hâmîlerle

kıyaslandığında ününün hangi boyutta olduğunu göstermektedir, şiir sunulup mutlaka karşılığının alındığı bir devirdir.


__________________