Forum Stats Test Link Test Link Test Link Test Link
Forumlar » Genel » Köşeyi Dönen Şairler » KIRK YILLIK KÂNÎ

Yazar Mesaj   #1308  2016-01-17 20:18 GMT  

Online status admin



Administrators



Mesaj: 1953
Şehir: Ankara
Ülke:
Meslek: Site Yöneticisi
Yaş:

KIRK YILLIK KÂNÎ

Mustafa CEYLAN

 

 

"Kırk yıllık Kânî, olur mu yani?" sözünün sahibi olan şairimiz Ebubekir Kânî, Paşalara, Efendilere sırtını yaslamış şairlerden birisidir.
Günlerden bir gün yeniçeri ağalarından birisine bir tavsiyename yazar. Der ki:

"Benim efendim! Allah'a emânet ol. Şu herif pek mağdûrdur. Ben sultân-ı serîr-i aşk ve divâne-i şevk-i Hak oldum. Aldım yürüyordum. Bir kuluna Allah yürü demesin, menzil-i bârgîri de bir şey midir?"

*
Muallim Naci Osmanlı Şairleri'nde :


"Tokatlı olduğunu, bir mektubunda yer alan ".....Feyzullah! Sen zannedersin ki, bu kânî dedikleri adam Tokad-ı bihişt-âbâdda Âdem imiş" fıkrasıyla kendi haber verir.

Henüz pek genç iken vatanında şiir ve inşâ ile parmakla gösterilir olmuştu. Mevlevîlik tarikatine intisâbı olmak cihetiyle, başında sikke Tokat Şeyhi hizmetinde bulunduğu halde, Hekimoğlu Ali Paşa Trabzon'dan üçüncü defa olarak sadrazamlığa gelirken Tokat'a uğradığında, Kânî kaside ve tarih takdimince acele ederek dikkatini çektiğinden, Paşa kendisini şeyhin izni ile dairesine alıp birlikte İstanbul'a getirmiştir."

*

Demiştir ki:

"Gördün zamâne uymadı sen uy zamâneye"
veya
"Felek hemân beni mi buldu imtihan edecek"

*

Bizim Vatandaş Osman'ı bilirsiniz. Hani her levhadan "böl-parçala-yönet" metoduyla, sözcüklerle oynayarak bir çok anlam çıkarır ya... Hah, hatırladınız değil mi? İşte, bizim Osman, hergün yolunun üzerindeki Antalya Andızlı mezarlığı kenarından gidip gelirken başlamış, mezar taşlarını okumaya... Eeee? Bunda ne var diyeceksiniz değil mi? Geçenlerde geldi, "Bu mezartaşları ile fatiha dilenmek" diye bir olaydan bahsetmeye başladı. Başladı ya, ben de "Hadi oradan deli! Delinin zoruna bak ya, kırk yıl, bilmem şurda kaç bin kırk yıldır böyledir. Sen mi değiştireceksin taşları? Haydi oradan, öteki kaldırımdan yürü Osman'ım!" demiştim.

Tam da ona benzeyen bir şair bizim Kânî' de.

Nasıl mı?
Anlatayım. Buyurun:


Muallim Naci, Osmanlı Şairleri eserinde nakladiyor :
 

Vefat tarihi 1792 olan şairimiz Kânî, gençliğinde hacegan sınıfına dahil olup devlet hizmetinde görev almıştır.
Kırk yaşına kadar tokat mevlevihanesinde hizmet gören Kânî, kendisine kol kanat geren Hekimoğlu Ali Paşa nın sadrazamlıktan ayrılması üzerine de Silistre valiliğine gönderilen bir zatın divan katibi olarak Rumeli'ne geçmiştir. Daha çok nesirdeki başarısıyla bilinen şairimiz hoşsohbet, lâtifeyi seven, biraz da hicve meyilli bir yaratılışa sahipti. Şathiyat ile hırrenamesi bu alandaki başarısına delildir. Latifeciliği ölüm döşeğinde de sürecek kadar ileri olan şair,
"ben fatiha dilencisi değilim mezar taşıma fatiha yazmayin." diye bir nükte söylemiş, ölümünden sonra mezarını yaptıranlar da bunu bir vasiyet gibi uygulayip şakasına karşılık vermişlerdir. Şimdi Eyüp Sultan Mezarlığında bulunan kabrinin taşında fatiha ibaresi yoktur.

*

Kırk yıllık Kânî meselesine gelince :

"Belki de tarih boyunca söz, en fazla aşk üzerine söylendi. Aşk; mutluluktu, hediyeydi, acıydı, elem ve kederdi. Susmaktı, yanmaktı, kavuşmaktı, kimi zaman da hasret kalmaktı... Söze en güzel manayı verendi aşk.

Aşkın kuralı var mıydı? Peki ya şartı?

Kuralı olmasa dahi aşkın olmazsa olmazları vardı. Bu manada aşk; sadakat ve fedakârlıktı! İki şartın üzerinde hayat bulur ve yaşardı aşk; gerisine ise lüzum yoktu. Ne can vermeye ihtiyaç vardı, ne de can adamaya; sadece sadakat ve fedakârlık isterdi! Eğer gerçekten seviyorsan, ne yüreğine, ne de bedenine başkasının dokunmasına izin vermezdin.

Tarihimizde yaşanmış yüce aşklardan biri olan Ebubekir Kani ile Silistreli Rum kızının aşkı bu manada ibretliktir. Aynı zamanda "Kırk yıllık Kâni olur mu Yani!" deyiminin kaynağı olan ve zamanımıza kadar anlatıla gelen bu gerçek aşk hikâyesi, aşkı ayakta tutan iki şarttan birinin sadakat olduğunu haykırarak duyuruyor. Aşkın şartı olmaz diyerek, basitleştirmek isteyen çağımız insanlarına inat bildiriyor: Aşkta sadakat olmazsa olmazdır. Hatta âşık bunu zorunlu bilmez, aksine ihanet etmek ne fikrinden, ne de hayalinden geçmez.

 

Bir sergüzeşt

Anadolu şehirlerinden birinde doğan Ebubekir Kâni, yirmili yaşlarında ilk fırsatı değerlendirip İstanbul'a geldikten sonra sayısız hayalinin peşinde sürüklenmiş, durmuştu. Şair ruhu sayesinde, onun bunun kâtipliğini ederken, nükteli şiirleriyle saz, söz meclislerinde aranır olmuştu. Geçmiş ve gelecek kaygısından uzak keyfe düşkün bir hayattı onunkisi. Bu hayatın peşinde sürüklenirken, Anadolu kasabasında bellediği zikir ve teşbihleri de çoktan terk etmişti. Esmerinden kumralına...

Sayısız maceraya karşın yüreği hâlâ sevgiye açtı ki, yaşı kemale ermişken burada bir aile kurmanın münasip olacağına karar verdi. Olgun aşkına genç bir sevgili bulma sevdasındaydı.

Hayali, bir yaz günü Tuna nehri kıyısında gerçek oldu. Ulu ağaçların sakladığı koyda güneşin ışıklarıyla dans eden nehir sularının içinde gördü Rum güzelini. Saçlarındaki hareler, bakışlarındaki buğu öyle büyüleyici. İzlendiğinden habersiz suyla oynarken hareketleri nasıl da zarif ve ürkek.

Şair adamdı

Ebubekir Kâni, bir müddet hayran ve şaşkın bakakaldı bu güzelliğe. Bir taraftan da gizlice seyretmenin ahlakını sorgulamaktaydı. O sıra Rum güzel tarafından fark ediliverdi. Genç kız utanç ve endişeyle toparlanırken, Ebubekir bu kez de kızın asalet ve iffetine hayran kaldı. Kıza niyetinin kötü olmadığını açıklamak istiyordu fakat Rum güzeli oradan apar topar gitmeye çalışınca peşine düştü. Şair adamdı sözde, ama dilinin bağlanıp heyecandan söz söyleyemediğini ve hatta kekelediğini fark edince bu kez haline şaşıp kendine küfretti.

Bir şeyler yapmazsa kimin nesi olduğunu bilmediği kızı kaçıracaktı. Çareyi Rum güzelinin geçeceği yola kendini atmakta buldu. Kızın önüne toza toprağa aldırmayarak yattığında 'Ya çiğneyip geçersin, ya da selam alırsın' diyebildi. Fakat Rum kızı Ebubekir'in yaşını ima edercesine suratını buruşturunca, deli kuvveti geldi şaire. Ayağa kalkıp kızın ardına düştü. Kasabaya kadar peşinde dil döküp durdu. Şimdiye kadar hangi kadın için böylesine uğraşmıştı?

Yüreğin kapı kilidi

Kasabaya varıp insan içine karıştıklarında yolları ayrılmıştı ya Ebubekir uzaktan uzağa güzel kızı takip etmekteydi. Rum kızı ise takip edildiğini fark edince bundan hem kaçtı hem de hoşlandı. Aslında Ebubekir'in imalı, süslü sözlerine kanmış, yüreğinin kapı kilidi açılmıştı.

Ebubekir, kızın en son Silistre rahibinin evine girdiğini gördüğünde, onun papaz kızı olduğunu anlayarak mahvoldu. Ertesi ve sonraki günler; gündüzleri kızın yolunu gözledi, geceleri ise ona dair hayallerle teselli buldu. İşlerini aksatıyor olsa da umursamıyordu. Fakat günler ardı ardına geçip kızı göremeyince Ebubekir'in azabı büyüdü. Her gece tütün, şarap ve kâğıt tomarları arasında sabahlar ve birbirinden güzel aşk şiirleri yazar oldu. Kimseye açamadığı sırrını yalnızca şiirleriyle paylaşıyordu ya, sakladıkça aşkı büyüyor, büyüdükçe sırrını saklaması zorlaşıyordu. Gönüldeki ateşi söndürmek isteyen gözleri yaş döküyor fakat bu gözyaşları söndürmekten ziyade yangınının hararetini artırıyordu.

Kendisini sevip sevmediğini bilmediği kızı babasından da isteyemezdi. Rahip Müslüman'a kız verir miydi? Peki ya, kendisi kırklıkken bir tazeyi istemesi ne kadar münasipti? Yine böyle çaresiz hissettiği bir gün Ebubekir dayanamadı. Ne olursa olsun diyerek giyinip kuşanıp kilisenin kapısına dayandı.

Gıcırdayarak açılan kapının önünde rahip, arkada kızı şaşkın bakakalmışlardı. Ebubekir cesaret ederek kızı babasından istedi. Yaşı büyük olsa da diriliğinden, mesleğinin iyiliğinden,  kızını rahat  ettireceğinden bahsetti. Ardından kıza yalvarıp yakardı, ayaklarına kapandı.


Fakat rahip, kızını vermediği gibi Ebubekir Kâni'yi cümle âleme rezil etti. Halk papaz kızına, üstelik de yaşına bakmadan talip olması sebebiyle Ebubekir'i alay konusu etti. Fakat o buna aldırmadan senelerce Silistre'de kaldı. Aşağılanıp hor görülse de Rum kızı ona gizli gizli sevda mektupları gönderiyordu ya, Ebubekir Kani buna mutlu oluyordu.

Birkaç senenin ardından dedikodulardan bıkan rahip, hâl böyle devam ederse kızına başka talip de çıkmayacağını düşünerek Ebubekir'i çağırdı. Kızını ona vereceğine söz verdi. Fakat şartı; Ebubekir Kani'nin dinini değiştirerek Hıristiyan olmasıydı.

Ebubekir rahibin teklifine kızarak ve ayrıca nasılsa kızının gönlünü kazanmış olmasına teselli bularak tarihe geçen ünlü sözü söyledi; 'İnsaf eyle papaz efendi. Kırk yıllık Kânı, olur mu Yani!'

Ebubekir yıllar geçtikçe yalancıktan da olsa papaza evet demediğine pişman olacaktı ya iş işten geçmişti. Vakit ayrılık vaktiydi. Papaz kızını uzaklaştırmak için Limni adasına göndermeye karar verdiğinde bir gece Ebubekir ve Rum kızı gizlice buluştular. El ele, nefes nefese birbirlerini ömür boyu seveceklerine and içip sabahında ayrıldılar.

Rum güzeli Limni'ye gönderilince, Ebubekir de Silistre'de kalmadı. Evvelki gibi oradan oraya savrularak yaşamaya devam etti. Fakat Rum dilberinden önce kaç güzelin canını yakmış adam, onun ardından başını kaldırıp hiçbir kadına bakmadı. Şiirlerinde andı aşkını ve hayalinde yaşattı.

 

Hazin kavuşma

Çok seneler sonra Limni limanına mahkumları taşıyan bir gemi yanaşmaktaydı. Mevsim kış olunca ada halkı yiyecek de getirilmiştir umuduyla sahile toplanmıştı. Bunların arasında rahibe olmuş Rum kızı artık yaşı geçkince bir kadındı. Gemiden çıkarılan mahkûmlar sırayla götürülürken, bu hata etmişlerin affı için kendince dua ederken kadın, en son inen bir adamın silueti dikkatini çekti. Adam yaklaştıkça Rum kızı onu tanıdı ve tüm bedenini soğuktan öte aşkın tesirinde bir titreme aldı. Çünkü artık zar zor yürüyen bu adam devlet vazifesi dolayısıyla Limni'ye sürülmüş Ebubekir Kani'den başkası değildi.

Ebubekir Efendi de rahibeye yaklaşıp yüzünü seçince kötü oldu. Heyecandan takati tükenip yere düşerken Rum kızının ismini sayıkladı. Rum kızı buza düşen sevdiği adamın başını dizleri üzerine koyup sarılmıştı ki, gözyaşlarının sıcaklığına uyanmayan Ebubekir koşup gelenler tarafından evlerden birine taşındı. Herkes el ayak çektiğinde yanında sadece rahibe kalmıştı. Ebubekir'in yanına diz kırmış, geçmiş günlerin tatlı hatırasını hayal ederek, artık tamamı beyazlaşan sakalını okşuyordu.

Gece sabaha vardığında Ebubekir seneler öncesinden tanıdık bir kokuyla mesut uyandı. Fikrinde yarım kalan mutluluklarını yaşama umudu bile vardı. Fakat rahibeyi yanında cansız uzanmış bulunca bir kez daha kahroldu. Kaderinde kavuşma olmayan aşkının talihine yandı.

 

Bir ömür boyu sevdayı taşımak!

Ebubekir iki yıl boyunca her gün şafak sökerken Rum kızının mezarı başında dua etti. Daha sonraları Limni adasına her gelen, Rum kızını Azize bilip hürmetle ziyaret ederek, adına adaklar adayacaktı.

Ebubekir Kani Efendi ise İstanbul'a döndükten altı ay sonra vefat ettiğinde şiirleriyle birlikte unutulup gitti. Fakat geriye kalan 'Kırk yıllık Kani, olur mu Yani!' sözü deyimler arasında yüzyıllarca kullanılmaya devam etti.

Acaba günümüzde kaç kişi sevdiğine kavuşamasa bile sevdasını bir ömür boyu kalbinde taşır? 3-5 yıl süren aşklar acaba gerçek aşk mıdır?"

"TRT VİZYON ŞUBAT 2013 SAYI 284"
*

Evet işte bizim Kânî bu...
Yönetime yakın ve yönetenlerden istediğini almış bir şair. Ama, aşk öyle değil. Bazen, bütün devlet gücü elinde de olsa, aşka yenik düşersin. Şairimizin kaderi de aynen böyle.
Mühür ve musluğa yakın ama, aşka uzak...
Neylersin?

 


Bu mesaj admin tarafından 2016-01-17 20:33 GMT, 1060 Gün önce düzenlendi.
__________________