Forum Stats Test Link Test Link Test Link Test Link
Forumlar » Genel » Taner ÜNAL (Araştırma-İnceleme-Makale) » ÇANAKKALE ZAFERİ” -4

Yazar Mesaj   #2596  2018-03-19 01:18 GMT  

Online status admin



Administrators



Mesaj: 1953
Şehir: Ankara
Ülke:
Meslek: Site Yöneticisi
Yaş:

RANSIZ BOUVET, İNGİLİZ İNFLEXİBLE VE OCEAN ZIRHLILARI BATMIŞ, İNGİLİZ İNFLEXİBLE, AGAMEMNON VE FRANSIZ SUFFREN, GAULOİS ZIRHLILARI AĞIR HASARA UĞRAMIŞTI. 
BU, DONANMANIN SAVAŞ GÜCÜNÜN ÜÇTE BİRİ GİBİ ÖNEMLİ BİR ORANDI. AYRICA 2 MUHRİP VE 7 MAYIN TARAMA GEMİSİ DE BATMIŞTI.6 AYLIK HAZIRLIK BOŞA GİTMİŞ. MÜTTEFİKLER DAHA BÜYÜK KAYIPLARA UĞRAMADAN GERİ DÖNMENİN YOLLARINI ARIYORLARDI..
YENİLMEZ SANILAN BÜYÜK ARMADA AĞIR BİR YENİLGİYE UĞRAMIŞTI... BİRİNCİ DÜNYA SAVAŞININ TARİHİNDE KOCAMAN BİR “18 MART 1915 ÇANAKKALE ZAFERİ” VARDI...
BÖLÜM-4

Sevgili Okurlar,

Çanakkale Savaşları ile ilgili paylaşımımızın 4. Bölümünde dün kaldığımız yerden devam ediyoruz. Saat 12 civarında Türk saldırısı yoğunlaştı. Saat 12.20 de Fransız Zırhlısı Buve, toplarımızın isabetli atışı neticesinde bir yara aldı. Buve yoğun ateşini kesmiş, kendisini kurtarmak için Boğaz’dan dışarı çıkma manevrası yaparken, 7 Mart günü döşenen mayınlardan birine çarpmıştı. Bir kaç saniye içerisinde bütün gövdesi denize yattı. Önce baştaraf, sonra gerisi yok oldu gitti.

Bir mucize oldu. Düşman daha önce döşenen yüzlerce mayından kolayca sıyrılırken, Cevat Paşa’nın döşettiği 26 mayın, düşmanın başının belası haline geliyordu. Sufren ve Şalman zırhlıları, mucize mayınların içerisinden bir türlü kurtulamıyorlardı. Goluva’da, mayına çarpmış, Tavşan Adası’na kadar sürüklenmiş ve karaya oturmuştu.

Saat 14.00’e doğru Türk topçusundaki bu ateş azalması Amiral De Robeck’i ümitlendirdi: Herhalde de savunmanın beli kırılmıştı. Öyleyse, daha fazla beklemenin gereği yoktu. Mayın tarama gemilerine muhriplerin korumasında ileri çıkmaları için emir verdi. O da yetmedi, üçüncü grubu -planlanan zamandan 1.5 saat evel ön saftaki Fransızların yerini almasını bildirdi. Bunun üzerine gerideki üçüncü grup İngiliz zırhlıları ileriye yanaşmak, öndeki Fransız zırhlıları onlara yer açmak üzere büyük bir çark hareketiyle çekilmek üzere hareket geçtiler.

Artık tüm koşullar Çanakkale’yi savunanların aleyhinde görünüyordu. Lakin bu, “gemi” ile kara “topçu”ları arasındaki kıyaslamaya göre doğruydu. İyi ama arada bir de “mayın”ları vardı. Savunucuların Boğaz’da birbiri gerisine daha önce yerleştirdikleri ve bunları pekiştirmek üzere Nusrat mayın gemisinin döktüğü son mayınların da söyleyecekleri bir şeyler olsa gerekti...

Sevgili Okurlar,
Düşman mayın tarama gemileri bu güne kadar ancak en öndeki iki sıra mayını temizleyebilmişlerdi. Amiral De Robeck, derinlikte mayın olup olmadığını henüz bilmiyordu. Bunu biraz sonra ileriye sürülecek mayın tarama gemileri meydana çıkaracak ve eğer varsa onları da toplayacak, donanmanın önünü açacaktı. Hele hele Amiral De Robeck’in ve hiç kimsenin Nusrat mayın gemisinin, mayınlardan temizlenmiş alana gizlice yeni mayın döktüğünden haberi yoktu.

Ve işte o günkü savaşın kaderini belirleyecek olan da bunlardı. 
Ama o saatte, savaş sahnesinde yalnız her iki tarafın topçuları vardı. Ve ortalığı cehenneme çeviren top gümbürtüleri arasında mayın unutulmuş gibiydi. 
Üçüncü gruptaki İngiliz mermilerinin ikinci grup Fransız gemilerinin yerini almak üzere ileri yanaşmaları, boğazın en geniş yeri olan Karanlık Liman önlerinde trafiği karıştırmıştı.

Ve işte Nusrat’ın mayınları da, tam bu sırada müthiş bir sürpriz halinde ortaya çıktı. 
Zaten yaralı olan ve sağına bir kavis çizerek dönmeye çalışan Fransız “Bouvet” zırhlısı bu sırada Nusrat mayın gemisinin döktüğü mayınlardan birine çarptı. 14.10 sıralarında kulakları sağır eden müthiş bir patlamadan sonra geminin alabora olması ve sulara gömülmesi için iki dakika yetmişti.

Olayın tanıklarından İngiliz muhabiri alan Moorehead’in “Bir tabak, suda nasıl kayıp giderse, o da öylece kayıp gitti” diye anlattığı koca zırhlının böyle göz açıp kapayana kadar yok olması inanılır gibi değildi. Görenler, gözlerine inanamıyordu. 
Bouvet’nin su yüzünde kalabilen birkaç personeli yakındaki gemiler tarafından kurtarılırken, Türk topçusunun o bölgedeki ateşlerini başka tarafa kaydırması, gurur verici bir durumdu. İndirilen sandallar bu sebeple, denizde çırpınanları rahat bir şekilde toplama imkanı buldular.(1)

Bir başka Fransız zırhlısında, “Gaulois”da görev yapan Doktor Yüzbaşı Laurent Moreau, anılarında “Gök gürültüsünü andıran top sesleri arasında Boğaz’dan içeri girdik ve mavi gökle lacivert denize bir defa daha baktıktan sonra geminin altına, savaş yerine iniyorum” diye saat 12.00 sıralarında gemisinin savaşa girmesini anlatır. Sonra savaş şiddetlenir ve yaralılar gelmeye başlar. Arkasından saat 14.30 sıralarında gemi, Türk topçusundan isabetler alır ve mermilerden biri su kesimi altında büyük bir yara açar:

“Çok şiddetli bir patlama işitildi. Dünyamız, gemimiz iliklerine kadar sarsılıyor. Anlaşılan önemli bir yara aldık. Dışarıda elektrik dairesine giden yolda telaş var. Cephanelik de o tarafta. Biri bağırarak cephaneliğin sular altında kaldığını haber veriyor” diye anılarını sürdürür. Ortalığı sular kaplamıştır. Yaralıları güverteye taşırlar güvertede, o zamana kadar gemide hiç görmediği birine rastlar. 
“Gözleri sabit bir noktaya dikilmiş, gözbebekleri iri iri. Yanaklarından kan lekeleri ve ağzının kenarlarında beyaz köpük var. Üniforması da sırılsıklam. Kim olduğunu soruyorum, cevap vermiyor. Birisi alçak sesle: 
-Bouvet mürettebatından, diye cevap veriyor. 
-Bizim gemide ne işin var, diyorum.
-Bouvet alabora olup battı, diye cevapladı ve Bouvet’in 700 kişilik mürettebatının, daha dün bizi ziyarete gelen o genç subaylar da dahil, sulara gömülmüş olduğunu öğrenerek kahroluyorum. 
Kurtulanlar bir avuç asker, sırtlarına örtülen battaniyeler altında titreşiyorlar. Birinin yüzerken kolu çıkmış, öbür eliyle kolunu tutmuş, yüzüme bir bakışı var ki!..”(2)

(Gaulois de güçbela savaş alanını terkedecek ve Boğaz’dan çıktıktan sonra küçük bir ada olan Tavşan adasında baştan kara edip karaya oturarak batmaktan zorlukla kurtulacaktı.)

Sevgili Okurlar,
Doktor Yüzbaşı Moreau’nun da anlattığı gibi. Bouvet batmıştı ve büyük donanmanın büyük yüzer kalelerinde-Gaulois’de olduğu gibi- ağır yaralar vardı.

Bu sırada saat 16.00’ya doğru birinci gruptan olan ve sabahtan beri topçu ile çarpışırken bir hayli yara alan İngiliz “İnflexible” zırhlısının bir mayına çarptığı ve geminin tehlikeli bir şekilde yana yatmaya başladığı görüldü. İnflexible perişan bir haldeydi ve geriye çekilerek kendini kurtarmaya çalışıyordu.

Arkadan, daha on dakika geçmeden aynı felaket, üçüncü gruptan İngiliz “İnflexible” zırhlısının başına geldi. O da saat 16.10 sıralarında yine Nusrat’ın mayınlarından birine çarpmıştı. Bu patlama sonunda geminin orta bölmesi parçalanmış ve makina dairesine de su dolduğundan gemi hareketsiz kalmıştı.

Amiral De Robeck Ocean zırhlısının süvarisine, İrressistible’i yedeğe alıp geriye götürmesini emretti. Ama gemi yedekte çekilip götürülecek durumdan çıkmıştı. Amiral gemisi Queen Elizabeth’e alında ve hareketsiz kalan gemi, geceleyin kurtarılmak üzere terkedildi. Fakat buna imkan bulunamayacak ve İnflexible kolay bir hedef haline geldiğinden Türk topçularının ateşleriyle az sonra sulara gömülerek gözden kaybolacaktı.

Hayır, Amiral De Robeck’in artık şüphesi kalmamıştı, bunlar düpedüz mayındı. Günler süren mayın temizleme harekâtından ve değişik kaynaklardan alınan “Temiz” raporlarından sonra, öyle anlaşılıyordu ki, donanma ne zaman, nasıl döküldüğü belli olmayan bir mayın tarlasının içine düşmüştü. Gemilerinin çarptığı bütün mayınlar aynı bölgedeydi: Karanlık limanda...
Ve Türk topçusu, hiç sanıldığı gibi öyle kolayca ezilecek “Hasta Adam”ın bir “Hasta Topçusu” değildi..
Bu koşullarda harekâta devam etmek donanmanın mahvına sebep olabilirdi... Çekilmekten başka çare yoktu...
Amiral De Robeck de, artık daha fazla beklemeden doğru karara vardı ve emrini verdi: 
“Donanma savaşı kesecek ve üslerine çekilcek”ti.

Bu sırada saat 17.50’yi gösteriyordu ve savaş başlayalı 6.5 saat olmuştu. Büyük armada içinde gruplar birbirine karışmış, düzen kaybolmuştu. Öne geçmiş olan üçüncü grupla ortadaki ikinci grup, arkadaki birinci gruptan ateş desteğinde geriye doğru sıyrılmaya ve topçu-mayın cehenneminden kurtulmaya koyuldular. 
O tarihe kadar Akdeniz’in gördüğü en büyük donanma, yenilgiyi kabil etmiş çekiliyordu...

Ama işe bakın ki, De Robeck’in talihsizliği yine de sonra ermemişti. Çekilme emrinden 15 dakika sonra İngiliz “Ocean” zırhlısı, Nusrat’ın bir başka mayınına çaptı. Ocean da, biraz önce imdadına koşmaya çalıştığı İnflexible gibi boşaltıldı ve kaderine terk edildi. Ama onun da kaderi İnflexible’den farklı değildi. Türk topçusu onun da işini bitirecek ve az sonra o da sulara gömülecekti.

1915 yılı Mart ayının o perşembe günü Akşam karanlığı Çanakkale Boğazı’nın bulutsuz göğünü ağır ağır karartırken, yenilmez kabul edilen muhteşem donanma hırpalanmış, yaralanmış, üç büyük zırhlısını geride bırakmış, o cehennem Boğazı’ndan uzaklaşmaya çalışıyordu. En arkadan çekilenler Queen Elizabeth ve Lord Nelson, o hınçla Türk bataryalarına en ağır toplarıyla ateş kusmaktaydılar..

Son toplar da sustuktan sonra etrafa derin bir sessizlik çöktü. Sabahkinden farklı olarak bu sefer sevinç Türkler tarafında, gam ve kasvet düşman saflarındaydı.

Öğle saatlerinde başlayıp akşama doğru biten bu bir günlük Boğaz savaşında, savaşa büyük ümitlerle başlayan büyük donanmanın kaybı, bu gamı artıracak bir boyuttaydı, çünkü o da büyüktü.
Fransız Bouvet, İngiliz İnflexible ve Ocean zırhlıları batmış, İngiliz İnflexible, Agamemnon ve Fransız Suffren, Gaulois zırhlıları görev yapamayacak şekilde ağır hasara uğramıştı. Bu, donanmanın savaş gücünün üçte biri gibi önemli bir orandı. Ayrıca 2 muhrip ve 7 mayın tarama gemisi de batmıştı. Donanmanın asker kaybı da 900 kişiyi bulmaktaydı. (3)

Türk tarafının kaybına gelince: Bugünkü savaşta 58 şehit şehit ve 74 yaralı verilmişti. 9 top elden çıkmış, tabyaların tahkimatında ağır hasarlar meydana gelmişti. Çanakkale şehri ve karşısındaki Kilitbahir köyünün bir bölümü yanmış ve yıkılmıştı. (4)

En öndeki iki sıra mayın hattı daha evvelden düşman tarafından temizlenmişti ama, bugün düşman kalan diğer mayınlara sokulamamıştı. Daha dokuz sıra mayın hattı el sürülmemiş halde duruyordu ve işin ilginç yanı, bunlar hakkında düşmanın kesin bir bilgisi de yoktu. 
Bugünkü savaşta erinden komutanına kadar tüm Türkler, burada başkent İstanbul’u ve bütün yurda savunduklarını biliyorlardı. Düşman donanmasının Boğaz’ı yarıp geçmesinin ne demek olduğunun da bilincindeydiler. Şimdi tüm dünyanın nefesini tutmuş, bu savaşı seyrettiğinin de farkındaydılar. Saf dışı kalana veya mermileri bitene kadar dövüşeceklerdi.

Ve gerçekten de iyi dövüştüler. Merkez Tahkimatını oluşturan bütün topçular, Avrupa yakasındaki Değirmendere, Namazgâh, Hamidiye, Mecidiye ve Anadolu yakasındaki Nara, Mecidiye, Çimenlik, Hamidiye, Dardanos, Mesudiye tabyaları görevlerini hakkıyla yaptılar. Daha güneyde orta bölge topçuları keza aynı şekilde başarılı oldular.

Bir düşman mermisiyle düşen Dardanos Bataryası’nın Komutanı Yüzbaşı Hasan ve Gözetleme Subayı Üsteğmen Mevsuf ile dokuz er ve Çanakkale’de o gün kahramanca çarpışırken şehit düşenler bunlardan sadece bir kısmıydı. Ve o tarihten sonra, şehitlerin gömülü olduğu Dardanos’un adı “Hasan Mevsuf” şeklinde değiştirilerek, onların kahramanlık öykülerini o zamandan bugünklere taşıyan bir sembol olacaktı.

Avrupa yakasındaki “Rumeli Mecidiyesi” topçu erlerinden “Erdemit’li Mehmet oğlu Seyit”in mermi taşıyan vincin bozulması üzerine, savaşın verdiği o coşku içinde 215 okkalık (276 kilo) mermiyi sırtına alarak topa sürmesi -şimdi inanması zor ama- birer anı olarak o günlerden bize ulaşacaktı. 
Ve bunca kayıp ve gayretler boşa gitmemişti. Zafer, Boğaz’ı savunanlarındı. 
Müttefikler ne ummuşlar, ne bulmuşlardı...
Kayıplar ağır, yenilgi kesindi.

Sevgili Okurlar,
Müttefik amiraller ve generaller topçuyu anlıyorlardı da, günler boyu süren uğraşlar sonunda mayınları temizledikleri bir alanda -yerden biter gibi değil de, denizden biter gibi- böyle birdenbire karşılarına çıkan ve onları perişan eden bu mayınları anlayamıyorlardı. Bunlar ne zaman dökülmüştü ve nasıl olmuştu da gece-gündüz devamlı göz altında bulundurdukları bu yere Türk mayın gemileri girebilmişti?

Karanlık limana dökülen mayınlar Çanakkale Savaşı’nın yönünü değiştirmiş, yalnız orada da değil, tüm Birinci Dünya Savaşı’nın yazgısından çok önemli bir rol oynamıştır.
O savaşa katılan ve sonradan İngiliz resmi harp tarihini yazan General Oglander şöyle diyecekti:

“Pek uygun başlamış olan gün, bu meçhul mayın hattının o olağanüstü ve ortalığı kırıp geçiren başarısı yüzünden, tam bir başarısızlıkla sona erdi. Bu 20 mayının seferin talihi üzerindeki etkisi ölçüye sığmaz.” (5)

Ya, Winston Churchill, bu seferin baş mimarı olan, ama bütün ümitleri yıkılan zamanın genç Bahriye Nazırı?..
O da 15 yıl sonra “La Revue De Paris” dergisinin 1 Ağustos 1930 tarilli sayısında şunları yazacaktı:

“Çanakkale’nin boğaz ağzı tabyaları, Şubat 1915 sonunda, Müttefik filosunun içeri girip Erenköy önlerinde iç tabyaları uzak mesafelerden bombardıman etmelerine elverişli bir duruma getirildikten sonra, bu bölgede mayın aramasına ve yüzer mayınların kontroluna başlandı. Bu bölge, geceleri bir İngiliz muhrip filotillası tarafından karakol edilmekte ve gündüzün de muharebe gemileri ve uçaklar tarafından gözetim altında bulundurulmaktaydı. Boğazı savunanlar, büyük taarruza bir hazırlık olarak muharebe gemilerinin hemen hergün bu bölgede bulunduklarını görünce, bunları hasara uğratmak amacıyla, burasını mayınlamaya karar verdiler.

Fırtınalı bir günde, 8 Mart 1915 sabahı, İngiliz muhriplerinin geri çekilmiş olduğu bir saatte Nusrat adındaki Türk mayın gemisi, bilinen mayın hatlarının önüne bu yeni hattı kurdu. Bu hat, diğerleri gibi Boğaz’ın orta hattına dikey değil parerlel idi. Bu engel, Türklerin elinde son ihtiyat olan demirli mayınlardan ibaretti. Bunun değeri 6-7 bin franktan fazla olamazdı.

1915 yılında bütün Avrupa’da milyonlarca insan bir ölüm kalım mücadelesine girmişti. Büyük taarruzlar yapılmaktaydı. Büyük milletlerin kahramanları korkusuzca muharebeye atılmaktaydılar. 2-3 milyon asker ölü ve yaralı idi. Milletlerin zenginlikleri akıp gidiyordu. 4-5 bin ticaret ve harp gemisi denizlerde hareket haline idi. Fakat Nusrat mayın gemisinin gizlice döktüğü bu 20 demir kap, harbin devamı ve dünyanın geleceği bakımından diğer bütün gayretlerden daha mükemmel ve daha kesin sonuçlu hedeflere varmak içindi.

Bu engel, İngilizler tarafından başarı ile başlanmış olan Çanakkale harekâtını durduran bir takım psikolojik karışıklıklar doğurdu. Yalnız başına bu engeldir ki, Çanakkale’nin geçilmesini önledi. Ve yine bu engeldir ki, Türkiye’yi bir bozgundan kurtardı ve harbi uzattı.

Bu yüzden mağluplar kadar muzaffer Avrupa da sarsıldı. Kendilerini Fransa, Flandern, Polonya, Galiçya, Balkanlar, Filistan, Suriye ve Kuzey İtalya topraklarının örttüğü 6-7 milyon insan, düşmanlarının kurşun ve gülleleriyle değil, 18 Mart sabahı Çanakkale’nin kuvvetli akıntısı altında ağırlıklarına bağlı bulundukları tel halatları üzerinde gerili duran 26 demir kap yüzünden yok olup gittiler.” (6)

Evet, öyle olmuştu...
Ve dikkat çekicidir, üç zırhlısını kaybeden, kolu kanadı kırık halde adalardaki üslerine çekilen donanma komutanı Amiral De Robeck, yenilgiyi kabullenmemektedir. Daha o gece, Limni’nin Mondros Limanındaki karargâhından Londra’ya gönderdiği mesajda, savaşı ve kayıplarını sıraladıktan sonra, “Havanın uygun olduğu ilk fırsatta, mayınları temizleme ve Boğaz’ı zorla geçme işine kalındığı yerden devam edeceği”ni bildirir. (7)

İlk aldığı haberlerle tarifsiz bir üzüntüye kapılan Churchill, yeniden hayat bulmuştu. Öyle ya, büyük donanmanın ağır bir yenilgiye uğradığı, kendisini çekemeyenlerin abartmasından başka bir şey değildir. Türkler de kuşkusuz ağır kayıplara uğramışlardı ve hepsinden önemlisi, cephanelerinden çoğunu da sarf etmiş olmaları gerekirdi. Ümitsizliğe kapılmak, iradesi zayıf olanların işiydi. O da Amiral De Robeck gibi düşünüyordu ve bundan sonra ilk fırsatta yapılacak ikinci bir taarruzla boğaz açılacaktı.

Churchill’in cephane konusundaki düşünceleri, bir bakıma doğruydu. Türk topçusu elindeki cephanenin üçte birini harcamış ve ancak iki günlük cephanesi kalmıştı. Ağır topların bazıları için bu, daha da kritikti. Üç topun hiç mermisi kalmamıştı, bazılarının da elinde ancak 18-50 mermi bulunmaktaydı. (8)

Evet, Churchill ve Amiral öyle düşünüyordu ama yetkililerden çoğu aksi kanıdaydılar. 
Bir defa, Boğaz harekâtına katılacak Müttefik kara kuvvetlerinin komutanlığına atan İngiliz Generali Hamilton, karaya çıkıp Boğaz’ı işgal etmeksizin - şimdi olduğu gibi - yalnız donanma ile geçmeye çalışmanın mümkün olmadığı görüşündeydi. Ağır kayıplar pahasına yapılsa bile, yeterli kuvvetlerle karadan ele geçirilip Boğaz güven altına alınmadıkça hem Marmara Denizi gibi bir torbaya giren donanma ve hem de arkasından geçip İstanbul’a karşı harekâta girişecek olan kara kuvvetleri, tehlike içinde olacaklardı.

Diğer yandan Harbiye Nazırı Lord Kitchener’in de ayağı suya ermişti: bu iş, donanmanın yalnız başına yapacağı bir iş değildi...
İngiliz Yüksek Savunma Konseyi’nde de tereddüt başlamıştı. Gerçekten de Türklerin savaş güçlerini değerlendirmede yanılmış değiller miydi? O kadar gayretle ve emekle hazırlanan büyük donanmanın başına geler neydi, o yüzer kaleler sanki bir taş duvara çarpmışa dönmüşlerdi. Donanma Komutanı Lord Fisher’in, baştan beri bu fikrin karşısında olması da düşündürücüydü. Öyleyse Churchill’le Amirali De Robeck ne derse desin, donanmanın tek başına Boğaz’ı geçme işine son verilmeliydi.

Kanımızca, gerçekten de Müttefikler stratejik bir hata içindeydiler. İlkin, Çanakkale’de bir cephe açıp açamamakta tereddüde düşmüşler, arkasından donanma ile mi, yoksa hem donanma hem kara kuvvetleri ile mi derken, bir hayli zaman kaybetmişlerdi.

Sonra, kara kuvvetlerini de katmaya karar vermişler, ama bunları Çanakkale Boğazı’nı ele geçirmek için değil de İstanbul’u işgal için kullanmayı planlamışlardı. Üstelik bunda da geç kalmışlardı. Çünkü 18 Mart günü Limni ve Bozcaada’da ancak iki tümene yakın az bir kara kuvveti hazırdı, diğer yol hazırlığındaydı. Düşünmeli ki, kara kuvvetlerinin komutanlığına atanan General Hamilton bile karagâhı ile 18 Mart harekâtından ancak bir gün önce Limni’ye gelip komutayı eline alabilmişti.

Karar vermede tereddütler, hedef saptamada yanlışlıklar, yarım tedbirler, uygulamada gecikmeler... İşte bunlar, böyle önemli bir sefere başlarken, hiç yapılmaması gereken hatalardı.

Ayrıca savaştan önce Osmanlı donanmasında danışmanlık yapmış olan İngiliz Amirali Limpus’un tüm karşı koymasına rağmen harbin daha üçüncü günü Müttefik donanmasının Çanakkale Boğaz tahkimatını topa tutması da bir hataydı. Çünkü bu, Türk Genelkurmayına bir uyarı olmuş ve o günden sonra Boğaz savunması hazırlıkları Almanların da yardımıyla hızlanmıştı.

O güne kadar Çanakkale Boğazı’na karşı büyük çapta bir deniz ve kara Harekâtı’na ihtimal vermeyen Enver Paşa ve Alman danışmanlar, bundan sonra toparlanmışlar ve gerek deniz, gerekse karada önlemler almaya başlamışlardı. Yerli ve yabancı askerler “Eğer Müttefikler ister yalnız donanma ile ve daha iyisi hem donanma ve hem kara kuvvetleriyle ortaklaşa bir harekâta, Türklerin toparlanmasına fırsat vermeden, harbin başlangıcından girişselerdi başarırlardı” konusunda hemen hemen görüş birliğindedirler.

Sevgili Okurlar,

Müttefikler şimdi bu hatalarının cezasını ödüyorlardı. 
Bu başa gelenler, Churchill’in, o ateşli maceranın zorlamasıyla meydana gelmişti. Nitekim, gelecek vadeden genç politika Churchill’in yıldızı bu yenilgiden sonra kararacak ve iki ay sonra 26 Mayıs 1915’de Bahriye Nazırlığından çekilmek zorunda kalacaktı. Birinci Dünya Savaşı’ndan sonraki 1923 seçimleri sırasında halk tarafından
“Biraz Çanakkale’den söz açsana!..” diye protesto edilecek, seçimi kaybedecek ve bundan ancak 25 yıl sonra İkinci Dünya Savaşı’na kadar bir daha yönetime gelemeyecekti. (9)

Birinci Dünya Savaşı’ndan sora yazılan Avustralya resmi harp tarihi Churchill için şöyle diyecekti:
“Churchill’in hayal gücünden yoksun olması... Sıradan birinin topçuluktan habersiz olması.... Genç bir heveslisin daha yaşlı, daha ağır işleyen kafaları kandırması.... İşte böylece Gelibolu trajedyası doğmuştur...” (10)

Ve bu tragedya, Churchill’in olduğu kadar Müttefikleri de zor durumda bırakmıştı. Nasıl olmasın ki, dünyanın en güçlü ülkeleri en büyük donanmaları ile Hasta Adam’ın boğazına sarılmışlar, fakat yumruğu yiyip tersyüzü gerilemek zorunda kalmışlardı. 
Dünya şimdi hayretler içindeydi.

İstanbul’a çıkmak için Odesa’ya yığdığı kara kuvvetleri de donanmasıyla Çar 2. Nikola’nın eli böğründe kalmıştı. Dolayısıyla Odesa’daki Rus Kuvvetleri komutanı General İstomin de keder içindeydi, İstanbul fatihi olmak şansını yitirmişti. Hani, Müttefik donanma Marmara’ya girecek, korktukları Yavuz başta olmak üzere Türk donanmasını ezecek, o da elini kolunu sallayarak Karadeniz’i aşıp İstanbul Boğazı’na çullanacak, milletin yüzyıllardır hasretle ve ümitle beklediği İstanbul ve Boğazlara sahip olacaktı.

Az önce reddedilmesine rağmen, İstanbul seferinde Müttefiklerin emrine sunmak için üç tümen hazırlayan Yunan Başbakanı Venizelos da şaşkındı. O da Müttefiklerin zaferi ile, harbe girmemek için direnen Kral’a karşı bir üstünlük sağlayacak, ne olursa olsun İstanbul seferine katılacak, Konstantinopol (İstanbul) üzerinde söz sahibi olacaktı.

Donanmanın her an Marmara’ya girmesi ve Osmanlı Sultanının elini kaldırıp teslim olması haberini bekleyen İngiliz, Fransız ve diğer müttefik halkları da hayretler içindeydi. Ruslar, Balkanlılar ve Müttefikler safında harbe girmek için fırsat kollayıp her an zafer haberi bekleyen İtalyanlar, hatta kıtalar ötesinde Amerikalılar, ayaklanmaya hazırlanan Osmanlı egemenliğindeki Arap şeyhleri, velhasıl yakın uzak herkes kulaklarına inanamıyordu: Büyük donanma yenilmişti...

Evet, bu gerçekti, yenilmez sanılan büyük armada ağır bir yenilgiye uğramıştı... Artık Birinci Dünya Savaşı’nın tarihinde kocaman bir “18 Mart 1915 Çanakkale Zaferi” vardı... Harbin gidişini değiştiren, çökmekte olan bir imparatorluğun henüz çökmediğini belirleyen, Bağlaşık Devletlerin moralini sarsan, Osmanlılarla onun müttefiklerine yeni umutlar ve zafer heyecanı veren bir Çanakkale Deniz Savaşı....

Türkler sevinç içindeydi. İstanbul halkında ve yöneticilerde günlerdir süren gerilim bitmiş, heyecanlı telaş yerini zafer çoşkusuna bırakmıştı. Artık ne, kent nüfusunun yarısını oluşturan Rum ve diğer azınlıklar kıyılara yığılıp Müttefik donanmasının ufuklarda görünmesini bekliyor, ne de kimse Anadolu’ya çekilmekten bahsediyordu.

Yalnız İstanbul değil, vatan kurtulmuştu.... Ve bu, tarih boyunca en az kayıpla kazandığımız en büyük savaşlardan biriydi. (11)

Sevgili Okurlar,
Bir İngiliz yazarı o günler için şöyle yazacaktı:
“Avrupa diplomasisinin çıkmazlarında ihtiyatla yolunu arayan ve Avrupa devletlerinin birbiren düşmüş meclislerinde kendi lehinde fırsatlar kollamaya çalışan ürkek Osmanlı, artık yerini dimdik, adeta mağrur ve kendine güvenen, Hıristiyan düşmanlarına tam bir aşağılama ile bakan bir kişiliğe bırakmıştı.” (12)

Amiral Robeck, en geç 4 gün içerisinde harekâtı yenilemek için hazırlıklara girdi. İngiltere’den gerekli “olur”u aldı. Churchill ve Fisher, İstihbaratın ele geçirdiği, Alman Kayzeri’nin şifresi çözülmüş bir mesajını okuyunca iyice hırslandılar. Fisher, “Yarın’da 6 gemi kaybedebilirim, ancak saldırı başlayacaktır“ dedi.

Aslında İngilizlerin liderliğindeki müttefik donanmasıyla İstanbul arasında üç beş mayın kalmıştı. Türklerin mayın stoku öylesine tükenmişti ki Türkler, Rusların kendilerine karşı kullandıkları mayınları toplayıp Boğaz’a döküyorlardı.

Boğaz’ı kuşatan tabyalar, yoğun bombardıman altında erimişlerdi. Boğaz’ı savunacak güçlü mermiler ve toplar kalmamıştı. Yani düşman tekrar Boğaz’ı geçeceğim dese, fazla bir direniş gösterecek mühimmatımız bulunmamaktaydı.

İstanbul’da tam bir moral çöküntüsü başlamıştı. Söylentiler ve panik arasında, şehrin boşaltılmasına girişildi. Devlet arşivleri ve bankaların altın stokları güvenli yerlere gönderildi. Padişah ve yabancı diplomatik koloni için özel trenler hazırlandı. Enver Paşa, İstanbul’da kalarak kenti savunmak için bir takım hazırlıklara girişti. Ancak panik havasında, neyin doğru neyin yanlış olduğu bilinmiyordu. Çanakkale geçilmemişti ancak, iki atımlık barutumuz bitmişti.

Sevgili Okurlar,
18 Mart bir zaferdi; ancak 19 veya 20 Mart bir hezimet olmadıysa bu da bir ilahi taktir olmalıdır..
Nitekim 18 Mart gecesi, İngiltere’de, alınan istihbaratlarla bayram yapılırken Amiral Robeck, üzüntü ve korku içerisinde kıvranıyordu. Düşman kuvvetlerinin, asker kaybı da mühimdi. Çok kıymetli subaylar, ne olduğunu anlamadan gemilerle birlikte suya gömülmüştü. Düşman güle oynaya ve 6 ay hazırlıktan sonra muhakkak geçeceğine inanarak geldiği Çanakkale’de, cehennem ateşinin ortasında kalmıştı. Ve kendini zor kurtarmıştı. Amiral Robeck, savaş sonrası yeniden saldıracağını İngiltere’ye bildirmişken, o gece yakınlarına “işim bitti artık” dedi.

Amiral Robeck, sonunda yetkilerini General Hamilton’a devrederek çekilme kararını aldı. Ve Kara Orduları Komutanı Hamilton’un da desteğini alarak, Boğaz harekâtının geri bırakılması hususunda İngiliz Hükümeti’ni razı edecek bir rapor hazırladı. Hükümet, mecburen Amiral’in görüşünü destekleme kararı aldı. Ancak Churchill, bu karara sert muhalefette bulundu. Ona göre İstanbul, üç beş mayının arkasındaydı. Doğruydu; ancak İngilizler o mayınları aşacak cesareti bir türlü bulamadılar.

Robeck’i yeni bir saldırı yapma cesaretinden mahrum bırakan 18 Mart deniz savaşından hemen sonra, Osmanlı komutanları artık kaybettiklerine karar vermişlerdi. Amiral Robeck, gemisinde savaştan çekilme kararı verirken onun bu kararından habersiz olan Türk savunma kuvvetleri de son mermilerini atıp, kıyı tabyalarından ayrılma hazırlıklarını yapıyorlardı. Bunlar savaşın kaideleriydi; elden gelen fazlasıyla yapılmıştı. Artık yapacak başka bir şey kalmamıştı.

Robeck, savaşa bir gün daha devam etseydi, rahatça çalışan mayın tarama gemileri, yeri tesbit edilen mayınları bir kaç saat içerisinde temizleyecek ve gemilerin geçeceği yollar açılacaktı.
Aslında Robeck’i korkutan, hiç ummadığı bir mukavemetle karşılaşması oldu. Yıllardır kefenini biçtikleri, bir hafta öncesine kadar paylaşım kavgası verdikleri “Hasta Adam”ın bu hesabedilemiyen direnişi, önce Robeck’i sonra da İngiliz Hükümeti’ni korkuttu.

18 Mart Türk zaferinden sonra, çok önemli siyasi bir Fransız gazetesi olan Le temps şunları yazıyordu:

“Boğaz girişindeki müstahkem mevkiler şiddetli bir direniş gösteriyorlar. Topla ve mayınlar, Fransız-İngiliz filolarına ciddi ve acılı kayıplar verdirdilerse de bu, harekatı düzenleyicileri hiç şaşırtmadı. Şu ana kadar batan ya da yara alan gemilerin sayısı, beklenenin hissedilir ölçüde altına (...) Kara ve deniz güçlerimiz, işbirliği halinde, birkaç haftaya kadar İstanbul’a ulaşacaktır(...). Bugün, aklı başında hiç kimse şüphe etmesin ki, Fransa, İngiltere, Rusya’nın bu ortak harekatı, kesin başarıyla sonuçlanıncaya kadar sürdürülecektir.”

18 Mart günü, Fransızların en önemli kaybı Bouvet adındaki zırhlı gemilerinin batmasıdır. Paris’in ünlü haftalık dergisi L’lllustration, geminin fotoğrafı ile batışını gösteren bir de temsili resim yayınlamıştır. Dergiye göre, Bouvet bir mayına çarparak üç dakika içinde altmış metreden daha derine gömülmüş, içindeki 600 adamdan yalnızca 64’ü kurtulmuştur.

Türk Nusret mayın gemisinin bu savaşta, üstün büyük başarısı İtilaf donanmasının hezimetini kolaylaştırdı. Çanakkale geçilemedi. Sonuçta donanma büyük bir zayiat vererek geri çekildi. Bu olay Avrupa’nın ve emperyalizmin yenilmezliğinin abartılmış bir efsane olduğunu pek açık bir şekilde ortaya koydu ve Batının sömütge imparatorlukları bu olayda önemli ölçüde sarsıldı.

Düşman, Çanakkale’ye denizden saldıracak cesareti bir daha bulamadı. Churchil’in Kiçner’in, hayâlleri suya gömülmüştü. Osmanlılar, İngilizler’in vazgeçtiğini görünce, İngilizler’in Gelibolu’ya saldırmaktan başka çareleri olmadığını anladılar. Ve 23 Mart 1915’de, Genelkurmay Başkanlığı’nca Gelibolu’da 5. Ordu kurulmasına karar verildi. Alman Generali Liman Von Sanders, Ordu Komutanlığı’na atandı. Böylece Çanakkale kara Savaşları veya Gelibolu Savaşları denilen, uzunca bir savaşlar dizisi başlamış oldu.(13)

Çanakkale savaşını baştan sonra yakından takip eden İngiliz gazetesi “Sunday Times”ın muhabiri E.Ashmead Bartlette, yazılarında bu harekâta bir Haçlılar havası verecek kadar ileri gider: 
“Son Haçlı Seferi’nden beri ilk defadır ki, Batı, Doğu’ya yönelmiş bulunuyor, Hıristiyanlık alemi, Fatih Sultan Mehmet’in 29 Mayıs 1453 uğursuz tarihinde, Bizans İmparatorluğu’na indirmiş olduğu şiddetli darbenin öcünü almak için toptan harekete geçmiş bulunuyor. 
Birkaç gün içinde kanlı savaşlarla karşılaşacağız. Bu öyle kanlı bir savaş olacaktı ki, sonunda Ayasofya ya Hıristiyan aleminin eline geçecek; yahut da Hilal, üst ve başları kanlara bulanmış Yeniçeri askerinin başında olarak 29 Mayıs 1453 uğursuz tarihinde İstanbul’a zaferle girdiği günden daha fazla şan ve şerefe kavuşacaktır. 
Geçmişteki Haçlı Seferleri, başarı bakımından o kadar kayda değer şeyler değildir. Halbuki bu sonuncu Haçlı Ordusu, bir zamanlar Viyana kapılarından Kudüs’e kadar uzanmış olan eski Osmanlı İmparatorluğu’nun her köşesinde kemikleri dağılıp kalmış olan ortaçağ şövalyelerinin öcünü alacaktır. 
Tarihimizin en büyük olay olarak kaydedeceği bir kumarı oynuyoruz. Eğer bu kumarı kazanırsak çok büyük bir servet elde edeceğiz ve harbin sonuna yaklaşacağız. Eğer kaybedecek olursak Batı’daki yerimiz maddeten bir sarsıntıya uğramayacaksa da, manevi yengilimiz Müslümanlar arasında gürültülü akisler yapacak ve aynı zamanda mücadelenin uzaması için düşmanlarımızı yüreklendirecektir.”

Sevgili Okurlar,
Çanakkale muharebeleri, 600 yılı aşkın süre yaşamış ve sonunda tükenme noktasına gelmiş, Osmanlı Devleti’nin son başarılı kavgası, bu kavganın sonuçlarına göre şekillenen milli mücadele ise, Türk Milleti tarafından kurulacak olan yeni Türk Devleti’nin ve ilelebet yaşayacak olan Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşu ile sonuçlanacak akıl almaz savaşıdır.

Değerli Arkadaşlarım,
Her Milletin kendine has bir özelliği vardır. Mesela Araplar söz uistasıdır. Saatlerce sinirlenmeden sizinle söz düeollosu yaparlar. Türkler ise bu gün Afrinde gördüğümüz gibi savaş ustasıdır. Her silahı kısa sürede en iyi şekilde kullanırlar ve dünyanın en dürüst en akıllı ve en korkusuz insanlarıdır.
Bu sebeple tarih boyunca savaş Türk’ün sanatı olmuş, Türkler savaşa giderken düğüne gider gibi gitmişlerdir.
Böyle büyük bir milletin evladı olduğumuz için ne kadar gurur duysak azdır. 
18 Mart Deniz zaferiniz kutlu olsun…

18 MART 2018 Saat 00.35

TANER ÜNAL

FAYDALANDIĞIMIZ BİR KISIM KAYNAKLAR

1-) Taner Ünal O Bir Bozkurt’tu 1994
2-) Fikret Günesen: Çanakkale Savaşları.)
3-) Genkur. Harp Tarihi Bşk.lığı:Birinci Dünya Harbinde Türk Harbi V. Cilt Çanakkale Cephesi 2. Kitap .)
4-) Fahri Belen: Birinci Cihan Harbinde Türk Harbi, 1915 Hareketleri, 2. Cilt.)
5-) Erol Mütercimler: Destanlaşan Gemiler.)
6-) Erol Mütercimler: Destanlaşan Gemiler. )
7-) Fahri Belen: Birinci Cihan Harbinde Türk Harbi, 1915 Hareketleri, 2. Cilt.)
 Fahri Belen: Birinci Cihan Harbinde Türk Harbi, 1915 Hareketleri, 2. Cilt.)
9) N.Hakkı Uluğ: Çanakkale Destanının 50. Yılı.)
10) Genkur. Askeri Tarih ve Stratejik Etüd Bşk.lığı Yayınları: Çanakkale Muharebeleri 75. Yılı Armağanı.)
11-)İbrahim artuç 1915 Çanakkale savaşı
12-) Alan Moorehead: Gallipoli. (Genkur. As.Tarih ve Stratejik Etüd. Bşk. Çanakkale 75. Yıl Armağanı.)
13-) Taner Ünal O Bir Bozkurttu 1994


__________________