Forum Stats Test Link Test Link Test Link Test Link
Forumlar » Genel » Prof.Dr.Nurullah Çetin Yazıları » BİR DEDE KORKUT HİKÂYESİNDE

Yazar Mesaj   #2581  2017-09-24 23:40 GMT  

Online status admin



Administrators



Mesaj: 1917
Şehir: Ankara
Ülke:
Meslek: Site Yöneticisi
Yaş:

BİR DEDE KORKUT HİKÂYESİNDE TÜRK BEYİ DURUŞUNUN TEMEL DİNAMİKLERİ
Nurullah Çetin

 

 

Dede Korkut Hikâyeleri, Türkün hem millî hafızasını, hem şahsiyet rehberini, hem kimlik ve kişilik değerlerini barındırması bakımında zengin bir simgesel içeriğe sahiptir. Bu hikâyeleri okurken o metinleri, üretildiği zamana ait tarihsel bağlamla sınırlı tutmamalı, o döneme hapsetmemelidir.

Tarihsel metinleri güncele tercüme ederek okursak onlara anlam ve işlev yüklemiş oluruz ve bu bizim daha çok işimize yarar. O hikâyeleri, bugüne dönük boyutlarıyla, mesajlarıyla, doğrudan ya da dolaylı telkinleriyle de değerlendirmelidir. Bu bakımdan Dede Korkut Hikâyeleri güncelliğini, önemini ve değerini hâlâ koruyan evrensel nitelikli edebiyat metinleridir.

Bu yazımızda “Salur Kazan’ın Tutsak Olup Oğlu Uruz’un Çıkarttığı Boyu” adlı metnin bir Türk beyinde olması gereken temel özellikleri ve değerleri nasıl içerdiği ve günümüze dönük mesajları üzerinde duracağız.

Önce hikâyenin kısa özetini verelim:
Trabzon tekfuru, Türk beylerbeyi Kazan’a bir şahin hediye eder. Kazan da adamlarıyla birlikte ava çıkar. Av sırasında şahin, Tomanın kalesine kaçar. Kazan da şahinin peşinden adamlarıyla Tomanın Kalesine gider. Orada uykuya dalar. Tomanın kalesi tekfuru, askerleriyle Kazan’ın üzerine baskın yapar. Savaş çıkar. Kazan’ın 25 adamı şehit olur. Kazan’ı da ellerini ayaklarını bağlayıp arabaya koyarlar ve götürüp bir zindanda bir kuyuya atarlar.

Tekfurun karısı Kazan’ı görmeye gelir. Kazan’a halini hatırını, neler yaptığını sorar. Kazan da kadına yerin altında ölülere verilen yemeklerini onarın ellerinden aldığını, Tekfurun ölmüş olan 7 yaşındaki kızına bindiğini söyler. Kadın, kocasına gelip Kazan’ın yeraltında kızcağızına bindiğini, belini kırdığını, ölüleri için verilen yemekleri toplayıp kendisi yediğini, bu yüzden Kazan’ın kuyudan çıkarılmasını ister.

Tekfur kabul eder, Kazan’ı kuyudan çıkarır ve ona “bizi öv ama Oğuzları kötüle” der. Kazan’ı kuyudan çıkarırlar, “haydi bizi öv” derler. Kazan da “bir adam getirin, ona bineyim, o zaman sizi öveyim” der. Bir kâfir getirirler eşek gibi üzerine biner ve onu öldürür. Sonra da “kopuzumu getirin, sizi öveyim” der. Kopuzu eline alır ve “aslımı kötüleyemem” deyip kendisini över, kâfirleri övmez.

Kâfirler de “bizi övmedi bunu öldürelim” derler. Sonra öldürmekten vazgeçip domuz damına kapatırlar. Bu arada Kazan’ın oğlu Uruz büyümüştür. Babasının Tomanın Kalesinde tutsak olduğunu öğrenince askerlerini toplayıp babasını kurtarmaya gider. Kâfirlerle savaşa tutuşur. Tekfur, adamlarına “Kazan’ı zindandan çıkarın, oğluna karşı savaştıralım” der. Kazan’ı hazırlarlar, giyindirip kuşatırlar ve oğlu Uruz’a karşı savaşa sürerler.

Ancak savaş sırasında Kazan ve oğlu birbirlerini tanırlar ve sarılıp kucaklaşırlar. Birleşip kâfirlere karşı savaşa devam ederler. Kaleyi alıp kiliseyi mescit yaparlar. Uruz babasını alıp Oğuz içine getirir. Kurtuluşun şerefine yeyip içip eğlenirler, toy yaparlar.

Şimdi de hikâyede yer alan bazı olay motiflerini günümüze gönderdiği mesajları bakımından irdeleyelim. Yani hikâyeden günümüze dönük dersler üretmeye çalışalım:

*Türk Beyliğinin Göstergesi Olan Önemli Motifler: Bu hikâye, olay anlatımına dayalı bir kurgu ise de aslında barındırdığı önemli bazı motifler bağlamında gerçek manada karizmatik bir Türk Beyinde olması ve olmaması gereken bazı şahsiyet özelliklerine vurgu yapmaktadır. Onlara bakalım:

*Trabzon Tekfuru, Türk beyi Kazan’a bir şahin hediye eder. Görünüşte bu bir dostluk, yakınlık, barış alametidir. Ama hediye edilen şahin, özel olarak eğitilmiş olmalı ki, av sırasında Tomanın Kalesine uçar. Kazan ve adamları da onun peşinden kaleye giderler. Böylece Kazan ve adamlarını tuzağa çeker.

Bu motifin simgesel karşılığı şudur: Bir Türk Beyi, düşmanların bize güler yüzünü, iyi, yardımsever, dost görünen yaklaşımlarını iyi okumalı, niyetlerini sezmeli, tuzağa düşmemeli, temkinli olmalıdır. Dost eli gibi uzatılan her el dost eli olmayabilir. Bu el kişiyi tuzağa çekme çengeli de olabilir, dikkatli olmalıdır.

*Kazan’ın yakın adamları, beyleri “Hânım dönelim” derler, ama o biraz daha gidelim diyerek tuzağa iyice düşer.
Demek ki Türk beyi, danışmanların, âlimlerin gerçek Türk aydınlarının sözünü dinlemelidir. Dinlemez de tek başına bildiğini okursa tuzağın derinlerine kadar çekilir.

*Kazan, kâfirlerin kalesinde uykuya dalar. Kâfirler de baskın düzenlerler. Adamlarını şehit ederler, Kazan’ı da ellerini ayaklarını bağlayıp götürürler.
Bu motifin göndergesi şudur: Türk beyi düşmanların tuzağında uykuya dalmamalıdır, gafil olmamalıdır. Her zaman dikkatli olmalı, kurulan tuzaklara, düzenlere, hilelere karşı uyanık olmalıdır. Yoksa baskınla avlanır.

Nitekim bunu günümüze sembolik manada uyarlarsak şunu söyleyebiliriz: Amerika ve Avrupa Birliği kaynaklı dayatılan her siyaset, yabancı şirketlere kaptırılan her ekonomik kaynak, batıdan alınan her kültür, sanat, felsefe birer Tomanın kalesi tuzağıdır.

Türk beyi, gâvurun emperyalist dayatmacı siyaseti, vatanımızın her yerini işgal eden gâvur şirketleri, gâvur sanatı, felsefesi, ideolojisi içinde gaflet içerisinde uykuya dalarsa sonu felaket olur. Yani bu tuzaklardan kurtulup kendi siyasetini, kendi millî ekonomisini, kendi Türk İslam kültür ve medeniyetinden oluşan kendine ait bağımsız ve hür Türk kalesinde Türk vatanında uyumazsa gâvur, ani baskınla gelir işgal eder, elini ayağını bağlayıp alır götürür.

*Kazan’ı uykuda yakalayıp ellerini ve ayaklarını bağlayıp arabaya atarlar ve götürürler. Giderken araba gıcırtısından uyanır ve gerinerek ipleri koparır. Arabanın üzerine oturur, elini eline çalıp kas kas güler. Kâfirler “niye gülersin?” derler. O da “bre kâfirler bu arabayı beşiğim sandım, sizi de yamrı yumru adam sandım” der.

Bu olay parçasında Türkün bey olma şuuru, özgüveni çok yüksek bir üstünlük duygusu ve iradeli şahsiyeti çok bariz olarak verilmiş. Buna göre Türk beyi ve onun temsilciliğinde Türk milleti, elleri kolları bağlı olmayı yani esir ve köle edilmeyi kabul etmez. Türk, elini kolunu bağlayan bütün esaret, kölelik, sömürge iplerini söker atar, kendisini mutlaka özgür kılar. Ayrıca kendisine bunu yapanlarla da alay ederek, onları kendinden üstün ve büyük değil de küçük görerek onlara güler.

Adeta bu tavrıyla şöyle demek ister: “Siz kimsiniz ki beni bağlayıp götüreceksiniz. Size teslim olmam, sizi büyük ve güçlü de görmem. Hepiniz benim nazarımda sinek gibisiniz. Beni köleleştirme, sömürgeleştirme oyununuza sadece gülerim.” Böylece kâfirlere üstten, tepeden bakar.

Türk beyi, düşmanlarını o kadar küçük görür ki kendisini zindana götüren arabayı beşiği; götüren kâfirleri de yamrı yumru dadı gibi görür, öyle algılar. Bu, Türkün kendine olan özgüveninin ne kadar yüksek olduğunu, düşmanlarından hiçbir zaman korkmadığını, kendisine kurulan her tuzağa alaylı bir gülümsemeyle baktığını, korkuya, şantaja, tehdide esir olmadığını gösterir.

*Kazan, bir zindan içinde kuyuya atılır. Tekfurun karısı onunla alay eder. “Yeryüzünde mi daha iyisin, yeraltında mı? Kuyunun içinde ne yer, ne içer, neye binersin?” Diye alaylı bir şekilde güya hal hatır sorar. Kazan da ona: “Ölülerinize verdiğiniz yemekleri ellerinden alırım, ölülerinize eşek gibi binerim” der. Kadın: “7 yaşında ölen kızım var, ona binme” diye yalvarır. Ama Kazan: “Hep de ona binerim” diye kadını delirtir. Kadın bunun üzerine: “Senin elinden ne yeryüzünde dirimiz, ne yeraltında ölümüz kurtulurmuş” der.

Bu olay parçasından bugüne dönük olarak çıkaracağımız mana şudur: Düşmanlar Türkü zindana, kuyuya atabilir, her türlü hürriyetten mahrum edebilir, gelip bir de tepesine çöküp alay edebilirler. Bu durum karşısında Türk beyi ezilip büzülmez, ümidini kaybetmez, en zor, kötü ve olumsuz şartlara bile teslim olmaz. Bütün bunların üstüne çıkarak zalim düşmanla alay ederek onu psikolojik olarak ezer. Zulmün altında kalmaz, ümidini diri tutar, sebat eder, sabırla karşılık verir ve şahsiyetini ezdirmez.

*Tekfur: “Kazan’ı kuyudan çıkarın bizi övsün, Oğuz Türklerini kötülesin, böyle yaparsa salıverelim gitsin” der. 
Burada bugün de güncelliğini hâlâ koruyan önemli bir emperyalist motif var. O da gâvurların Türkleri mankurtlaştırmak, esir ve köle etmek için uyguladıkları psikolojik baskı ve kültür emperyalizmidir. Yani gâvur Türke diyor ki: “Bizi öv, kendini kötüle. Amerika’yı, Avrupa Birliği’ni, Rusya’yı, Çin’i, İsrail gâvurunu öv ama Türklüğü, Türklük ve Müslümanlık değerlerini kötüle.”

Nitekim 1839 Tanzimat Fermanının ilanından beri basın yayın organlarında, eğitim kurumlarında, kültür sanat ortamlarında, siyaset hücrelerinde hep Avrupalıların ne kadar üstün, ne kadar medeni, ne kadar ileri, demokrat, hümanist oldukları anlatılarak gâvur sürekli övülmüş. Ama öbür taraftan Türklerin ve diğer Müslümanların ne kadar geri, ilkel, barbar, cahil, kültürsüz oldukları vurgulanarak bizi biz yapan Türk-İslam değerleri hep kötülenmiştir.

Yani hikâyedeki kâfir tekfurunun Türk beyi Kazan’a: “Bizi öv, kendinizi kötüle” öğüdü, Tanzimat’tan bu yana hep uygulama alanı bulmuştur. Özellikle Türk ve İslam düşmanı karanlık aydınlar, Batının içimizdeki lejyonerleri, paralı askerleri, gâvur projelerinin tercümanı ve uygulayıcısı olan entelektüel gevezeler, gâvur taşeronu siyasetçiler, gâvur tercümanı bilim adamı, uzman ve gazeteciler, felsefeci ve eğitimciler hep gâvur Batıyı övmüş, Müslüman Türkü kötülemiştir. Dede Korkut atamız, yüzyıllar öncesinden bu evrensel nitelikli acı hakikati görmüş ve Türkü uyarmıştır.

*Tekfur Kazan’a: “Bizi öv, kendinizi kötüle” demiş ama Kazan bu mankurtlaştırma talimatına uymamıştır. Bu talimatı dayatan gâvurla alay etmiştir ve şöyle demiştir: “Bir adam getirin üstüne bineyim, sizi o zaman öveyim”. Bir kâfir getirirler. Kazan onun sırtına eyer, ağzına yular vurur, sırtına biner, yularını çekip ağzını ayırır ve kâfiri öldürür. Üzerine çöker ve: “Bre kâfirler kopuzumu getirin, sizi öveyim” der. Kopuzunu verirler ama o kâfirleri değil de kendini över. Ve asıl olarak övünmeyi de yerer ve şöyle der:

“Muhammed’in dini aşkına kılıç vurdum
Ak meydanda yamru başı top gibi kestim.
Orada bile erim, beyim deyü övünmedim
Övünen erenleri hoş görmedim.”

Demek ki Türk beyi gâvur tarafından dayatılan mankurtlaştırma, köleleştirme, sömürgeleştirme talimatına uymaz. Kendisiyle alay eden düşmanla daha etkili bir şekilde alay eder. Şahsını yüceltmez, kendisi için, nefsi için değil; Allah için mücadele ettiğini, bu yolda büyük zaferler kazandığı halde nefsini Firavunlaştırıp yücelterek övünmediğini, hep mütevazi olduğunu belirtir. Demek ki Türk beyi kendi pis nefsini, heva ve heveslerini tatmin için değil; Allah rızası için çalışır ve savaşır. Kazandığı başarılar için de nefsini kutsallaştıracak bir pay çıkarmaz ve övünmez.

*Kâfir Tekfuru Kazan’a: “Bizi öv, kendinizi de kötüle” dediğinde Kazan:

”Eline girmişken bre kâfir öldür beni
Kara kılıcını çal boynuma kes başımı
Kılıcından sapacağım yok
Kendi aslımı, kendi kökümü kötüleyeceğim yok!
Oğuz erenleri dururken seni öveceğim yok!” der.

Yani Türk beyi gâvurun, düşmanın keyfi için kendi milletini, kendi kültürünü, değerlerini, medeniyetini, kimliğini kötülemez. Bugün Batı, “eğer bizimle olmak, Avrupa Birliğine girmek istiyorsan Türklük ve Müslümanlık değerlerini bırak, bunlardan vazgeç, hümanist, liberal, enternasyonalist, demokrat, dinlerarası diyalogcu, her türlü düşmanına karşı hoşgörücü ol. Türklük iddiandan vazgeç, İslam’ı da unut” diyor.

Bu hikâyede Dede Korkut, bugünün Türk beylerine de uzanan evrensel bir öğüt veriyor. Demek istiyor ki: “Senin düşmanların seni kılıçla, savaşla yok edemez. Seni ancak seni sen yapan değerlerine seni düşman ederse, sana Türklüğü ve Müslümanlığı kötülerse o zaman seni yenebilir ve tasfiye edebilir. Bunlara karşı uyanık ol, sakın kendini kötüleme, ezik olma, sen ne yaparsan yap, isterse beni öldür ama kendi kökümü kötüleyemem” de diyor.

*Kazan’ın şu sözleri Türk devlet felsefesini, temel ilkelerini, bir Türk beyinde olması gereken özellikleri açıkça ortaya koyar. Kazan şöyle der: 
“Ak Hisar Kalesinin burcunu yıktım
Ak akçe getirdiler, puldur dedim.
Kızıl altın getirdiler, bakırdır dedim
Ala gözlü kızını, gelinini getirdiler, aldanmadım
Kilisesini yıktım, mescit yaptım
Altınını, gümüşünü yağmalattım/
Orada bile erim, beyim deyü övünmedim
Övünenleri hoş görmedim
Eline girmişken bre kâfir, öldür beni, yitir beni
Kendi aslımı, kendi kökümü kötüleyeceğim yok 
Seni öveceğim yok.”

Demek ki bir Türk beyi, düşmanların hile ile Türkleri avlamak için para pul, güzel kadın tekliflerine aldanmayacaktır. Türk beyi, düşmanın ak akçesine, kızıl altınına ve ala gözlü kızına aldanmayacak, yani Türkleri çökertmek için birer tuzak olan bu tür rüşvetlere kanmayacak, aldanmayacaktır. Aldanırsa yok olur. 
Bu konuda Türkler pek çok tecrübeler yaşadılar. Vaktiyle Göktürkler Çinlilerin para pul, mal mülk rüşvetleriyle perişan olmuşlardı da Bilge Kağan atamız biz Türklere bu konuda dikkatli olmamız konusunda şöyle öğüt vermişti:

“Ötüken'de oturup Çin milleti ile anlaştım. Çin Kağanı altını, gümüşü, ipeği sıkıntısız, öylece gönderiyor. Yalnız şunu anladım ki, Çin milletinin sözü tatlı, ipek kumaşı yumuşak imiş! Tatlı sözle, yumuşak ipekle aldatıp uzak milleti öylece yaklaştırır. Yaklaştırdıktan sonra da ona kötülükler eder; 
bilgili, cesur insanları ilerletmez; yanılan insanı yaşatmazmış! Çinlinin tatlı sözüne, yumuşak ipeğine aldanıp, Türk Milleti, çok çok öldün! Böyle giderse, daha da öleceksin!“

Ayrıca Türk beylerinin savaş amacı, dünyalık kazanmak, yağma, talan yapmak, ganimet elde etmek, nefsini kabartarak övünmek, nefsini tanrılaştırmak değil, Allah rızasını kazanmaktır. Yanlış, batıl inançları ve düzenleri ortadan kaldırıp hak hukuk, adalet, insanlık medeniyetini kurmaktır; yani kiliseyi yıkıp mescit yapmaktır.

*Kâfirler Kazan’ı oğlu Uruz ile savaştırmaya çalışırlar. Ama baba oğul savaş meydanında karşı karşıya gelince birbirlerine sarılırlar, birleşirler ve hep birlikte kâfirlere karşı savaşırlar. Kaleyi alırlar, kiliseyi yıkıp yerine mescit yaparlar. Birlikte Oğuz içine gelip eğlence, toy tertip ederler.

Bu motifin günümüze dönük telkin ettiği mesaj şudur: Bugün Haçlı Siyonist kâfirler de, Avrupa’sı, Amerika’sı, Rus’u, Çin’i, İsrail’i hepsi baba oğul mesabesinde olan Türk milletini etnik, mezhep, hayat tarzı farklılıklarına göre çarpıştırıp savaştırmaya çalışıyor. Bu şeytani tuzağa karşı bütün Türkler ve diğer Müslümanlar etnik köken farkına, mezhep farkına, hayat tarzı farkına bakmadan birbirlerine sarılmalı, kucaklaşmalı, birleşip ortak düşman olan kâfirlere karşı savaşmalıdır. Türkün ve diğer Müslümanların dirliği düzenliği, rahatı buna bağlıdır.

*Hikâyenin sonunda Dedem Korkut şu sözleri söyler: 
“Hani övdüğümüz bey erenler
Dünya benim deyenler?
Ecel aldı, yer gizledi
Fani dünya kime kaldı
Gelimli gidimli dünya
Son ucu ölümlü dünya! 
Ölüm vakti geldiğinde arı imandan ayırmasın! Kadir seni namerde muhtaç etmesin.”

Demek ki Türkün hayat ve devlet felsefesinde temel ilke şudur: Kişi dünyalık başarıları ile, savaş zaferleri ile, zenginlikle, makamla mevkiyle övünüp Firavunlaşmamalı, Karunlaşmamalı, tiranlaşmamalı, nefsini azdırıp putlaştırmamalı, tanrılaşma yoluna girmemeli. Her zaman mütevazi olmalı, hak hukuk bilmeli, kimseye kötülük, haksızlık, zulüm yapmamalı. Zira hayat, bu kısacık dünyadan ibaret değildir.

Bunun bir de ahiret süreci var. Asıl hayat oradadır. Orada cenneti kazanabilmek için bu dünyada kötülük değil iyilik yapmalı, azgınlık yerine kişi haddini, sınırını bilmeli. Kişi bir gün mutlaka öleceğini, öldükten sonra bu dünyada yaptıklarından hesap vereceğini düşünmeli ve hayatını, ömrünü iyilik, güzellik, sevap, yardım yaparak geçirmeli. Kimsenin hakkına girmemeli, düzgün ahlaklı, faydalı, verimli bir hayat yaşamalıdır.

Görüntünün olası içeriği: 4 kişi, gülümseyen insanlar

__________________