Forum Stats Test Link Test Link Test Link Test Link
Forumlar » Genel » Dargınlıklar » YEREL BASIN ve F.Altay'ın GAZETECİYE HAKARETİ

Yazar Mesaj   #2571  2017-08-09 20:30 GMT  

Online status Mustafa Ceylan



Administrators



Mesaj: 417
Şehir:
Ülke:
Meslek: Mühendis
Yaş:

YEREL BASIN ve KUMANDAN FAHRETTİN (ALTAY)
BEYİN GAZETECİYE HAKARETİ

Mustafa CEYLAN

Millî Mücadelede Anadolu Basını'nın oynadığı rol oldukça önemlidir. Kumandanların Gazi etrafında kenetlenme, derlenip toparlanma hareketinde yerel basın, ayrı bir "kuvvet" olarak önemli desteklerde bulunmuştur.

Yayınlandığı yöre ve bölgede halkın gözü, kulağı, dili, yüreği olan yerel basın, her zaman kendi yağında kavrulmuş, ama, vatan meselesinde asla tarafsız davranmamış, vatanın birliği ve milletin bütünlüğü, hain düşmanların yurttan atılması için var gücüyle çalışmıştır.

Mustafa Kemal ve arkadaşları ölümün giysilerini ışık elbisesi olarak giymişlerdi. İstanbul'da bulunan sarayın saldırı ve iftiralarına karşı da tedbirler almaktaydılar. Küf kokulu saray duvarlarından gülce bakışların çıkmasının imkânı bulunmaz ki. Saraya ve Osmanlı'nın son hanedanına karşı dalgalandırdıkları bayrağın dalgalanmaya devam etmesi için, Anadolu halkının ilgi ve desteğini kazanmak çok önemliydi.Bu da halk üzerinde etkisi bulunan kişilerin de kutlu davaya destek oluşuyla daha bir kolay olacaktı.
Öyle de yaptılar zaten.
İmam, müftü gibi kişiler üzerinde yoğunlaştılar.
Yerel basının sonsuz desteği, halkın güveni, silah arkadaşlarının kenetlenen irade ve azimleriyle bütünleşince,olmazlar oluyordu. 
Anadolu tepelerinden ve yol boyu söğüt ve kavaklarından süzülüp gelen ince yellerin serinliği hayat veriyordu. 
Çığ kopmuştu doruklardan. Ve büyüye büyüye ilerliyordu.

Bugün,yoğurdu yumruğuyla yiyip, batının kolasını diplemesine kafasına diken, sorumsuz ve vurdumduymaz "havuz medyası" veya "sahibinin sesi" olan medyayı gördükçe ve ekranlarda gerdan kıran kulağı küpeli, saçı arkadan bağlı tufeylilerin "yağdanlık senfonisi" ni çalan orkestranın elemanı olarak "kerameti ağa'dan menkul" maaşlı basın mensuplarını gördükçe, cümle ekranların kapatma düğmesine gidiyor ellerim... Gidiyor da, o kara günler de, o din tacirlerinin, İngiliz emrindeki Şeyhülislam ve Sadrazamların, Sarayların-Saraylıların emirlerinde tamtamcılar olarak ıslık ve alkışlarla kıyameti koparanların, bugünkülerden farkı ne ki? Öyle değil mi?

Korkaklar için, basın bir tehlikedir. Önce basın mensubu susturulmalıdır. Hiç bir sorunun afişe edilmesini istemez makam sahipleri. Bugün böyle ve dün de böyleydi.
Millî kuvvetler, Sarayın fetvası karşısında Anadolu'nun gerçek evlâtlarınca cevap verilerek bir "kıyam" olayının başlamasını arzu ediyordu.
Müftülerin kapıları tıklandı. 
İmamların da...
Şayet, bağımsızlığa inanıyorlarsa, saraya karşı yazılan cevaba imza atıp atmayacaklarını sordular.

İşte, Konya'da ÖĞÜT Gazetesi yetkilisinin hatıraları :  

"Konyada (Öğüt) gazetesini çıkardığım sırada, Millî Mücadeleyi ve bilhassa başındaki Mustafa Kemal Paşayı tel’in eden mahut İstanbul fetvasının her tarafa yayıldığı günlerde; Mustafa Kemal Paşanın da bu hainane teşebbüse, lâyık olduğu mukabelede bulunmak üzere hazırlamış olduğu cevap, Anadolu'daki bütün müftülerle din adamlarına imzalattırılırken, Konya'daki mahut Zeynelâbidin Hocanın tesiri altında kalmış bâzı ulema, imzadan istinkâf eder gibi menfî bir vaziyet almışlardı. Bunların son kararı vermek üzere toplandıklarını haber alınca, gazetecilik merakı ile hemen fesimi başıma geçirip gitmiş, netice hakkında bilgi edinmek istemiştim. Toplantının yapıldığı eve varınca, otuz kırk çift kaloş papuçla kaplı avluyu geçip, kunduralarımı da çıkararak, içeri girdiğim zaman hepsi de kallavî sarıklı, koskoca sakallı hoca efendileri hararetli bir mübahaseye dalmış bir vaziyette
buldum-Çekine çekine,Müftü Efendiye yaklaşarak, elini öptükten sonra, kemali tazim ile;

—Af buyurunuz Hoca Efendi Hazretleri!- Öğüt gazetesi muharririyim. Şu fetva meselesi hakkındaki mütalâai âlilerini istifsar için rahatsız ediyorum- imza buyurulacak mı ?
Deyişim üzerine, Müftü Efendi, bir anda gözlerini dört açarak, feveran ile, serapa gazap kesilmiş ve etrafındakilerin de tasvipkâr tavırlarından bütün bütün cesaretlenerek;
—Ulemanın işine ne cesaretle karışıyorsun ? Çık dışarı Efendi!-

Diye, tersleyip kapıyı göstermişti- Haddine düşmüşse çıkma... Hepsi, pürhiddet gözlerini üstüme dikmişler, nerede ise, sille tokat, tekme yumruk, kolumdan tutup atacaklar... Toyluğun da tesiriyle fena halde ürkerek süklüm püklüm dışarı çıkıp matbaaya dönerken, sinirden tir tir titriyordum.

Keşke gitmeseydim, diye pis pis düşünerek, bu koğulma işini olsun yazsam, derken, odama bir inzibat çavuşu girdi. Selâm vererek;

—Kumandan Bey sizi istiyor... dedi.

Hangi kumandan olduğunu soruşum üzerine de, Kolordu Kumandanı Miralay Fahrettin Bey, olduğunu söyledi. Bu Kumandan Beyi tanımıyordum-Adından başka bir şeyini bilmiyordum- Bir yanlışlık olması ihtimali vardı. Fakat inzibat çavuşu, adımla sanımla benim istendiğimi tekrar edince, kalktım;

Her halde, yine bir yanlışlık var- Kumandanlıkla hiç bir alâka ve münasebetim yok... Bakalım, anlarız, neymiş?., diye, Kumandanlık dairesine gittim.
Üst kattaki sofada bir kaç dakika bekledikten sonra, Buyurun! diye gösterdikleri kapıdan, girdim. Kumandan Beyle karşılaştık. Ayakta idi. Beni görür görmez, tesbihli sağ elini, hiddetle kaldırıp,' üstüme doğru savurarak, yüksek sesle bir haşlamayadır başladı:

— Sen, ha?.- Sen gider, Müftü Efendiyi rahatsız edersin?.. Fetva meselesi ne olacakmış?. Sana ne?-- Sen kim oluyorsun ki, böyle işlere karışıyorsun? Zaten, gazeten de malûm-• Yediğiniz naneler meydanda-. Bir Mustafa Kemal Paşadır tutturmuşsunuz... Padişahımız efendimize karşı isyan eden bu adamın peşinde ne haltettiğinizi bilmiyorsunuz.. Bir daha, böyle bir şeye burnunu soktuğunu görürsem, yakarım canını... Anladın mı?.. Haydi, defol karşımdan!.

Gencim... Hayata yeni atılıyorum- Ömrümde ilk defa böyle bir hakarete maruz kalıyorum. Dilim tutulmuş, donmuş, bitmiş bir haldeyim- Gözlerim kararıyor. Salondan nasıl çıktığımı, merdivenden nasıl indiğimi bilmiyorum. Ağlamaklı bir vaziyette, sendeliye, sendeliye matbaaya kendimi dar attım. Masamın başına çöker çökmez, hıçkıra hıçkıra ağlamağa başladım. Tam o sırada kapım açıldı, bir Yüzbaşı göründü- Heyecanla üstüme geldi, kollarını açtı, kucakladı:

Korkma!-. Üzülme arkadaş!- Kumandanın sana yaptığını duyduk. Fakat işte o kadar... Başka bir şey yapamaz. Biz maiyeti, onun fikrinde değiliz- Bundan sonra, biz varız- Şeninle beraberiz... Hiç endişe etme. Bildiğin gibi yazmakta devam et... Sana kimse dokunamaz-. Biz varız.

-Gözlerime, kulaklarıma inanamıyorum- Yarım saat evvelki, o müheykel kumandanın karşısındaki perişan vaziyetim hâlâ gözlerimin önünde...
Yüzbaşı bu halimi farkederek. tekrar tekrar teminat verip mâneviyatımı düzelttikten sonra, gitti. On dakika kadar geçmemişti ki, bir de baktım-Refik Bey(koraltan) geldi. O da heyecan içinde idi:

—Şimdi haber aldık.. . Koştum geldim... Hiç merak etme - Biz varken, mukaddes dâvamız uğrunda çalışanların kılına bile halel geLmez- O tehditleri çok gödük. .. Ateş yağdırsalar, bizi yıldıramazlar-Metin ol! diye boynuma sarıldı-

Bir anda kendime geldim- Bir kâbustan kurtuluşun ferahlığı içinde, dirildim-

Peki amma, bu kumandanın, bu hali ne idi ? 

Vakıa Konyada vali bulunan Suphi Bey ismindeki sakallı, yaşlı zat da hâlâ İstanbul hükümetine bağlı idi amma, bir kumandan nasıl olur da en kıymetli silâh arkadaşlarının açtığı kurtuluş bayrağının münkiri olabilirdi? Hattâ İstanbul hükümetine canla başla bağlı olduğu halde bu vali, ikide birde beni gizlice çağırtarak:

—Aman evlâdım... Padişahımız efendimiz ve hükümeti aleyhinde fazla ileri gitme... Mustafa Kemal Paşa lehindeki yazılarına göz yumuyoruz amma, öbür tarafı da idare et! Gençsin. Ne olacağımız belli değil...İstikbalini düşün...Aileni düşün...İhtiyatlı bulun! diye nasihatler vererek, iki tarafı da idare etmek yolunu tutmuşken ve hattâ Konya'daki İtalyan kuvvetlerinin kumandanı bile, benimle geceleri sık sık temas ederek:

-Rica ederim, halkı aleyhimize kışkırtmamak için İtalyanlar mevzuunda târizkâr bir şeyler yazmayın! Malum ya biz, burada kalacak değiliz, misafiriz ve doğrudan doğruya İngiliz İşgal Kuvvetleri Kumandanına bağlıyız. Onlar hakkında ne yazarsanız yazınız, İtalyanlara dokunmayınız. Durup dururken kan dökülmesin. Vaziyeti el birliğiyle idare edelim. Memleketinizin menfaati de bunu icap ettirir." deyip durarak o da iki tarafı idare etmeğe çalışırken, bizim Kolordu Kumandanının yalnız bir tarafı hem de olanca kuvvetiyle tutup, öbür tarafa karşı bu derece şiddetli bir cephe alışını nasıl izah edebilirdik? Bu muamma ancak bir müddet sonra çözülebildi."(Ekicigil Tarihi Yayn/Kandemir/a.g.e : 40, 44)

*
Şimdi, burada durup iki avcumuzun arasına başımızı alıp bir düşünelim. 
Antalya'da önemli bir caddeye ismi verilen Fahrettin Altay burada anlatılan...
Söylediği sözleri bir daha sunalım:

"— Sen, ha?.- Sen gider, Müftü Efendiyi rahatsız edersin?.. Fetva meselesi ne olacakmış?. Sana ne?-- Sen kim oluyorsun ki, böyle işlere karışıyorsun? Zaten, gazeten de malûm-• Yediğiniz naneler meydanda-. Bir Mustafa Kemal Paşadır tutturmuşsunuz... Padişahımız efendimize karşı isyan eden bu adamın peşinde ne haltettiğinizi bilmiyorsunuz.. Bir daha, böyle bir şeye burnunu soktuğunu görürsem, yakarım canını... Anladın mı?.. Haydi, defol karşımdan!."

*
Gazeteciyi makamından kovan miralay bu.
Sevgili Atatürk'ümüz için söylediği sözlere bakın hele.
*
Her ne kadar, Süvari Kolordusu kumandanı olarak iştirak ettiği Büyük Taaruzda fevkalâde yararlıklarıyle temayüz ederek İzmir'e ilk giren Millî Ordu erkânından biri ve sonuna kadar da Atatürk'ün en yakın ve vefakâr arkadaşlarından olmak mazhariyetine eren Fahrettin Altay'a, bundan sonra, "Takkeci Camii"nin önünde, yolun kenarında dikili olan, kahraman olarak sunulan Miralay'a ait taş andaç'a bir başka gözle bakacağım.
Oradan her geçişimde bu olayı anımsayacağım...

 


__________________