Forum Stats Test Link Test Link Test Link Test Link
Gülce Akademi » ŞİİR VE MUSİKİ
Başlık: ŞİİR VE MUSİKİ
Yazar: admin
Tarih: 2017-07-03 19:26
Yorumlar: (0)
Rated 0/5 (0%) (0 Votes)

REKLAMLAR

 

Şair ve besteci arasındaki……..

PROZODİ

Prozodi veya müzik prozodisi, müziğin sözlere, sözlerin nağmelere, çeşitli vasıtalarla uygulanmasına ve her ikisinin de beste diksiyonu, mânâ ve âhenk bakımından başarılı bir şekilde kaynaşmasıdır.

 

Prozodi hataları

 

En çok bilinen prozodi hatası İstiklâl Marşı'ndadır."Korkma sönmez bu şafak-larda yüzen al sancak" şeklindeki sözün besteye uymadığı bir durum söz konusudur.

 

Zülfü Livaneli de Nazım Hikmet'in Karlı Kayın Ormanı şiirini bestelerken prozodi hatası yapmıştır. Grup Yorum da yine Nazım Hikmet'in Hoşçakalın Dostlarım şiirinin bestesinde prozodi hatası yapmışlardır.

 

Türk müzik âlimi H. Saadeddin AREL'in Türk Mûsikîsi PROZODİ adlı kitabında bu konu tüm detaylarıyla anlatılmıştır. Konuyla ilgili olarak Ahmet Hatiboğlu'nun da bir kitabı bulunmaktadır.

 

Prozodi; ritim ve mânâ bakımından, sözlerin ve müziğin birbiriyle uyumudur. Ritm (usül) ve mana (anlam) prozodisi olmak üzere ikiye ayrılır.

 

ÇİNUÇEN TANRIKORUR DİYOR Kİ:

Müzikte Prozodi

15.Şubat 1999-Aksiyon Dergisi


“Müzikle doğrudan ilgili olmasalar bile, pek çok vatandaşımız gibi okuyucularımız da İstiklal Marşımızın halkımız tarafından 64 yıldır neden bir türlü gerektiği gibi söylenemediğini herhalde merak etmişlerdir. Nitekim yıllar önce Ankara Odalar Birliği'nde, Akifin bir ölüm yıldönümü münasebetiyle düzenlenen panelde yaptığım "Istiklal Marşımızın Çeşitli Besteleri* Dolayısıyle Marş Besteciliğinde Prozodi" konulu konuşmanın sonunda, emekli bir müzik öğretmeni bana: "Okullarda 40 yıl müzik hocalığı yaptım, ama bu marşı çocuklarıma bir türlü doğru-dürüst söyletemedim; nedir bunun sebebi?" diye sormuştu.

 

Müzikte daha çok beste ile uğraşanların aşina olduğu prozodi diye bir konu vardır. Dilimizde tecvîd terimi veya "bir dili doğru vurgularla güzel konuşma bilgisi" tarifiyle karşılanabilecek olan Yunan asıllı "prosodia"nın konumuz olan müzikteki anlamı, "sözle müzik arasındaki öğrenme ve "icrayı kolaylaştıran uyum ve denge"dir.

 

Teknik detaylara girmeden, kabaca "açık (kısa) hecelerin kısa ezgilerle, kapalı (uzun) hecelerin uzun ezgilerle bestelenmesi" diye de tarif edilebilil".

 

Bir misal verelim:

 

"Dün yine günümüz geçti beraber" sözünü, açık ve kapalı hecelerin durumunu bozmadan bestelersek, ortaya Refik Fersan'ın ünlü Mahur şarkısında olduğu gibi hem doğru, hem güzel bir ezgi çıkar. Ama bu sözu bestelerken, "Dünyiii-ne gunüü.U-müzgeeeç-tibeeeraber" haline sokarsak, belki yine bir melodi söyleyebiliriz, ama bunun Türkçe olup olmadığı çok su götürür hale gelir. Azınlık şarkıcılarının söylediği kantolara veya üzerine sonradan Türkçe sözler giydirilmiş yabancı müzik parçalarına benzer. İşte İstiklal Marşımızın bestesindeki, "Carmen Silva" valsinden etkilenmiş, daha önce padişah için bestelenmiş ve Edgar Manasyan Efendi'ye düzelttirilmiş olmasından çok daha önemli olan problem budur.

 

Türkler "buuşafak; lardaa-yüüzee-naalsancak; sömedenyurduumu-nüüstün-deetüteenen..-soono-CAAKOBE!" diye konuşmazlar. Konuşmadıkları için şarkı da söyleyemezler.

 

Sözlü müzik besteciliğinde sözün besteye zamanda önceliği olduğu, yani bestenin "söze göre" yapılması gerektiği, başka amaçla önceden yapılmış bir müziğe konfeksiyon elbise usûlü söz giydirilemeyeceği gibi çok basit bir bestecilik kuralının bilinmemesinden doğan yukarıdaki garip parçalanmalara, müzikte "prozodi hatası" denir ve dilin ses yapısını iyi bilmemekten kaynaklanır.

 

Dilimizde emir kipinde kullanılan fiillerin, iki heceliyse ilk, üç heceliyse ikinci hecesi belirgin vurguyla söylenir. "Korkrna!" sözünün ilk hecesi vurgulu (tiz), ikinci hecesi zayıf (pest) tonludur. Bu söz, "Korkmaa" diye ikinci hecesi vurgulandırılarak söylenmez.

 

Prozodi, başta meslekleri doğru ve güzel konuşmak olan spikerler olmak üzere, her okumuşun mutlaka bilmesi gereken bir konudur.

 

Hele milli marş bestelemeye niyetlenenlerin, ilk öğrenecekleri şeydir. Şiirdeki mananın canına okuyup "buu celal SANA!", "sonraaa helalakkıdır!" diyebilmek içinse, hiç Türkçe bilmemenin ötesinde, bir şart daha vardır: kendini bestekâr zannedip, bir milletin kanıyla yazdığı en mukaddes şiiriyle alay etme cüretini gösterebilmek!

 

-------------------------------------------------------

(*)Akifin "Kahraman Ordumuza" başlıklı destanı da milli marş olarak kabul edilince, içlerinde Rauf Yekta Bey, H.S. Arel ve S.Kaynak'ın da bulunduğu 30 kadar besteci. I924'te açılan yarışmaya katılmış. A. R. Çağatay'ın bestesi yarışma dışı birinci gösterilerek 1930'a katlar okunmuş, bu tarihte bugünkü marş olan Z. Üngör'ün bestesi Viyana'dan icazetle getirtilip oldu bittiyle eskisinin yerine kabul edilmiştir.”

 

HECELER VE UYUM

 

Sözcüklerin, vurgu, söyleniş ve değere uyarlık bakımlarından doğru söylenmelerine ve müziklenmeleri halinde bu niteliklerin korunmasına sesle sözün güzel ve dengeli uyumuna “prozodi” denir.(11)

 

Şarkı besteleme tekniklerinde söz ile müziğin uyumu konusu, tartımsal ve ezgisel uyum açısından incelenir.

 

“Tartımsal uyum için; sözcük hecelerinin açık veya kapalı oluğu” açık heceye kısa ses, ( . ) kapalı heceye uzun ses ilkesi. ( - ) daima göz önünde tutulur.

 

Tartımsal uyum, sözün ritmi ile ezginin ritmi arasında sağlanacak uyum ile gerçekleştirilir. Bu uyumu sağlamak için sözel dilde yer alan sözcüklerin yapısı iyi bilinmelidir.

 

Sözü oluşturan heceler ya sesli harfle ya da sessiz harfle biter. Sesli harfle biten hece açık sayılır; ezgide açık hecelere kısa süreli nota verilir ve nokta ile gösterilir.

 

( . ) Sessiz harfle biten heceler ise kapalı sayılır; ezgide kapalı hecelere uzun süreli nota

verilir ve çizgi ile gösterilir. ( - ) (12)

 

Ör:

Güne bizimle doğar

. _ . _ . . _

.

Açık hece kelime sonunda, yarım cümle sonunda ya da cümle sonunda gelirse uzatılabilir. Böylece kimi zaman kapalı ve uzun hece, açık ve kısa heceye dönüşür.

Bir hece sessiz harfle biter ve onu izleyen kelime sesli harfle balarsa (dildeki söylenir buna uygunsa) “ulama” yapılır.

 

Vurgu; konuma veya okuma sırasında bir hece veya kelimenin diğerlerinden daha baskılı söylenmesidir.

 

Müziksel dilde ölçülerin ilk zamanları ve vuruların ilk parçaları vurgulu okunur.

 

Ayrıca bir müziğin, cümleciğin ya da cümlenin başlangıcı da vurgulu okunur. Bunlar doğal vurgulardır. Senkoplu oluşumlarla yapay vurgular da yaratılabilir.

 

Türkçe’ de iki türlü vurgu vardır.

 

1: Sözcük Vurgusu

İki heceli sözcüklerde, genellikle vurgu ikinci hecededir. (Yürek, sokak, çarşı, Pazar vb.) gibi.

İki heceli yer adlarında vurgu birinci hecededir. ( Aydın, Mardin, Bursa,vb.) gibi…

Kişi adında ise vurgu ikinci hecededir. (Aydın geldi mi?)

Vurgulu hece, vurgusuz heceye göre daha ince sesle söylenir. Ezgilenirken vurgulu hecelere ince ses, vurgusuz hecelere kalın ses getirilir. (12)

 

2: Cümle Vurgusu

Cümlede anlamca en önemli sözcük vurgu ile belirtilir.

 

Ben o kalemi Orhan’a verdim.

Ben Orhan’a kalemi verdim.

O kalemi Orhan’a ben verdim

 

Türkçe’ de normal hallerde, cümle vurgusu yüklemin üzerinde bulunur. Buna “Yüklem Vurgusu” diyenlerde vardır. Bu durumda, kelime ve kelime gruplarının vurguları zayıflayarak, yüklemin üzerine atarlar. Yüklem kuvvetle vurgulanır. Cümlenin ağırlık noktası, yüklem üzerinde toplanmış olur. (13)

 

Ancak cümle vurgusu, fikirlerin değişikliğine, sözün anlamına paralel olarak değişebilir.. Gezicidir; cümledeki diğer unsurların herhangi birinin üzerine götürülebilir.

 

Ben sizi orada gördüm (Başkası değil ben);

Ben sizi orada gördüm. (Başkasını değil sizi);

Ben sizi orada gördüm. (Başka yerde değil, orada);

Ben sizi orada gördüm. (Gördüğümde asla şüphe yok; inkar edemezsiniz). (14)

 

Ezgisel uyum içinde sözcük vurgusu, cümle vurgusu, anlam vurgusu konularında “vurgulu heceye ince ses, ( > ) vurgusuz heceye kalın ses” ilkesi daima göz önünde tutulmalı ve cümlede anlamca en önemli sözcüğe en ince ses verilerek ifade edilmelidir.

 

ŞÂİR VE BESTECİ ARASINDAKİ ÂHENK

Hatice Selen TEKİN*

 

Âhenk (f. âheng); “uygunluk, düzen, çalıp çağırıp eğlenme, cünbüş etme” anlamlarına gelir. Müzikte âhenk; “akort, düzen” mânâsına gelen sesler arasındaki uyumu anlatır.

 

“Âhenk, manzum bir sözün, kulağa güzel ve pürüzsüz, âdeta hafif bir mûsıkî tesiri yapmasıdır. İster nesir, ister nazımda olsun, kelimelerdeki mûsıkînin tek başına ve cümledeki diğer kelimelerle kaynaşmasından meydana gelen mûsıkîye âhenk denir.”

Şair ve besteci, yani güftekâr ile bestekâr arasındaki âhenk sözlerle müziğin kaynaşması ve

iç içe geçmesidir. Sözlerle müziğin kaynaşması, uyum içinde olması “Prozodi” kelimesiyle ifade

edilir. Batıda 18. yüzyıl ortalarından itibâren ağırlık kazanan bir konu olan “prozodi” ye, Türk

müziğinde ilk olarak, 20. yüzyıl başlarında, Mahmut Ragıp Gâzimihâl tarafından değinilmiştir.

 

Prozodik kurallara uygun bir eser verebilmek için en temel öge dilin kurallarını iyi bilmektir.

 

“Dilimizin vokalleriyle konsonantlarını orkestrasyon özelliklerinin zenginliklerini iyi tanıyan bir güftekâr, mısralarını bir tablo güzelliği içinde, binbir renkte ve mânâlı hayallerle bizlere duyurarak, bestakârın da ilhamıyla mûsıkîleşerek ruh ufuklarımızı genişletecektir.”

 

Bestekâr, beste yaparken bir müzik fikrini anlatır. Güfte ile bestenin âhengi konusunda büyük eserlere imza atmış yaratıcılar öncelikle güfteden hareket ederler. Güftekâr ile bestekârın âhengiyle muazzam eserler ortaya çıkar. Prozodik değerleri önemseyen bir besteci için güfte besteden önce gelir. Tam tersi, bestelenmiş bir esere güfte giydirmek ise hatalı sonuçlar doğurabilir.

“Woolett‟nin de, önceden bestelenmiş  bir esere, güfte giydirdiklerini söyleyerek, batılı müzisyenlerin bu hatayı işlediklerini itiraf etmesi, bestekârların hangi milletten olursa olsun, çalışma tarzlarında bir beraberlik (benzerlik) olduğunu göstermesi bakımından önemlidir. Ancak Woolett, mûsıkîden anlayan, bestelenmiş bir eserin melodisini çok iyi yorumlayan, içinde hangi duyguların ağır bastığını kavrayabilen bir güftekârın, o esere çok uyan bir güfte yazabileceğini bir dereceye kadar münâsip bulmaktadır.”

 

Selahattin İçli‟nin prozodi ile ilgili olarak, vurguladığı temel konulardan biri; “konuşur gibi şarkı söylenmesi”dir. İşin doğası bunu gerektirir. “Besteci, kendi kültür dilinin kurallarını iyi bilir ve bu dili kullanabilirse başka prozodi kuralına ihtiyaç kalmaz” şeklinde ifade eder.

 

Doğal konuşma biçimindeki vurguların, ses uzunluklarının ve kısalıklarının müziğe aynen aktarılması

gerekir. Konuşma ritminin, müziğe yansıması da ritmik ölçülerde olmalıdır. Söz ve müzik arasındaki uyum, doğru müzikteki en önemli parametredir. Aslında birçok müzik türünde prozodi konusu öne çıkar. Özellikle çocuk şarkılarında söz ve müziğin uyumu eğitim açısından oldukça önemlidir.

 

Büyük besteciler, söz ve müzik arasındaki dengeyi titizlikle takip ederler ve sanatlarında bu ilkeleri yansıtırlar. Yahya Kemal Beyatlı ile Münir Nurettin Selçuk bu ilkeleri ve âhengi yaratmada ustalaşmış iki örnek sanatçıdır. “Aziz İstanbul”, “Rindlerin Akşamı”, “Rindlerin Ölümü”, “Yeniçeriye Gazel”, “Çepçevre bahar içinde” bu birlikteliğin ürünü olan önemli eserlerden birkaçıdır.

 

Münir Nurettin Selçuk‟un, Yahya Kemal‟in “Çepçevre bahar içinde, bir yer gördük” rubâisini bestelerken, mısraların ritmi ile melodik mânâyı mükemmel bir biçimde bağdaştırması güzel bir örnektir.

 

 Çepçevre bahar içinde, bir yer gördük,

 Ferhâd ile ġirin‟i, beraber gördük,

 Baktık geceden fecre kadar, ellerde,

 Yıldızlara yükselen, kadehler gördük.

 

“Bestekâr yıldızların erişilmeyen yüksekliğini, yükselen kelimesiyle birlikte o kadar güzel ifade etmiştir ki, ritim ve melodi burada, bizi gökyüzünün o ulaşılmaz yüceliklerine kadar götürüp bırakıveriyor.”

 

Yükselen kelimesi, yukarıda birinci satırdaki portenin sonunda görüldüğü üzere; segâh perdesinden başlayarak segâh (koma bemollü si), çargâh (do), nevâ (re), hüseynî (mi), eviç (bakiye diyezli fa), gerdâniye (sol), muhayyer (lâ) perdesine kadar çıkıcı bir Ģekilde seyrederek güftedeki anlamı desteklemektedir.

 

Şair ve bestecilerin yarattıkları bu büyük eserlerin, sanata dair teknik, estetik, âhenk gibi kaidelerinin yanı sıra, tarihi aktaran, etkileyici ve öğretici yönleri de bulunmaktadır. Bu eserlerde âhengi sağlayan en önemli unsur elbette prozodi, yani söz ile müziğin uyumudur. Söz ile müziğin uyumlu olduğu eserler kalıcı, öğretici yönü yüksek, sanatlı eserlerdir.

 

Prozodi konusuna dâhil olan ve âhengi sağlayan dil dışında başka unsurlar da mevcuttur.

 

Bunlardan biri, seçilen “makam”ın ve “usûl”ün (ritmin) güfteyi anlatmaktaki yeterliliğidir; diğeri ise müziksel yapının dengesi, yani başka bir ifadeyle (motif, cümle ve periyot) eserin iç ve dış yapısının dengesidir. Bu üç konu oldukça önemli ve ayrı bir çalışmayı gerektirecek kadar geniştir.

Ancak çalışma içerisinde kısaca yer verilmiştir.

 

Bu çalışmada birçok kaynaktan faydalanılmıştır. Ancak, başlıca üç kaynak, çalışmamıza temel teşkil eder. Birincisi; Hüseyin Saadettin Arel‟in “Prozodi Dersleri” isimli eseri, ikincisi; “Türk Müziğinde Prozodi” isimli Dr. Saadet Güldaş‟ın eseri, üçüncüsü; Ali Kemal Belviranlı‟nın “Aruz ve Âhenk” isimli çalışmasıdır. Prozodik tahlil çalışmalarında başlıca kaynaklar olan eserlerin yanı sıra, konuyla ilgili çalışmaları olan beş Türk müziği bestecisinin görüşlerine başvurulmuş, bu doğrultuda elde edilen bilgiler sonuç bölümünde yorumlanmıştır.

 

Temel Kavramlar

Şiir; “(ar. ġi‟r, fr. Poésie, ing. Poem). En eski edebiyat türüdür. Değişik sanat anlayışlarına bağlı olarak çeşitli tanımları yapılmış, şiirin tanımlanamayacağı da öne sürülmüştür. Yine de genelde, şiirin ritme ve imgeye dayanan, kendine özgü dili ve söyleyiş özelliğiyle estetik etkilenmeler yaratıcı bir söz sanatı olduğunda birleşilmektedir.”

“şiir, nesirden bambaşka bir kimliktedir. Mûsıkîden başka türlü bir mûsıkîdir.(Yahya Kemal)”

şiir „vezinli söz‟dür. (Ziya Paşa)”

 

Şair, şiir yazan kişidir. “şair kelimesi Arapçadan gelir ve doğaüstü güçlere sahip, meczup, kâhin gibi anlamlar da yüklenmiştir.”

 

Güfte: “Mûsıki ile kaynaşarak, mûsikînin kanunlarına tâbi olarak şarkı ve türküyü meydana getiren şiirdir".”

 

Beste: “Farsça bağlanmıĢ demektir. Sözlerle nağmelerin birbirine bağlanması anlamında kullanıldığı anlaşılıyor. Geniş  anlamda her çeşit müzik fikrine beste denirse de, bu isim güfteleri gâzel tarzından alınan, dört mısralı Türk Mûsıkîsinde başlı başına bir formun adıdır.”

 

Besteci ise beste yapan kimsedir, bestekâr, kompozitör gibi isimler alır.

 

Prozodi, söz ve müzik arasındaki uyum, âhenk ise bu uyumun yansımasıdır.

Kâinatta Âhenk

 

Klasik nazariyeciler, ilmî eserlerinde, müziği ve ses sistemlerini kâinatın âhengiyle eş tutarak; makam, şûbe, avâze ve terkîbleri yıldızlara, burçlara, güne ve saatlere göre açıklarlar.

Bu ses sistemi, kâinatın temel unsurları ile münasebete geçirilmiştir. “18 perde 18 bin âleme; 12 makam 12 bürce; 7 âvâze 7 seyyâreye; 4 şûbe 4 unsura; ve 24 terkîb de 24 saate karşılık gösterilmiştir.”

 

 “En küçük bölümlerinden, en muazzam kısımlarına kadar, ilâhi bir kanuna, tertip ve düzene, seyr ve harekete tâbî olan kâinat, başlıbaşına bir hilkât, bir matematik ve her vechesile bir nizam ve âhenkden ibârettir.”

 

Ali Kemal Belviranlı, kitabında, Kur‟ân‟da “mülk sûresi 2. ve 3. Ayetlere” dayanarak, kâinâtın âhenginin açıklandığını ifade eder. “Bu akışdaki âhengi duyabilir ve bu tecellîdeki mânâyı sezebilirsek, ne mutlu bizlere!..” diyerek âhengi hissetmenin ayrıcalığından söz eder.

 

“Bir nizam âleminde yaşıyoruz… Değişmeyen kanunlarının etkisi altındayız. İlâhi bir otomatizma içinde işleyen, gördüğümüz, göremediğimiz nice âlemleri ihtiva eden düzeni- tertibi, mesâfesi akıllara durgunluk veren bir kâinat nizamına bağlıyız… Gerek bu nizamda ve gerekse

bunu teşkil eden bütün sistemlerde, her şey ölçülü, her şey düzenlidir.”

 

 “Yazıda, bestede, şiirde sezilen âhenk; bir bakıma hünerin, mahâretin, ma‟rifetin ifâdesi; diğer yönden de kâinattaki mevcut âhengin küçük bir modeli ve tabii bir rezonansıdır. Demek oluyor ki; bir eserin, bizde ulvî bir tesir yapabilmesi için, ölçülü, tertipli, vezinli ve bilhassa âhenkli olması; diğer bir deyişle mâhir hattatın, ehil bir mimarın, duygulu bir bestekârın ve nihâyet içli bir şâirin eseri olması lazımdır. İşte ruhumuza böylesine ulvî ve böylesine hissi bir heyecan tevlîd eden; hüner maharet ve ma‟rifet yoluyla meydana getirilen eserler, estetik eserlerdir. Ki, bunların hepsi birden Güzel Sanatları meydana getirir.”

 KAYNAK: (ALINTI)


Henüz yorum yapılmamıştır.